insanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2015 Pazar

Hukuk Adalet Demek Değildir

Hukuk ve adalet kavramları birbirleri ile ilgilidir ama aynı şey değildir. Evrensel hukuk diye  bir şeyden söz etmek mümkün olamaz. Ama evrensel adalet diye bir kavramdan söz edilebilir ve bu kavramın içi de doldurulabilir. Evrensel insan hakları beyannamesi evrensel adaletin içini dolduran unsurlardan biridir.

Konuya devam etmeden önce, kafa karışıklığına neden olabilecek bu hukuk ve adalet kavramlarının sözlük anlamına bakmak faydalı olacaktır. O nedenle TDK'ya başvurup, hukuk ne demektir, adalet ne demektir bakalım.

HUKUK: 1. Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünü, tüze. 2. Yasaları konu alan bilim. 3. Yasaların ceza ile ilgili olmayıp alacak verecek vb. davaları ilgilendiren bölümü. 4. Haklar. 5. Ahbaplık, dostluk.

ADALET: 1. Yasalarla sahip olunan haların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması, türe. 2. Hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme. 3. Bu işi uygulayan, yerine getiren devlet kuruluşları. 4. Herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkı olanı verme, doğruluk.

Buradan da anlaşılacağı gibi, hukuk dediğimiz zaman belli, genellikle yazılı kurallardan söz ediyoruz. Bu kurallar toplumdaki düzeni, insanların birbirleri ile, kurum ve kuruluşlarla ve devletle ilişkilerini düzenler. Eski monarşik düzenlerde hukuk monarkın keyfiyeti ile belirlenirken, günümüzdeki anayasal toplumlarda hukuku oluşturan kurallar seçilmiş kişilerce (meclis, senato vb. üyeleri) tarafından belirlenir.

Adalet ise evrensel bir kavramdır ve özüne hakkaniyet ve doğruluk vardır. Bu noktada insanların koyduğu kurallar bütününden oluşan hukuk, her zaman adaleti sağlamayabilir. Hatta zaman zaman adaleti doğrudan bozan, ihlal eden hukuk kuralları dahi bulunabilir. En basit örnek olarak, kadınların seçme ve seçilme hakkı bir ülkede hukuk kuralları ile verilmemiş, hatta yasaklanmış olabilir. Ancak bunun adil olduğunu günümüzde kimse söylemeyecektir.

Özellikle hukuk kurallarını ortaya koyan kimseler, belli çevrelerin etkisinde kalır veya kendi içlerinde gruplaşırsa, belli kesimlerin haklarını adaletsiz bir şekilde genişletirken, kendilerine rakip veya zararlı gördükleri kesimlerin haklarını adaletsiz bir şekilde kısıtlamaları mümkün olabilir. Burada etnik, dini, cinsel, kültürel veya diğer sosyal gruplar adaletten uzak şekilde ödüllendirilebilir veya cezalandırılabilir.

Hukuk adaleti sağlamak için vardır ancak adaletin tam karşısında da durabilir. Burada hukuku oluşturan yasaları ortaya koyanlar ve bu yasaları uygulayanların inisiyatfilerini doğru şekilde ortaya koyamamaları önemli bir rol oynar.

Bu nedenle anayasal sisteme sahip toplumlarda insanlar hukuk kurallarını ortaya koyacak ve uygulayacak kişileri doğru şekilde yetiştirip, eleyip görevlendirmekle yükümlüdürler. Aksi halde bir hukuk sistemine sahip olsalar da, sahip oldukları hukuk sistemi adaleti sağlamak yerine adaletsizliği temanat altına almaya yarayabilir.

18 Ekim 2015 Pazar

Kültürel Metamorfoz ve Kültürel Reform

Toplum nedir? İnsanlar topluluğu mu? Belki belli bir coğrafi bölgede, belli sınırlar içinde yaşayan insanlar için toplum ifadesinin kullanıldığını düşünüyor olabilirsiniz. Toplumları belirleyen sınırlar olduğu bir gerçek olmakla birlikte, bu sınırların coğrafi sınırlar olmayabileceğini de göz önünde  bulundurmak gerekir. Peki nedir toplumları birbirinden ayıran sınırlar? Kültür, etnik kimlik, dini kimlik, dil olarak sıralamak mümkün olsa gerek. Ancak bunların içinde kültür en önemli yere sahiptir. Kültür aynı anda dini kimliği ve dili de kapsar. Bu açıdan bakınca toplumları aynı kültüre sahip insanlar topluluğu olarak tanımlamak mümkün olacaktır. Etnik kimlik kültürleri başkalaştırsa da, farklı etnik kimliklerden gelen bireyler ortak bir kültürü benimsemiş olabilmektedirler.

