insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2020 Salı

Durmadan Karşımıza Yeni Virüsler Neden Çıkıyor?

Yok kuş gribi yok domuz gribi yok bilmem ne gribi! Hep de grip hep de grip... Sık sık karşımıza yeni bir grip salgını çıkıyor ve hemen hepsi de bir hayvandan insana geçiyor. "Acaba bunun nedeni ne olsa ki?" diye hiç düşündünüz mü? Gelin çoğu saçma sapan komplo teorilerini bir yana bırakalım ve lise biyolojisinin bile konuyu temel düzeyde kavramak için yeterli olduğu virüslerin dünyasına şöyle bir dalalım.

Öncelikle insanlarda hastalık yapan beş temel canlı türü vardır. Amip gibi tek hücreli canlılar, mantarlar, bakteriler, bağırsak kurdu ve tenya gibi parazitler ile virüsler. Bunların arasında virüslerin canlılığı biraz tartışmalıdır. Virüslerin dışındakiler normal hayat döngülerinin en azından bir bölümünü insan vücudunda sürdürmeye kalkarsa hastalığa yol açarlar. Örneğin enfeksiyona yol açan bakteriler tıpkı bağırsaklarımızdaki milyarlarca simbiyotik bakteri gibi canlılığını sürdürmek ve çoğalmak ister ancak onların eylemleri metabolizmamızı olumsuz etkiler ve hastalığa neden olur. Bağırsaklarımızdaki bakteriler ise hem sindirimimize yardım eder hem de bizim sentezleyemediğimiz bazı maddeleri bize sağlarlar. Haliyle karşılıklı kazan-kazan ilişkisi vardır. Ancak virüslerde durum biraz daha değişiktir. 

Virüsler çok çok küçüktür. O kadar küçüktürler ki mikroskop altında dahi görülmesi zordur. Yapı ve şekil olarak farklılıklar gösterseler de temelde bir DNA veya RNA ile bunu çevreleyen bir kılıftan oluşurlar. Kılıfın üzerinde çeşitli girinti ve çıkıntılar ya da uzantılar bulunabilir. Virüs bir canlı hücre ile temas ettiğinde eğer kılıfındaki proteinler ile hücre zarı birbirine uyuyorsa adeta bir anahtarın kilide uyması gibi hücre zarına tutunur, hücre zarında bir delik açarak genetik kodunu hücrenin içine gönderirler. Virüse ait genetik kod hücre içine girdiğinde hücrenin tüm kaynaklarını adeta sömürerek kendi çoğaltır. En sonunda hücre dayanamayarak parçalanır ve ortaya yüzlerce kopyalanmış virüs yeni kurban hücreleri enfekte etmek için yayılır.

Virüs ve hücre zarı arasında uyum yoksa virüs o hücreye bağlanıp genetik kodunu hücrenin içine aktarmaz. Yani hücreyi enfekte edemez. Haliyle her virüsün enfekte edebileceği hücreler belirlidir. Hatta virüsler aynı canlıdaki farklı dokuları enfekte edebilirler. Örneğin grip virüsleri sinir hücrelerini veya karaciğeri enfekte etmeyebilir. Bu durum insanlarda çok hafif atlatılan bazı hastalıklara yol açan virüslerin diğer başka canlılarda son derecede ölümcül olabilmesini de sağlar. Örneğin insanda hafif bir hastalığa yol açan bir grip virüsü farelerde çok daha hayati organ ve dokuları tahrip ederek ölümcül olabilir. Bunun temel nedeni anahtar-kilit uyumudur. 

Virüslerin genetik kodunu hücre içine aktardıktan sonra kendini çoğalttığını söyledik. Bu çoğaltma sırasında zaman zaman küçük hatalar meydana gelir. Bu hatalar aslında mutasyondur. Mutasyon sonucu genetik kodu ilk virüsten farklı bir virüs ortaya çıkar. Genetik kodun farklılığı bu virüsün kılıfının da farklı özellikte olmasına yol açar. Yani anahtar değişir. Anahtar değişince artık farklı kilitlerle uyumlu hale gelebilir. 

Eğer kuşlarda veya herhangi bir başka canlıda hastalık yapan ancak insana ait hücreleri enfekte edemeyen bir virüs uğrayacağı bir mutasyon sonucu insan hücrelerine uyumlu hale gelirse artık insanlarda da hastalığa yol açabilir hale gelir. Kuş gribi ve domuz gribinin insana geçişi böyle olmuştur. Mutasyon sonucu bu canlıları enfekte eden bir virüs insanları da enfekte edebilir hale gelmiştir. 

