ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2018 Pazartesi

Bir Ödeme Birimi Olarak EMEK!

Green Card ile veya Work and Travel ile Amerika'ya gidenler, bir şekilde Almanya'ya veya bir başka Avrupa ülkesine gidenler oradaki yaşam şartlarını ve de özellikle pek çok mal ve hizmetin fiyatlarını anlatan videolarla dolu YouTube kanalları açmışlar. Yurdum insanı en çok bu ülkelerdeki araba fiyatlarını görünce derin derin iç çekse de, mesele o ülkelerde asgari ücretle neler alınabiliyor, Türkiye'de neler alınabiliyor kıyaslamasına gelince film biraz kopuyor. Video yayınlayan arkadaşlar her ne kadar azıcık ekonomi bilenlerin çok net anlayabileceği şekilde konuyu izah etseler de, işin ucunda ekonomisi pek de iyi görünmeyen ülkemize kara çalınıyor algısı olunca, bu arkadaşlara verilen tepkiler biraz amacının dışına çıkıyor. Ancak sürekli hemen her kesimden -ki her etnik kimlik, sosyal statü, gelir düzeyi vb. alt sosyal sınıfların tamamını kast ediyorum- sürekli muhatap olmak durumunda olan ben, kendi kişisel gözlemlerime dayanarak, yurdum insanının en azından bir bölümünün gerçekten de böyle bir kıyaslamayı net olarak anlayamayacağını düşünüyorum. Bu nedenle de diyorum ki "Tüm dünyada tüm mal ve hizmetler için ortak bir ödeme birimi vardır, o da emektir". Ve bu tür kıyaslamalar için farklı farklı ülkelerin farklı para birimleri ile kıyaslama yapmaktansa, bir ödeme birimi olarak emeği kullanmak kati bir eşitlik sağlayabilir.

Bir ödeme birimi olarak emeği baz alırken farklı işlerde ve farklı statülerde emeğin değerinin de hem ülkeden ülkeye hem de her ülke içinde farklılıklar göstereceğini da kabul etmek gerek. Örneğin ülkemizde asgari ücretle çalışan birinin bir saatlik emeğinin karşılığı olan kazanç ile görevine yeni başlamış bir doktorun bir saatlik emeği bir olamayacağı gibi, bu iki kazanç arasındaki oran Türkiye ile diğer ülkeler arasında da farklılık gösterebilir. Bu nedenle ülkeler arasındaki refah düzeyinin kıyaslanmasında vasıfsız işçi emeği olarak kabul edebileceğimiz asgari ücreti baz almak en doğru sonucu verecektir. Aksi halde farklı mesleklerde ve farklı statülerde çalışanların farklı ülkelerdeki refah düzeyi kıyaslanmış olunur. Bu da kıyasa konu ülkeler arasındaki refah seviyesini genel olarak gösteren bir veri olsa da, kıyasa konu ülke halklarının genel refah düzeyini gösterme bakımından yetersizlik arz edeceğinden, asgari ücretli çalışanın emeğinin ölçü alınması en doğru sonucu verecektir.

Ülkeler arasındaki refah seviyesinin kıyaslanmasında emeği baz alırken dünyanın her neresinde bulunursa bulunsun vasıfsız bir işçinin bir saatlik emeğinin aynı değerde olduğu kabul edilmelidir. Yani vasıfsız bir işçi ister Japon, ister Rus, ister Amerikalı, İngiliz veya Türk olsun, bir saatlik emeği bir saatlik vasıfsız işçi emeğidir. Bu emeği ile alabileceği mal ve hizmet miktarı ise refah seviyesini gösterecektir.

Örnek olarak Amerika'da asgari ücret eyaletler arasında farklılık göstermektedir. Ancak asgari ücretin saatlik $10 olduğu (vergi sonrası net tutar) bir eyalet ile asgari ücretin şu anda 9,10 TL kadar olduğu (günde 8 saat çalışan -genellikle kamu-) ülkemizde çalışan iki kişiyi kıyaslayacak olursak, Amerika'daki ve Türkiye'deki asgari ücretle çalışanların birer saatlik asgari ücretleri ile tam olarak aynı niteliklerdeki çeşitli mal ve hizmetlerden ne kadar alabildiklerine bakmak gerekir. Eğer bir Amerikalı asgari ücretli bir saatlik emeği ile ülkemizdeki bir asgari ücretliden aynı mal ve hizmetlerden daha çok miktarda alabiliyorsa, daha yüksek bir hayat standardına sahip demektir. Bu durumda ödeme birimi olarak kabul ettiğimiz emeğin değerinin aynı olduğu kabulünde bulunduğunuza göre, Amerika Türkiyeden çok daha ucuz bir ülke kabul edilmelidir. Aksi doğru ise Türkiye'deki asgari ücretli çalışan daha yüksek bir refah seviyesine sahip olur ve Türkiye çok daha ucuz bir ülke sayılır.