Toplumun oluşmasında bireylerin varlığı ve ortak kültürün paylaşılmasının önemi ortadır. Ancak burada asıl üzerinde durulması gereken unsur ortak kültürdür. Çünkü kültür toplumdaki bireylerin görevlerini, haklarını, sorumluluklarını ve pek çok yerde davranışlarını belirler. Bir tür kalıp gibidir. Toplumdaki her birey bu kalıplara göre hareket eder. Toplumdaki diğer insanlar bireylerden bu şekilde hareket etmesini bekler. Kültürel kalıplar ile zıt düşenler topum tarafından yadırganır, dışlanır, ötekileştirilir ve hatta bazen ağır şekilde cezalandırılır.

Bireyler içinde yaşadıkları kültürü doğdukları andan itibaren benimsemeye zorlanırlar. Ama bu zorlamanın farkında olamazlar. Akvaryumdaki balıklar gibi, dünyaya belli bir kültür tarafından çepeçevre sarmalanmış olarak gelirler ve bu kültürü her an yaşayarak büyürler.

Burada sorulması gereken önemli bir soru, kültürel kalıpların bireylerin kendi öz kişiliklerini ne kadar etkilediği, ne kadar baskıladığıdır. Kültürler tarafından biçimlendirilen kişiler, farklı toplumlarda doğmuş olsalar yapmayacakları pek çok şeyi isteyerek yaparlar. Belli şeylerden hoşlanmazlar, hatta nefret ederler, belli şeylere karşı da aşırı bir bağlılık, sevgi ve sadakat gösterebilirler. Hatta bazen bu fanatiklik düzeyinde olabilir. O halde bizi biz yapan kendi iç benliğimiz dışında sahip olduğumuz kültür olabilir mi? Hatta, kültürün bize sahip olduğunu söylemenin yanlış olup olmayacağı sorulabilir.

Kültürler insanları belli kalıplara sokar ve insanlar bu kalıpları kendi benlikleri, kendi öz varlıkları olarak algılarlar diye bir sonuca ulaşmak zor değil. Bu durumda aslolan insandan ziyade, aslolan kültürdür demek yanlış olmaz. Üstelik bireyler bu durumun farkında bile değildirler.

Zaman zaman aynı coğrafi sınırlar içinde farklı kültürler bir arada yaşamaya zorlanır. Bu durumda aynı coğrafi sınırları paylaşan farklı kültürlerin birbirlerine karşı tahammülleri önem arz eder. Farklı kültürler arasında karşılıklı bir hoşgörü olursa huzur içinde insanlar bir arada yaşayıp gidebilirler. Hatta bu kültürler birbirlerinden etkilenebilir. Ancak farklı kültürler birbirlerine karşı hoşgörüsüz olursa ortaya kesin bir çatışma çıkar. Toplumsal huzur bozulur. Farklı kültürden olan insanlar birbirlerini tehdit, düşman olarak görmeye başlar. Karşılıklı mücadele sonunda kanlı çarpışmalara dönüşüp bir kültüre ait bireylerin diğer kültüre ait bireyleri toplumdan uzaklaştırması, bir bakıma temizlemesi ile sonuçlanabilecek ve insanlıkla hiç bağdaşmayan olayların yaşanabileceği bir ortam gelişir. Yakın geçmişte Ruanda'da yaşanan iki etnik kimlik arasındaki iç savaş buna güzel bir örnektir. İki etnik kimlikten biri diğerine karşı soykırım uygulamıştır. Yine Bosna'da yaşanan ve binlerce insanın göç etmesine yol açan kanlı olaylar da güzel bir örnektir.

Verilen örneklerden kültürel çarpışmanın sadece farklı etnik kimlikler arasında olacağı gibi bir sonuç çıkması hatalı olur. Aynı etnik kimliğe sahip insanlar arasında da benzer çatışmalar yaşanabilir.

Daha önce, karşılıklı hoşgörü olması halinde bir arada yaşayan farklı kültürlerin birbirlerinden etkinlenebileceğini belirtmiştik. Buradan kültürlerin iletişim ve diyalog ile değişip dönüştüğü sonucu ortaya çıkmaktadır. Kültürel değişim iletişim ne kadar yoğun olursa o kadar hızlı olacaktır. Özellikle içinde bulunduğumuz iletişim çağında kültürel etkileşim oldukça şiddetlidir.