Virüslerden kurtulmak kolay değil. Görece sıklıkla mutasyon yaşadıklarından değişip durduklarından kalıcı önlem almak da mümkün değil. Örneğin bağışıklık sisteminizin tanıdığı ve artık sizi hasta edemeyecek olan bir grip virüsü geçireceği bir mutasyonla başkalaşarak artık bağışıklık sisteminizin tanımadığı bir virüse dönüşerek sizi tekrar hasta edebilir. Grip aşılarının her yıl yenilenmesi bu nedenledir. Bir önceki yıl tespit edilen ve aşısı üretilen tüm grip virüsleri için aşı üretilir ve virüsler her yıl değiştiğinden bu aşınını da her yıl güncellenmesi gerekir. Aynı nedenle grip aşılarının koruyuculuğunun %100 olamamasının nedeni de bu mutasyonlardır. Aşının içinde yer alan bir virüs sizi hasta etmeyebilir ancak hasta ettiği bir arkadaşınızda mutasyona  uğrar ve size ulaşırsa aşınız bu yeni mutasyona uğramış virüse bağışıklık sisteminizi hazırlamadığından sizi hasta edebilir. 

Kısacası virüsler doğanın bir parçası ve sıklıkla mutasyona uğruyorlar. Her mutasyon neticesinde ortaya önceden özellikleri kestirilemeyen virüsler çıkıyor. Normalde insanlarda hastalığa yol açamayan fakat farklı canlılarda hastalık yapabilen virüsler mutasyonla insanları hasta edebilir hale dönüşebiliyor. Bu nedenle ister kuş olsun ister domuz ya da herhangi bir başka canlı için hastalık yapan virüs insana geçebiliyor. Bu da gelecekte daha çok defa hayvanlardan insanlara geçen virüslerin  yol açtığı salgınlarla karşı karşıya kalacağımızı öngörebiliriz. Ne kadar tehlikeli olacakları konusunda ise kimse böyle bir salgın başlamadan kimse bir şey söyleyemez. 

9 Şubat 2020 Pazar

Tıp Doktorları Neden Kafa Karıştırıyor?

Yaklaşık on yıldır televizyonu hayatından çıkarmış, evdeki televizyonu TV yayınlarını izlemek dışında genellikle film izlemek ve zaman zaman da monitör olarak kullanan biri olsam da, eskiden de olduğu gibi TV programlarına çıkan bir takım doktorların birbirleri ile çelişiyor gibi görünen açıklamalarda bulunduklarını zaman zaman internet üzerinde yapılan paylaşımlarda görmekteyim. Bu durum tıp eğitimi almamış bizlerin kafasını karıştırmaktan öteye gidemiyor. Hangisine inanacağımızı bilemiyoruz.
Açıklamalarıyla olay yaratabilen Dr. Mehmet ÖZ 

Öncelikle bilim dalları, tıp ve mühendislik gibi alanlarda eğitim almış, bu alanlarda çalışan insanların diğerlerine göre kendi alanlarda teknik üstünlüğü vardır. Onlar sizin zaman zaman yorum dahi yapamayacağınız şeyler söylerler ve ne derlerse doğru kabul etmek zorunda kalırsınız. Doktorlar diğer insanların en sık karşılaştığı teknik üstünlük sahibi kişilerdir. Hasta olup doktora gittiğinizde hekimin verdiği reçeteye müdahale edemezsiniz. O ilacı istemem diyemezsiniz. Yapabileceğiniz en çok varsa bildiğiniz alerjiniz olan ya da sizde yan etki gösteren ilaçları doktora söylemek olur. Belki de iğneden çok korkuyorsunuzdur ve doktora mümkünse iğne yazmamasını rica edersiniz. Ancak doktor ısrar ederse korkunuza rağmen uyarsınız. Çünkü doktor teknik üstünlüğe sahiptir. Eğer doktorun yeterliliğinden şüphe ederseniz belki bir başka hekime daha görünmek istersiniz. Ancak sonuç değişmez. Doktor ne derse o!

Bu durumun istisnası olan hastalar ancak kendi de doktor olan hastalar ile doktorun söylediklerini anlayıp yorum yapacak kadar konuya hakim, tıp ile yakın alanlarda uzman kişiler olabilir. Örneğin bir  farmakolog hasta olduğunda doktorla hasta olan bir esnafla aynı şekilde konuşmayabilir. Daha farklı sorular sorabilir, doktorun ne dediğini daha iyi anlayabilir.

Kimse hasta olmak istemez. Daha sağlıklı olmak için doktorların çeşitli alanlarda yaptıkları açıklamaların özellikle de yakınlarında hastalıklarla mücadele eden insanlar bulunan kişilerin ilgisini çekiyordur. Ancak doktorun biri başka diğeri başka bir şey söylediğinde kafa karışıklığının yaşanması kaçınılmaz. Aynı anda birkaç doktora muayene olmak ve her birinden ayrı şeyler duymak gibi bir durum. Tamam tıp eğitimi almamış kişiler olarak doktorların dilinden her zaman anlamayabiliriz ama birbirleri ile çelişen açıklamalar yaptıklarını anlamak için de tıp okumaya gerek yok.