Burada kıyaslama yaparken çeşitli mal ve hizmetlerin farklı ülkelerde çeşitli nedenlerle farklı fiyatlara  sahip olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Örneğin çok az miktarda domates üreten Rusya'da domates fiyatlarının, domates ithal ettiği Türkiye'den yüksek olması beklenir. Ancak petrol, doğalgaz ve kömür kaynağı bol olan Rusya'da bu enerji kaynaklarının fiyatları benzer şekilde Türkiye'den ucuz olması beklenir. Ülkelerin dış ticaret ve vergi politikaları da ülkeden ülkeye çeşitli mal ve hizmetlerin fiyatlarının farklılıklar göstermesine neden olabilir. Örneğin pek çok ülkede yetişkinleri sigara içmekten caydırmak ve çocukların harçlıkları ile sigara almalarını ve bağımlı hale gelmelerini önlemek için vergi vb. yöntemlerle sigara fiyatları yüksek tutulmaktadır. Böyle bir politika izlemeyen bir ülkede sigara fiyatları çok daha ucuz olabilir. Bu gibi durumlar kıyaslamanın doğruluğunu bozucu etkiye sahip olduğundan, enflasyon hesabında olduğu gibi, insanlar tarafından temel ihtiyaç olarak kullanılan çeşitli mal ve hizmetleri içeren bir sepet oluşturulması ve enflason hesaplar gibi kıyaslama yapılması daha da sağlıklı bir sonuç verecektir.


13 Nisan 2015 Pazartesi

Samsung Uzak Durulması Gereken Bir Marka Mı?

Samsung en popüler teknoloji firmalarından biri. Özellikle peş peşe çıkardığı cep telefonları ile gündemde. Türkiye'de de Samsung marka cep telefonları yok satıyor. Oldukça pahalı cihazlar olsalar da, kapış kapış alınıyor. Şimdi ise televizyonlarda bir kenarında da ekran olan Edge modelinin tanıtımı yapılıyor. Üstelik Samsung telefonlar sistem olarak incelendiğinde oldukça gelişmiş cihazlar. Yani Samsung'un son model cep telefonunu aldığınızda, cep telefonu sektörünün eriştiği en ileri teknolojiye sahip oluyorsunuz. Ancak buna rağmen Samsung'tan şikayetçi olanlar da az değil. Bunlardan biri de benim.

İlkesel olarak herhangi bir firmayı karalamayı doğru bulmuyorum. Ancak bu eleştirmeyeceğim anlamına gelmez.

Samsung marka cep telefonu sahibiyim ve buna maalesef demek durumundayım. Çünkü bilinçli bir müşteri olarak cep telefonunu aldığım firmanın sunduğu ürün ne kadar gelişmiş olursa olsun, ben ürünü aldıktan sonra da yanımda olmasını isterim. Samsung ise bu konuda müşterilerini yalnız bırakıyor.

Diyelim ki şu anda Edge modeli cep telefonunu aldınız. Kısa bir süre sonra, taksitle aldıysanız daha telefonunuzun taksitleri bitmeden telefonunuz ikinci plana itilmiş, yeni bir model çıkmış ve piyasa değeri de düşmüş oluyor. İkinci el piyasasında aldığınızın çok çok altında bir fiyata elinizden zar zor çıkarabiliyorsunuz. Ama hızla gelişen teknolojinin de bunda etkisi büyük. Bunu da belirtmek gerek.

Telefonu satma, almışsan ömrü bitene kadar kullan diyebilirsiniz. Benim şikayetim de bu noktada başlıyor. Çünkü Samsung marka bir cep telefonunu bir yıldan uzun süre keyifle kullanmak neredeyse imkansız.