Bu kadar şiddetli kültürel etkileşim aynı kültür içinde farklı bireylerin kültürel dünyasında farklılaşmalara yol açar. Öyle ki aynı kültür içindeki farklı gruplara ait farklı alt kültürler belirir. Bu değişime, farklılaşmaya kültürel metamorfoz demek mümkündür. İlk kültüre ise temel kültür veya çatı kültür denilebilir.

Aynı kültür içindeki farklılaşmış alt kültürlere ait gruplar arasında da belli konularda ayrışmalar ortaya çıkabilir. Böylece aynı etkin kimlikler içinde bile şiddetli çatışmaların ortaya çıkması mümkün olur. Burada genel olarak kültürel metamorfoza karşı katı şekilde direnç gösteren ve eski kültürlerini azami ölçüde korumak isteyen toplumsal grupların, kültürel metamorfoz sonucu başkalaşmış alt kültürleri sindirmeye çalıştığı ve saldırgan bir tutum takındığını söylemek mümkündür (Erkek adam saç uzatır mı? - Erkek adam küpe takar mı? - Kadın kısmı çalışmaz - Kadın kısmı tiyatrocu olmaz - Kadın kısmı oy kullanmaz - Kadın kısmı bekaretini evlenen kadar korur - Kot pantolon giyilmez vb.). Burada bir tür kültürel savunma mekanizmasının varlığından söz etmek mümkündür.

Bazı durumlarda ana kültür alt kültürlere karşı hoşgörülü davranır. Bu durumda alt kültürler gelişip güçlenir. Bu durm çatı kültürde korumacı kesimlerin ortaya çıkıp ve seslerini yükseltmeye başlamasına yol açar. İşte en tehlikeli durum o zaman ortaya çıkar. Çünkü alt kültürler de güçlenmiştir. İki taraf arasında ciddi bir mücadele başlar. Çatı kültür kazanırsa bu zafer çoğu zaman kanlı bir baskı ve temizlik dönemi gelir. Alt kültürler kazanır ise de bir kültürel reform gerçekleşir.

İçinde bulunduğumuz çağda ilericiler ve gericiler arasında yaşanan kanlı olayların da temelinde kültürel metamorfoz vardır. Herkes kültürel reformun sancılarını hissetmektedir. Bu reform kanlı canlı bir şekilde mi yoksa ölü olarak mı doğacak bunu zaman gösterecektir.

11 Haziran 2015 Perşembe

Uykuya Farklı Bir Bakış

Bu yazıya başladığım saat geceyarısından sonra 02,27. Önce bunu belirtmek istedim ki, normal bir yaşam süren insanların uyuduğu bir saatte ayakta olan, üstelik bunu sabah normal insanlarla aynı saatte kalkıp işe gidecek ve onlarla aynı saatte işten çıkıp eve dönecek biri olarak yapıyor olmam, uyuma konusunda ne kadar isteksiz olduğumu da göstermiş oluyor. Ayrıca herhangi bir nedenle uyku problemi yaşamadığımı da belirtmek gerek. Yani başımı yastığa koyunca normal insanlar gibi uyuyabilen bir insanım. Pek çok gece olduğu gibi bu gece de bu saatlerde ayakta olmamın nedeni yaşadığım bir uyku problemi olmaktan öte, uyumayı ömürden boşa harcanan, heba edilen bir zaman olarak kabul ediyor oluşum. Hatta belki de dahasının olduğuna dair içimdeki kanıtlanamayacak şüpheler.

İnsan vücudu uyku halinde oldukça hareketsizleşir. Dakikadaki kalp atış sayısı ve nefes almak sıklığı azalır, metabolizma yavaşlar, hareketler kısıtlanır. Rüya görürken aşırı hareketlerde bulunmamanız için merkezi sinir sisteminiz motor nöronları bloke eder. Yani rüyanızda maratona katılıp koşsanız dahi yatağınızda vücudunuz hareketsiz kalır. Bu sistemde bir kusur olursa uyurgezer olursunuz. Uyanırken beyin kaslarınızı kontrol eden sinirlere olan kontrolünüzü tekrar aktive eder. Eğer beyniniz kaslarınızı kontrol eden sinirleri tam aktive etmeden bilinciniz açılırsa karabasan yaşarsınız. Bir bakıma geçici koma veya felç durumu yaşarsınız. Kalkamaz, konuşamaz hatta kıpırdayamazsınız. Üzerinizde müthiş bir ağırlık varmış da sizi yatağınıza çivilemiş gibi hissedersiniz. Ta ki kaslarınızın kontrolünü tekrar ele alana dek. Hoş bir durum değildir, endişe verici, paniğe yol açıcı bir durumdur ve genellikle insanları korkutur. Ama uyumama nedenlerim bunlar da değil.