Ekranlara çıkan doktorlar arasında açıklamalarıyla gündem oluşturan en popüler sanırım Canan KARATAY'dır. Canan KARATAY'ın geçmişine bakıldığında aldığı eğitim ve yaptıkları söylediklerinin yabana atılmaması gerektiği anlaşılır. Üstelik söylediklerini desteklemek için yapılan araştırmalar ve yapılan yayınlara atıflar da yapan Canan KARATAY meslektaşları ile neden bu kadar ters düşebiliyor?

Bir diğer önemli isim de genç sayılabilecek yaşta büyük başarılara imza atmış ve çok sayıda çalışması yayımlanmış Oytun ERBAŞ'tır. Oytun ERBAŞ'ın bazı açıklamaları Canan KARATAY ile son derecede ters düşer. Özellikle de karbonhidrat ve yağ tüketimi konusunda ayrışıyor gibi görünürlar. Peki biz neye nasıl karar vereceğiz?

Öncelikle her ikisinin de boş konuşmadığını kabul etmek gerekir. Canan KARATAY doğal beslenme düzenimizin işlenmiş gıdalar nedeniyle bozulmasından ve bunun sağlığımıza olan etkilerine odaklanmıştır. Oytun ERBAŞ ise beslenme konusunda her ne kadar Canan KARATAY'la ters düşen şeyler söylese de, meselenin temelinde ölçü algısı yatar. Canan KARATAY şeker yemeyin derken, sağlıklı ve doğal beslenen birinin menüsünde zaten doğal olarak ihtiyaç duyduğu şeker bulunacağından, işlenmiş şekere karşıdır. Günümüzde obezite sorunu ile karşı karşıya bulunan ABD'de tadı insana güzel gelsin diye içine şeker katılmamış hemen hiçbir yiyecek yoktur. 

Oytun ERBAŞ'a günde ne kadar şeker ya da kalori almamız gerek diye sorarsanız size belirli bir limit verecektir. En azından belirli bir aralık. Bir programında insanlar için kilonuz 100'ü geçmesin demiştir. "Baklava olmadan yaşanır mı ya!" diyen Oytun ERBAŞ, sürekli baklava gibi şekerli şerbetli şeylerin tüketilmesine de karşıdır. Çünkü aksi halde insanların kilosunu 100'ün altında tutması pek mümkün olmaz. 

Aslında televizyonlara çıkan doktorların hemen hepsi doğruları söyler. Sadece ifade biçimleri konuya hakim olmayanların ve doktorların söylediklerini sağlıklı değerlendiremeyecek kişilerin kafasını karıştırır. Şeker en doğal meyveden sebzeden tutun da et ve süt ürünlerine kadar her şeyde vardır. Şeker yemeyin diyen bir doktor çay şekerini ve şekerlemeleri ve tatlılar gibi şeker kaynaklarını kast ediyordur. Baklavasız hayat mı olur diyen Oytun ERBAŞ gibi doktorlar ise arada kaçamak yapmanın sorun çıkarmayacağını ifade ediyordur. Yani arada bir iki küçük kaçamak yaparsanız çok sorun olmaz ama biri ki dilim baklava ile yetinmez de tepsiyi bitirmeye kalkarsanız komaya girme riski ile karşı karşıya kalabilirsiniz. Kaldı ki Canan KARATAY pek çok şeyi sert ifadelerle yemeyin derken, bir programda biz ne desek diyelim zaten arada yiyecekler, ama ne kadar kesin konuşursak arada daha az yerler anlamında ifadeler kullanarak konuşmasındaki sertliğin ve kesinliğin amacını ortaya koymuştur. Kaçamak zaten yapacaklar, sert konuşayım da kaçamağın ölçüsünü kaçırmasınlar düşüncesinde olduğu söylenebilir. 

Televizyonlara çıkan doktorların sözüne itibar etmeden önce ismini internette kontrol edip geçmişine bir göz atmak gerekir. Ülkemizde herhangi bir alanda sözüne itibar edilecek bir geçmişi bulunmayan kişilerin uzman vs ünvanlarla yayınlara çıkarıldığı da bilinen bir gerçek. Bunların arasında doktor var mıdır bilemiyorum ancak ünvanı ne olursa olsun herkesin geçmişini bir incelemek, geçmişte aldığı eğitimler, gösterdiği başarılar doğrultusunda söylediklerine itibar edip etmemeye karar vermek gerekir.