İmkansız çünkü yeni model cep telefonu çıkarmaya odaklanmış olan Samsung, yeni bir model çıkardığında önceki modellere olan desteğini kesiyor. Güncelleme gelmiyor, telefon kağıt üzerinde güçlü bir donanıma sahip olsa da, güncellemeler gelmediği için büyük problemlerle karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Eğer Android sistemine müdahale edecek kadar yazılım bilgisine sahip değilseniz işiniz iyice zorlaşıyor. Kod bilgisi olanları da zorlu bir uğraş bekliyor.

Samsung kısaca, yeni modelimizi çıkardığımızda esikisini rafa kaldırın ve yenisini alın diyor. Ve bu hiç de müşteri dostu bir davranış değil. Çünkü Samsung marka bir cep telefonu aldıktan kısa bir süre sonra cihazla ciddi sorunlar yaşamaya başlıyorsunuz ve elinizden durumu düzeltecek hiçbir şey gelmeyebiliyor. Destek de alamıyorsunuz.

Bilgisayar dünyasını yakından takip edenler bilir, bilgisayar bileşenleri de en az cep telefonları kadar hızla eskir. Daha gelişmiş bileşenler piyasaya çıkar. En hızlı yeni modeli çıkan bileşen ise ekran kartlarıdır. Bir kıyaslama yapacak olursak, iki yıl önce aldığım Samsung marka cep telefonuna son bir yıldır hiçbir güncelleme gelmediği halde, yaklaşık olarak aynı dönemde aldığım dizüstü bilgisayarımın ekran kartı sürücüsü ayda en az bir kez güncellenmeye  devam ediyor. Sonuç ise ben iki yıl önce aldığım bilgisayarı aynı keyifle kullanabiliyorum.

Samsung'un piyasaya sürdüğü cihazların eksik bir tarafı yok. Belki edge kullanımda kenardaki ekran nedeniyle sorun yaratabilir ama, hem tasarım hem de sistem olarak çok güçlü bir cihaz. Hakkını vermek gerek, Samsung güçlü cep telefonları üretme konusunda işini iyi biliyor. Keşke ürettiği telefonlara destek verme konusunda da aynı derecede başarılı olabilseydi. Sonuçta asgari ücretin en az iki katını vererek aldığınız bir telefonun bir yıl sonra desteksiz kalması ister istemez insanı çileden çıkarıyor.

Bu nedenle Samsung'u artık tercih etmeme kararı aldım. Bir sonraki telefonumu seçerken Samsung'u baştan müşteri ve ürün desteği problemi yüzünden elemiş olacağım. Kalan firmaları ve cihazları ise değerlendirirken, ürün ve müşteri desteğini çok daha fazla önemseyeceğim. Bunu sizlere de tavsiye ederim. Samsung almayın diyemem, ancak telefon seçimi yaparken, satış sonrası destek konusunu ciddi ciddi değerlendirin. Aksi halde pişmanlık yaşamanız olası.


2 Nisan 2015 Perşembe

Elektriksiz Olmuyormuş

Malum elektriksiz kaldık...Uzun saatler boyunca memleketin çoğu elektriğin insan hayatı için ne kadar önemli hale geldiğini bir kez deha acı bir şekilde deneyimledi.

Elektrik kesilince internete giremedik. Sizi bilmem ama benim mobil internetim de kesilmişti. Hatta telefon görüşmelerinde dahi kesintiler yaşandı. Adeta kör ve sağır olduk. Gün ortasında üstelik.

Durumu eleştirenler de vardı. Biraz bırakın şu teknolojiyi, uzaklaşın, insanlarla yüzyüze iletişim kurun diyenler. Ancak onlar bile fazla dayanamazdı elektriksizliğe. Akşam televizyonları da çalışmıyordu çünkü. Eşi ve çocukları ile ilgilenmek yerine haberleri ve saçma sapan dizileri de izleyemeyeceklerdi.

Çocukken elektrik kesintisini özellikle kış aylarında çok yaşardım. O karanlık akşamlarda lüks lambası veya mum ile aydınlanırdık ama ben en çok yanan sobanın ateşini severdim. En oynak ışık oydu. Herkesin yüzünün bir yanı kızıl bir aydınlığa bürünmüş, diğer yanı karanlık. Ama bu görselliği çok sevdiğimden değil, babamın anlattığı hikayelerden keyif alırdım. Elektrik olduğunda hiç sözü edilmeyen konular gündeme gelirdi. Andersen'de bile bulamazsınız böyle güzel masal.