6 Şubat 2020 Perşembe

Şeytan İnsanlara Bahşedilmiş En Büyük Nimet Olabilir Mi?

İnanışa göre Şeytan insanları Tanrı'nın ilahi yolundan saptıran ve onların günah işleyerek ahirette cehenneme gitmeleri için çabalayan ateşten yaratılmış bir varlık. Sinsi, kötü, tek amacı bize kötülük yaptırmaya çalışan ve bunu başarmak için türlü hilelere başvuran bir asi. Aynı zamanda kendini yaratana karşı gelecek kadar küstah, belki de budalanın teki.

İster inançlı olsun ister olmasın Şeytanın ne olduğunu herkes bilir. Ancak onun olmadığı bir dünyayı hayal edebilir miyiz? Hadi bir an için var olmadığını kabul edelim.

Eğer dinler doğruysa Şeytanın yokluğunda tüm insanların iyi olması gerekir. Asla ve kat'a kötülük yapmayan, sürekli başkalarına güleryüz gösteren, başkalarının yardımına koşan, paylaşımcı, bencillik nedir bilmeyen, adil, iyilik abidesi varlıklara dönüşmemiz gerekir. Çünkü bizi kötü yola saptıran varlık artık yoktur. Tıpkı enfeksiyona yol açan mikropların bir ilaçla yok edilmesiyle iyileşen bir hastalık gibi, hayatımızdan çıkarılan Şeytan da kötülük hastalığını tüm insanlıktan söküp atmalıdır. Bu mümkün müdür?

Tekrar inanışa dönelim. İnanışa göre Şeytanın asıl amacının insanları dinden çıkarmak olduğu açıktır. Mümkünse insanları atesit yapmaya çalışacaktır. Dini sorgulatacak, ibadetleri yaptırmayacaktır. Dinen yasaklanmış olan ne varsa yaptıracaktır. Bu durumda inançsızlarla işinin olmaması gerekir. Ya da yanlış bir inanışa sahip olanlarla. Mesela Japonya, Çin, Hindistan gibi İslam dışı inanışların yaşandığı yerlerde insanların melek gibi olması gerekir. Japon mafyası Yakuzaların işledikleri suçların temelinde Şeytanı aramak bu mantıkla mümkün değildir. Büyük Okyanusta bir ada olan Erromango yerlilerinin insan eti yemelerinin de temelinde Şeytanı aramak mantık dışı olacaktır. Çünkü bu insanlar bırakın islamı, semavi hiçbir dinle henüz tanışmış değildirler. İnsan eti de yediklerine göre... (İlgili haber: Dedenizi yedik özür dileriz)

İnsan yiyen yerliler, mafya sahibi Japon'lar...  Bu listeyi uzatmak son derecede mümkün. Yani Şeytan sadece inanç sahiplerine değil, tüm insanlara musallat oluyor. Peki zaten inanç sahibi olmayan ya da yanlış inananlarla neden uğraşıyor. Onlarla harcayacağı emeği cenneti kazanma olasılığı bulunan inançlı toplumlara yönlendirse daha çok insanı kandıramaz mı?

Bir başka açıdan bakarsak ve bu toplumlarla Şeytan'ın ilgilenmediğini düşünürsek, o vakit kötülük için illa ki Şeytanın varlığına gerek olmadığı sonucuna ulaşılır.Yani kötülük insanın içinde olmalıdır. Ki makul bir yaklaşımdır. Aksi  halde Japonya'da ve Kore'de hapishane bulunmazdı.

İster inananlar ister inançsızlar haklı olsun, doğru olan bir gerçek var ki Şeytanın varlığı en çok insanlara yarıyor. Şeytan sayesinde yaptığımız hataların suçunu üstüne atacak bir şamaroğlanımız var. Şeytana uydum diyor ve gönlümüzü rahatlatıyoruz. "Şeytana uydum, Şeytan olmasa çok iyi insanım aslında, hayatta  yapmazdım öyle şeyler" diye düşünebiliyor insanlar. Şeytan gerçekten var mıdır yok mudur ayrı bir konu. Ancak insanın içinde kötülük vardır ve insanlar yaptıkları hataların suçunu üstüne atıp içlerini rahatlatmak için Şeytana ihtiyaç duyar. Yaptığımız tüm hataların ve kötülüklerin tüm sorumluluğunu omuzlarımızda, şeytan gibi bir azmettirici ile paylaşmadan taşımaktan bizleri kurtardığı için o insanlık için en büyük nimetlerden biridir.