Elektrik insan hayatına yeni girmiş bir enerji. İnsanlık tarihinde elektrik kullanıma başlanmadan önce sadece şimşekler, yıldırımlar ve belki statik elektrik atlamaları ile bilinen bir şeydi ve yaşam için bir önemi yoktu. Oysa şimdi...

Fabrikalar duruyor, soğutuculardaki yiyecekler bozuluyor, insanlar yolda kalıyor, asansörler çalışmıyor ve onlarca katı karanlık merdivenlerden inip çıkmak gerekiyor...Bankacılık işlemleri duruyor, ödemeler yapılamıyor...Tam bir kaos ortamı.

Hal böyle olunca batı dünyasında elektrik kesintisi doğal afetle bir kabul ediliyor. Yani ha elektrikler kesilmiş, ha deprem olmuş, ha memleketi tsunami kaplamış... Yine de elektrik kesintisi nedeniyle yaşamını yitiren pek olmuyor.

Peki elektrikler neden kesildi?

Ben nedenini öğrenemedim. Teknik bir arıza dediler, terör dahil her olasılık değerlendiriliyor dediler. Enerji nakil hatlarından kaynaklanıyor olabilir dediler. Ama kesintinin 31 Mart'a denk gelmiş olması, Mart ayını icraatsiz geçiren bir veya bir grup kedinin galeyana gark edip yapmış oldukları bir eylemin neticesi de olabileceğini akla getiriyor.


30 Mart 2015 Pazartesi

FED Piyasalarla Kafa Mı Buluyor?

Hangi piyasada olursa olsun birikimi olup da yatırım yapanların tamamı FED'i, yani Amerikan merkez bankasını yakından takip eder. Ne yapıyor, ne yapacak merakla beklenir. Yetkililerin yapacağı açıklamalar takip edilir, satır araları okunmaya çalışılır.

Yatırım yapanlar FED'e bizim merkez bankasından daha çok önem verir. Neden mi? Neden güç meselesi. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası piyasalara FED'e göre çok daha küçük bir güçle müdahale edebilir. Ayrıca bizim merkez bankası gölde yüzüyorsa FED okyanusta yüzüyordur. Bizim merkez bankasının harketinin oluşturacağı dalga sahili şöyle bir süpürürken FED'in elinde tsunami oluşturma potansiyeli vardır.

E bu kadar metafor yeter...Konuya dönelim...

Konu FED... Can sıkıcı olmadı mı sizce de yahu....Aylardır FED faiz artıracak mı? Ne zaman artıracak? Yıl sonuna kadar artırabilir (bu 2014'te söyleniyordu)...Şimdi yine yıl sonuna kadar artarmış da...mış da mış mış da mış arkadaş...Çocuk mu kandırıyorsun FED...

Sinirlerim bozuldu...E artıracaksan artır kardeşim...Ne bu naz. Ya da yok artırmayacağım de...

E faiz FED'in büyük silahı... Şöyle bir göstermesi bile yola getiriyor insanları... Tedirgin ediyor...FED zaten faiz ile piyasayı daha oranları artırmadan kontrol ediyor... Orkestra yöneten maestro gibi...

FED faiz artırmasın diye dua edenler de vardır kesin... Nasıl etmesinler...Piyasalar dalgalandı dolar durdurulamıyor...Bu çalkantı içinde bir de FED faizi artırırsa dolar artık 3 TL'yi geçer mi bilemem...Yalnız o seviyelere doğru şöyle bir tırmanacaktır...

Fena mı olur?

Valla olmaz uzun vadede... Bizim zırt pırt telefon değiştiren halkımız kredi batağına saplanır, telefon kredisini ödeyemeyip intihar eden asgari ücretlinin telefonuna banka el koyup icradan satar falan... İthal malı montajlayıp ihracat yapıyorum diye caka satan sanayicimiz saçlarını yolar...

Varili 50 doların altına inince kuruş kuruş, gıdım gıdım indirim yapılan benzin ve motorin fiyatları rekor üzerine rekor kırar...Benzinin litresi herhalde bir 7 TL'yi görür... 8 diyecektim de kalbinize inmesin dedim...