3 Ocak 2020 Cuma

Bir Uyumsuzun Güncesi

Uyumsuzluk bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyler listesinde başlarda yer alıyor olmalı. Sosyal ihtiyaçları olan bir hayvandan öte bir varlık olmayan biz insanlar, yeme içme gibi sosyalleşmeye de ihtiyaç duyuyoruz. Ve bir insan gerçek manada ancak ve ancak yaşadığı toplum içinde sosyalleşebilir. Bu gereklilik içinde yaşadığı toplum ile arasında uyumsuzluk varsa sosyalleşme ihtiyacının etkin ve verimli bir şekilde karşılanmasına mani olur.

İçinde bulunduğu toplum ile uyumsuz, benzer zevkleri, benzer davranış kalıpları olmayan, hayata bakışı ve değer yargıları bakımından içinde bulunduğu toplum ile büyük ölçüde zıtlaşan bir insan için kalabalıklar içinde yalnızlık kaçınılmaz bir durum haline gelir. Öyle ki en doğal sosyal ihtiyaç olan biri ile konuşma, dertleşme için bile kendine uygun muhatap bulamayabilir. Böyle bir durumda sosyal çevreyi değiştirmek yegane çözümdür. Ancak sosyal çevreyi değiştirmek hemen hemen hiçbir zaman kolay değildir. Öyle ki bazen bir şehri, bazen de bir ülkeyi terk etmeyi gerekli kılabilir. Tüm bunlar kendi içinde başka başka zorluklar içeren konular olduğundan pek çok sosyal uyumsuz için mümkün olamamaktadır. 

Karşılığını bulamadığı bir sosyal çevrede yalnızlaşan insan bu duruma ne kadar tahammül edebilir? Ya da akıl sağlığını koruyarak bu durumla ne kadar süre mücadele edebilir? Elbette bu soruların cevapları kişiden kişiye değişecektir. Ancak herkes için bir dayanma sınırının varlığı kolaylıkla anlaşılabilir. 

Sosyal uyumsuz uyum sağlayamadığı toplumu suçlayamaz. Sonuçta toplumu oluşturan hiçbir bireyin herhangi bir kişi ile uyum sağlamak gibi bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Sosyal uyumsuz hiçbir kimseden kendine uyumlu olmasını bekleyemez. Mümkünse kendinden ödün vererek kendisi uyum sağlamalıdır. Bu durumda ise kendine yabancılaşma ve özsaygı kaybı ortaya çıkar. Sen sen olamadıktan sonra sendeki senin ne anlamı kalır? 

Peki sosyal uyumsuz ne yapacak? 

Şu anda bir sosyal uyumsuz olarak bu sorunun cevabını bulabilmiş değilim. Eğer bir gün cevabını bulursam buradan paylaşırım elbette, tabi sosyal çevremi değiştirme fırsatını daha önce yakalamazsam.

1 Ocak 2020 Çarşamba

Gelişen Teknoloji ve İnsan Hayatına Etkileri

Teknolojinin insan yaşamını kolaylaştırdığı tartışılmaz bir gerçek. Artık her birimizin cebinde bir zamanlar servet değerinde olan ve ancak çok güçlü şirketlerin sahip olabildiği bilgisayarların işlem gücünün kat kat fazlasına sahip telefonlar bulunuyor. Bu telefonlarla sadece telefon görüşmesi yapmıyor aynı zamanda mesajlaşıyor, çektiğimiz fotoğraf ve videoları paylaşıyor, gerekli notları alıyor, zaman zaman hava durumu, trafik yoğunluğu gibi bilgileri ediniyor, bankacılık işlemlerini gerçekleştiriyor, alışveriş yapıyor ve burada hepsini saymanın mümkün olmadığı kadar çok şeyi yapabiliyoruz. Tüm bunlar yaşamımızı oldukça kolaylaştırıyor ve büyük konfor sağlıyor. 

Gelişen teknoloji aynı zamanda insan sağlığını da olumlu etkiliyor. Daha yeni ve gelişmiş cihazlar hastalıkların tanı ve tedavisinde yeni olanaklar sunuyor. 

Teknoloji ülkelerin ekonomileri üzerinde de oldukça etkili. Şirketler gelişen teknolojiyi takip ederek verimliliklerini artırıyor. Böylece daha yüksek karlar elde edebiliyor veya rakiplerine karşı maliyet avantajı kazanabiliyorlar. Çetin rekabetin yaşandığı piyasalarda düşen fiyatlar ise tüketicilerin mal ve hizmetlere daha uygun fiyatlarla ulaşabilmesini sağlıyor. 