Gelecek kışa soba üreticileri yaşadı. Çünkü doğalgaz en az %30 zam yer.... İşin kötü tarafı kömür de ithal...Zaten memlekette ağaç mı bıraktık...

Ancak yerli üretim yapan hakiki yerli sanayi ihracat konusunda sevinir... Çalışan kazanır avantacılar üzülür... Uzun süre sancı çekilir sonra düzelir...

Ne olursa olur da bu FED faizi ne zaman açıklayacak kardeşim?

Çatlayacağız meraktan.... 

1 Nisan 2010 Perşembe

Türkiye'nin Önündeki Fırsatlar Ve Riskler

R.T.E kriz bizi teğet geçecek dediğinde haklı olarak bir yeri ile gülen yurdum insanının bu iddaya inanamamakta ne kadar haklı olduğunu gösteren bir istatistik açıklandı. Buna göre Türkiye 2009 yılında %4.7 küçülmüş.

Yüzde %4,7 küçük gibi gelebilir. Ancak, Türkiye'nin işsizlik rakamlarını düşürebilmesi için her yıl %9'un üzerinde büyümesi gerekmektedir. Aradaki açık yaklaşık 14 puan, bu da durumun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.

Bununla birlikte, kriz bizi teğet geçmemiş de olsa, en azından bazı açılardan pek çok ülkeden daha iyi olduğumuz da bir gerçek. Türkiye'nin krizdeki ekonomisi hakkında haberler duymaktan bıktığımız medya, bu günlerde Yunanistan başta olmak üzere AB ülkelerinin ekonomisi hakkında kara haberler yayımlayıp duruyor. Bizde ise genelde iyi haberler var. Borç yükümüz azaldığı gibi, IMF'siz olarak bu derin krizi atlatmayı başardık. Zaten bu büyük krizi IMF'siz atlatabilmiş olmamız bile, tek başına takdir edilmesi gereken bir durum. Kendi kendini IMF'ye muhtaç eden bu ülke, IMF olmadan oldukça derin bir krizin üstesinden gelmeyi iyi kötü başardı, başarıyor.

Her ne kadar Türkiye küçülmüş olsa bile, ihracat rakamları çift haneli olarak artış gösteriyor. Bu da toparlanmanın hızlı olacağı yönündeki umutları artırıyor. İhracat demek, sanayide çarklar dönüyor demektir. Ancak ithalat rakamlarının daha hızlı artış gösterdiğini de belirtmek gerek. İthalat-ihracat söz konusu olduğunda rakamsal büyüklükler anlık durumu ifade eder, değişim hızlarına bakmak gerek gelişimin ne yönde olduğunu kestirebilmek için. Yani, ihracat artış hızımızın ithalat artış hızının üstünde olması gerek ki dış ticaret açığını kapatabilelim. Şimdilik görünen ise, açığın daha da büyüyeceği yönünde. Zafer Çağlayan çıkıp, bir zamanlar Kürşat Tüzmen'in yaptığı gibi, ihracat artış hızı ile övünecektir, kanmayın. İthalat artış hızından pek bahsetmeyecektir.

Ancak yine de, Türkiye pek çok ülkenin ihracat artış hızından daha yüksek bir ihracat artış hızına sahip olmuştur. Bu durum sürdürülebilirse, Türk firmaların uluslararası pazardaki payı artacaktır. İlerisi için umut beslememize neden olabilecek bir gelişme de budur.

Türkiye'de uygulanan sıkı para politikası nedeniyle iç talep oldukça düşüktür. Türk halkı düşük gelir, yüksek vergiler ve fiyatlar altında ezildiği için, tüketimi kısmış dudurmdadur. Bu durumun ekonomiye yansıması ise şöyledir. Yerli pazar dar olduğu için, yerli firmalar büyümek için ihracat yapmak durumundadır. Aynı zamanda, ihracata dayalı büyüme sağlanması ile ancak yeni iş imkanları doğabilecektir. İhracatın artması bu bakımdan da önemlidir. Yerli pazara yönelik yeni yatırım yapmak, yani iş imkanı yaratmak, şimdilik pek karlı değildir. Türkiye, ihracata dayalı büyüme sağlayabildiği sürece, hem işsizlik oranlarını aşağıya çekebilecektir, hem de dış ticaret açığını azaltabilecektir.