Tüm bunlar ve elbette daha fazlası teknolojinin faydaları. Peki teknolojinin hiç zararlı yanı yok mu? Elbette ki var. Öncelikle insanları kendine bağımlı hale getiriyor. Teknoloji her ne kadar insanların iletişimini kolaylaştırsa da insanlar arasındaki iletişimi aslında soğutuyor. Evet, belki dünyanın öbür ucundaki biri ile görüntülü sohbet edebiliyoruz, onun paylaştığı fotoğraf ve videoları izleyebiliyor, yorum yapabiliyor, beğenebiliyor veya tepkimizi gösterebiliyoruz. An be an adım adım ne yaptığını takip edebiliyoruz. Ancak bunu yaparken yanımız bulunanlara eskiden gösterdiğimiz ilgiyi gösteremiyoruz. Sosyal medya üzerinde yapılan bir paylaşımın beğeni sayısı pek çok insani değerin önüne geçmiş durumda. İnsan ilişkileri gelişen teknoloji ile birlikte sığ ve yüzeysel bir hale dönüşüyor. Binlerce takipçisi olan sosyal medya fenomenleri bile aslında büyük bir yalnızlık içinde olabiliyor. Teknolojiye bağlı yeni psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkmaya başladı bile. 

Aynı zamanda teknoloji pek çok meslek dalını öldürüyor. Artık geleneksel anlamda gazeteciliğin sonu gelmiş durumda. En son ne zaman gazete aldınız? Bu yazıyı yazarken ben en son ne zaman gazete aldığımı hatırlamadığımı fark ettim örneğin. Kitaplar artık yavaş yavaş elektronik kitaba dönüşüyor. İnsanların yaptığı pek çok işi asla ve asla yorulmayan, acıkmayan, ihtiyaç molası vermeyen, uyuması, dinlenmesi gerekmeyen, yaptığı işten sıkılmayan robotlar giderek artan oranda devralıyor. Peki sonuç? Pek çok meslek yok oluyor, fabrikalarda insan emeği ile yapılan pek çok işi robotlar üstleniyor ve yok olan meslek dallarında çalışanlar ile işini robotlara kaptıranlar işsiz kalıyor. Bu insanlar hayatlarını idame ettirebilmek için bir şekilde para kazanmak zorundalar. Bir şekilde kendilerine gelir sağlamak zorundalar. Teknoloji nedeni ile işsiz kalan birkaç bin kişi olsa bir şekilde çözüm bulunabilirdi ancak onbinler, yüzbinler teknoloji nedeniyle işsiz kalacak. Hatta dünya çapında düşünülürse milyonlarca insan işsiz kalacak. 

Yıllarca bir işi yapmış ve o alanda ustalaşmış bir kişinin işini kaybedip hiç de uzman olmadığı bir alanda iş bulması pek çok açıdan sarsıcı. Öncelikle ustalaştığı alanda kazandığı miktarda geliri acemi olduğu alanda kazanabilmesi mümkün olmayacaktır. Bu durum yaşam standardında dramatik bir düşüşe yol açacaktır. Böyle dramatik bir değişim şüphesiz insan psikolojisi üzerinde çok olumsuz etkilere yol açacaktır. Aynı zamanda benimsenmiş, özümsenmiş bir işi kaybedip tamamen acemisi olunan bir başka işe adapte olmaya çalışmak başlı başına bir stres kaynağıdır. Başarısız olma kaygısının yaratacağı gerilim yine insan psikolojisini olumsuz etkileyecektir. 

Teknoloji şüphesiz yepyeni iş fırsatları ve iş alanları yaratmaktadır. Ancak genellikle bu alanlar teknik bilgi ve beceri gerektirmektedir. Örneğin en azından bir bilgisayar programla dilini bilmek, bir takıp bilgisayar programlarına ileri seviyede hakim olmak gibi. Genç ve dinamik nesil bu konulara hızlı bir şekilde uyum sağlayabilirken orta ve üst yaşlara doğru gidildiğinde uyum sağlama güçlüğü katılaşmaktadır. 50 yaşındaki bir kişinin oturup daha önce hiç ilgilenmediği, hatta ne olduğunu dahi bilmediği, JAVA, C gibi programlama dillerini, veya bilgisayarda resim ve video düzenleme, montaj ve efektleri nasıl yapacağını öğrenmesini ve bu alanda kısa sürede uzmanlaşmasını ne kadar bekleyebilirsiniz? 

Teknoloji artan bir hızla gelişiyor. Eskiden on yılda gerçekleşen gelişim bir yıldan kısa sürede gelişebiliyor. Basit bir örnek verecek olursak, eskiden yüksek teknoloji ürünlerinin yeni modelleri yılda bir çıkarken artık yıl içinde iki üç yeni modelle karşı karşıya kalabiliyoruz. Hemen her yeni model uyulması gereken bir takım yenilikleri beraberinde getirirken aynı zamanda bir takım mevcut alışkanlıklardan ve uygulamalardan vazgeçilmesini de gerektirebiliyor. Bu baş döndürücü hıza ayak uydurmak hiç de kolay değil. Eskiden dedeler ve nineler torunlarını anlamakta zorluk çekerken artık anne ve babalar çocuklarını anlayamıyor. Hatta büyük kardeşler küçük kardeşlerini anlayamıyor. 

İnsanın teknoloji ile imtihanı giderek zorlaşıyor. Umarım insanlık insanlığını kaybetmeden teknoloji ile uyum  sağlamanın stabil bir yolunu bulabilir. 

5 Kasım 2019 Salı

Bir Şehre Yabancılaşma

Hiç uzun yıllar yaşadığınız bir şehre yine uzun yıllardan sonra dönüp kaldınız mı? Her ne kadar bildiğiniz, tanıdığınız bir şehir de olsa, kendinizi o şehirde tıpkı bir yabancı gibi hissettiniz mi? Tam olarak şu anda hissettiğim gibi?

Evet! Uzun yıllar yaşadığım, üniversite hayatımı geçirdiğim şehirde,  bir otel odasından yazıyorum bu yazıyı, tıpkı bir yabancı gibi hissederek. Hemen her köşede geçmişimin bir döneminden izler var. Kimileri silinmiş biraz. Ama yine de oradalar. Eskiden yaşadığım apartman artık farklı bir renge bürünmüş. Ama uzaktan kendi kaldığım odanın penceresini görebiliyorum. Artık benim odamın penceresi değil. Artık o dairede tanıdığım kimse yok. Artık hiç tanımadığım insanlar kendi hatıralarını sindiriyor benim hatıralarımı sindirdiğim duvarlara.

Öğle yemeğini bir zamanlar sık sık gittiğim restoranda yedim. Tanıdık kimse yoktu. Sokaklarda tanıdık kimse yoktu. Bu şehirde artık beni tanıyan kimse yok... İşte bu yüzden bir yabancı gibi hissediyorum kendimi. Bu şehir artık beni tanımıyor. Sanırım annesi babası alzheimer olup da kendisini tanımayanlar benim şu anki hissiyatımı anlayabilir.

O kadar da kötü değil aslında. Bu şehirde yaşayan, memleketi bu şehir olan arkadaşlarım var. Ama çok az sayıdalar. Geçmiş hiç geçmemiş gibi, bir yandan da o kadar çok geçmiş. Hem onların varlıkları var olmayanların eksikliğini daha da keskin hissettiriyor gibi.

İşte böyle... Bir zamanlar kendi evimde kaldığım bir şehirde, geçmişin özlemiyle yüklenmiş bir yürekle, bir yabancı gibi hissediyorum.

Çok mu duygusalım? Ne dersiniz?

20 Aralık 2017 Çarşamba

Kronik Depresif Olma Nedenim

Kronik depresif bir kişi olmam nedeniyle ( ki bu konuda herhangi bir hekim teşhisi olmamakla birlikte kendi kanaatimdir) sık sık kendime neden depresyona girdiğimi sorup bir cevap arıyorum. Gel gelelim cevap bulmak o kadar da kolay değil. Bu tür konulara kafa yorarken insan duygularını tamamen bir kenara bırakıp olabildiğince nesnel değerlendirmelerde bulunmaya çalışmalı. Kişinin kendini tarafsız bir gözle analiz etmesi ise oldukça zor. Yine de yüzde yüz başarılı olamasa da insan, bu konuda dikkate değer ölçüde iyiyim sanırım.

İşe en baştan, neden kendimi depresif hatta kronik depresif olarak tanımladığımı açıklayarak başlayalım. Öncelikle depresyon belirtilerinin tamamına yakınına sahip olmam kendimi depresif olarak tanımlamamı sağlamıştır. Peki ne midir bu belirtiler. Sıralayalım:

  • Mutsuzluk
  • Boşluk hissi
  • Endişe
  • Huzursuzluk
  • Umutsuzluk
  • Kendini değersiz hissetme
  • Kendini suçlu hissetme
  • Yorgunluk
  • Enerji eksikliği
  • İlgisizlik
  • Konsantrasyon kaybı
  • Uyku düzeni bozukluğu
  • Baş ağrısı, kramp, mide ve sindirim sistemi sorunları
Bu sıralama genel belirtilerdir. Endişe, huzursuzluk ve suçluluk hissi dışındaki tüm belirtilere sahip olmam bu tanıyı kendime bir psikolog veya psikiatrist olmasam da koymama yol açmıştır ki hatalı bir tanı olmadığı kanaatindeyim. 