TUİK'in istatistiklerine göre, Türkiye, yukarda da belirttiğim gibi, pek çok ülkeden daha yüksek bir ihracat artış hızına ulaşabilmiştir. Bu durum devam ettiği sürece, Türk firmaları ihracat pazarlarında daha çok söz sahibi olabilecek, pazar payını daha da artırabilecek ve ihracata dayalı yeni yatırımlar yapmak için daha büyük bir istek duyacaktır. Türkiye'nin rekabet gücünü iyileştirmek için çaba sarfetmek gerekmektedir. Bu çaba sarf edilmediği takdirde, filmi başa alıp, çok geçmeden tekrar IMF'nin kapısına dayanmaktan başka yol kalmayacaktır.

1 Mart 2010 Pazartesi

Son Dış Ticaret İstatistikleri

Ekonomideki gelişmeler halka hep çarpıtılarak iletilir. İktidar partisi ya da partileri her zaman olumlu rakamlar üzerine vurgu yapar, olumsuz rakamları halka açıklamaktan kaçınır. Muhalefet ise tablonun olumsuz rakamlarını görür. Gerçek ise ne iktidarın söylediği kadar parlak, ne de muhalefetin iddia ettiği kadar karamsardır. Bunun böyle oluşu ekonomik verilerin tek başına bir anlam ifade etmemesi, diğer veriler ile kıyaslanarak yorumlanmasının gerekliliğinden kaynaklanıyor.

Tuik 26 şubatta ocak ayı dış ticaret istatistiklerini açıkladı. Açıklanan verilere bakıldığında, durum ciddi denilebilir. Önce aşağıdaki grafiğe bakalım.



Geçen yılın ocak ayının ihracat rakamı ile bu yılın ihracat rakamı neredeyse aynı, çok az bir düşüş var ( %0.3 ). Bununla beraber ithalatta önemli bir artış söz konusu ( %23.9 ). Sonuç olarak dış ticaret açığı %160.6 gibi büyük bir artış göstermiş. Yani makas açılmış.

Burada ihracat ve ithalat gibi değerlerinin çok önemli olmadığını belirtmeliyim. Yani ocak ayı ithalatımız 11.504 milyar dolar değil de 115.04 milyar dolar da olabilirdi. Böyle bir değişiklik elbette ki önemsiz denilemez, sonuçta arada 10 katlık bir fark var. Buna ekonominin derinliği denilebilir. Ancak asıl önemli olan dış ticaret açığı oran olarak nedir ve nasıl seyretmekte olduğudur. %160.6'lık bir dış ticaret açığı artışı kesinlikle sürdürülebilir değildir.

Tablonun karanlık tarafına bir göz attıktan sonra, biraz olsun umut veren tarafına bakalım. Sermaye mallarının ithalat içindeki payı geçen yılın ocak ayında %13.0 iken bu yıl %13,4 olmuştur. Rakamsal olarak 1203 milyon dolardan 1540 milyon dolara yükselmiş. Bu değişim Türk sanayicilerin yatırım yapmaya isteğinin krize rağmen artış gösterdiğini söylüyor. Yani sanayicilerimiz ya teknolojilerini yenilemek ya da işlerini büyütmek için yatırım malları ithal etmiş. Bu güzel bir haber, özellikle de işsizler için. Her açılan ya da kapasitesi artırılan fabrika, yeni işçiler demek ne de olsa. Ara malı ithalatımızda da bir miktar artış olmuş. Yani sanayide çarklar az da olsa dönüyor, ancak ara malı ithalatının hem rakamsal hem de oransal olarak artıyor oluşu iyi değil. Türk sanayiciler yerli üretim ara malları kullanmaktansa ithal etmeyi tercih ediyor ve bu da yerli üreticileri zor durumda bırakıyor demektir.

Sanayici kar peşinde koşar, yerli ara malı üreticilerinin üzerindeki maliyet yükleri azaltılırsa belki ara malı ithalatı azalabilir. Ama hükümetin derdi daha çok darbe planları, anayasa değişikliği gibi konular olduğu için böyle bir düzenleme gelmeyecektir.

Tablo budur. İstatistiklere Tuik'in sitesinden ulaşabilirsiniz.