Peki neden kronik depresif bir kişiyim. Öncelikle geçici, kısa süreli sorunlar için akut, uzun süreli ve hatta kalıcı sorunlar için kronik ifadelerinin tıp dilinde kullanıldığını bilmeyenler için hatırlatalım. Çünkü kronik depresyon denilince distimi anlaşılıyor. Ancak ben kronik depresif halimin distimi ile pek örtüşmediği kanaatindeyim. Zaman zaman daha ağırlaşarak major depresyon haline ulaşan, genellikle depresyon belirtilerine sahip biri olmam ve bu durumun çok uzun yıllardır süregeliyor olması nedeniyle durumumu kronik olarak tanımlamaktayım. Yani distimi demenin çok da doğru olmayabileceği kanaatindeyim. 

Neden Depresyondayım?


Peki neden bu depresif hallerim? İşte bu sorunun cevabı karmaşık. Belirtilerin tek tek nedenine bakmak durumu anlamaya yardımcı olabilir. Ancak bazı belirtilerin diğerlerinin sonucu olarak ortaya çıktığını düşünüyorum. Yani önemli olan en temel sorunu tespit etmek. Diğerleri bir ağacın dalları gibi bu sorundan dallanıp budaklanmaktadır. Konu ben olunca temel sorunu bulmak için derin bir şekilde felsefeye bulaşmak gerekiyor. Özellikle de hümanizm ve ontoloji ile yakından ilgili konularda çok takıldığım birkaç nokta bulunmaktadır. 

Hümanizme göre her şeyin merkezinde, yani evrenin merkezinde insan bulunur. Var olan her şeye değer biçen ve anlam yükleyen insandır. Bu durumda insan kendi kendine de değer biçer ve anlam yükler. İşte benim sorunum burada başlıyor. İnsan kendi varlığını değersiz ve anlamsız bulursa ne olur? Geri kalan her şey değerini ve anlamını yitirmez mi? 

Şimdi sorunumu "ontolojik olarak kendi varlığımı hümanistik bakışla değerlendirişim" şeklinde tanılamak mümkün sanırım. Ontoloji derken "var mıyım, yok muyum" soruları ile boğuşmuyorum. Bu soruyu Descartes "Cogito ergo sum" yani "düşünüyorum öyleyse varım" dediğinden beri sormak gereksiz değil midir? 

İşin özü kendini tatmin edici düzeyde değerli görebilecek bir konumda göremeyen ve bu durumun değişebileceğine dair umutlandırıcı bir ihtimalin bulunmadığının farkında olan biri olarak tüm hücreleri depresyona batmış bir şekilde yıllardır yaşayıp gidiyorum. Ancak kendi varlığımı neden bu kadar değersiz ve anlamsız bulduğum hususunu bu yazıda anlatmam mümkün değil. Hem oldukça karmaşık, girift konulara dalmayı gerektiriyor hem de bu yazının okunamaz şekilde uzamasına yol açacaktır. 


23 Mart 2015 Pazartesi

15 Dk'da Boşluğun Tanımı

"15 dk kısık ateşte pilav mı yapıyoruz kardeşim. Ne bu? Altı üstü boşluğun tanımını yapacaksın" derseniz eyvallah...Demezseniz buyrun.

Bir boşluktan söz ettiğimizde yer değiştiren bir şeyin arkada bıraktığı hacmi anlamatmak isteriz genellikle. Öyle uzay boşluğu veya içinde herhangi bir madde bulunmayan hacim falan değildir bu boşluk. Ayrıca bir şeyin boşluk olabilmesi için önceden bir doluluk hali gereklidir insan için. Yani doluluk hali yoksa boşluktan söz edilemez.

Boşluk kaybediştir aslında. Öyle birden dolduramaz insan boşluklarını. Kolun kesildiğinde açılan yara hemen kapanmaz ve hiçbir protez gerçek kolun yerini tutamaz. Ama sanırım protezi de olmayan şeyler var. Emin olmasam da, vardır herhalde...

Boşluğu maddesel algılamamak gerek sadece. Mutlu birinin mutluluğunu kaybetmesi de boşluktur. Kısaca boşluğu insan için pozitif olanın ortadan kalkışı ve bu durumun insan üzerindeki etkileri, yansımaları olarak tanımlamak iyidir.

Bazen garip boşuklar içinde bulur insan kendini. Sevdiğinden ayrılır bazen, boşluğa düşer. Emekli olanların tamamı kendini boşlukta hisseder. Bazen de amacını kaybeder insan...Bir amacın olmayışının insanda yaratacağı boşluk...Tehlikelidir. Çünkü amacı olmayanın beklentileri tükenir ve yaşamın zorluklarına karşı direnme gücü azalır.

Boşluk öyle kolay tanımlanacak bir şey değildir. Ama hepiniz hissetmişsinizdir ya...Bilirsiniz...

Bir pazartesi sabahına aynen böyle başlıyorum...Boşluk içinde...