Uyumama nedenlerim arasında gördüğüm rüyaların küçük de olsa bir payı var. Genellikle gerilim filmlerini komedi filmi olarak seyretmeme yarayacak türde, kabus olarak tabir edilen rüyalar görürüm. Muhtemelen normal rüyalar da görüyorumdur ama hatırlamıyorum. Zaman zaman rüyalarım o kadar bol aksiyon dolu olur ki, uyandığımda kendimi çok daha yorgun hissetmeme neden olur. Ama bu yorgunluk hissine rüya halinde kalp ve solunum sisteminin yavaşlamasının da etkisiyle bol sigara içmekten kapasitesi düşmüş akciğerlerimin bazal metabolizma halinde dahi vücuduma yeterli oksijeni sağlayamaması nedeniyle uyku halinde bile vücut dokularımın aşırı efor sarf ettiğim anlarda yaptığı gibi oksijensiz solunumla ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağlaması da neden olabilir. Çünkü böyle zamanlarda vücutta laktik asit birikir ve laktik asit yorgunluk hissine neden olur. Laktik asit yoğurtta da vardır ve yoğurt ile ayranın uyku yapması da içindeki laktik asitten kaynaklanır. Tıbbi bir analiz veya tahlil sonucu olmasa ve kesinliğini bilemesem de mantıklı bir açıklama. Ancak uykuya karşı oluşumun asıl bir başka nedeni var.

Uyku halinde ne oluyor tam olarak. Vücudun neredeyse hareketsizleştiğini, metabolizmanın yavaşladığını söyledik. Uyku tam bir dinlenme gibi görünse de, beyin için bu geçerli değil. Bilim insanlarının söylediğine göre insan beyni uyku halindeyken uyanık halde olduğundan daha aktif. Peki ama neden? Bu neyi gösteriyor?

Asıl merak ettiğim konu da budur. İnsan beyni uyku halindeyken uyanık halde olduğundan daha aktif oluyorsa bunun mantıklı bir açıklaması olmalı. Ama bu konuda bir tıp alimi olmadan akıl yürütebilmek için beyni biraz tanımak gerek.

Beyin aslında bir hafıza ve işlem istasyonudur. Temel görevi bilgi depolamak ve işlemek ve hareketleri kontrol etmektir. Yani bir bilgisayar işlemcisi gibi. Uyku halindeyken beyin çok daha aktifse, beyinde çeşitli veriler yoğun şekilde işleniyor demektir. Peki ne için? Ya da kim için?

Bu soruların olası cevapları arasında Tanrı da bulunuyor bana göre. Belki de insanlar ve belki de diğer canlılar uyuduklarında beyin gücü kullanılan makinelerden başka birşey değildir. Belki de Tanrı insanları uyuduklarında beyin güçlerini kullanmak için yaratmış ve uyku ihtiyacını da bu nedenle vermiştir. Bunun nedenleri ve olası ihtimaller ve açıklamaları düşünmeyi size bırakıyorum. Çünkü artık uyumam gerek, birkaç saat için olsa bile.

28 Nisan 2015 Salı

Soma’daki “Toplumsal Dönüşüm Projesi” Onlarla Hayat Buldu!

Soma İçin Bir Olduk:  Gizli Kahramanlar
Allianz Türkiye, sivil toplum örgütleriyle el ele vererek, bölgede etkilenen vatandaşlara ulaşabilmek, onların yaralarını sarmak ve yeni başlangıçlarını desteklemek için Soma’daydı. Soma’da 2014’te gerçekleşen ve ulusumuzu derinden sarsan maden faciasının ardından, Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği (APHB) ve Bilim Kahramanları Derneği (BKD) ile işbirliği yapılarak “Allianz SomaDA”yı (Soma Dayanışma Ağı) geliştirdi.
Fatma Çavuşoğlu, Mehmet Kocapınar, Gamze Akarca, Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği gönüllüsü uzman psikologlardan sadece birkaçı. Dursunbey merkez olmak üzere Balıkesir İvrindi’den Kütahya’ya kadar olan hattı gezici ekiplerle birlikte ev ev dolaştılar. Psikolojik destek verdiler. Ümitsizliğin yenilmesi için mücadele ettiler.

Allianz SomaDA”yı kapsamında, BKD ile yapılan işbirliği sayesinde, Soma çevresinde, olaydan etkilenen 6 ilçedeki 16 okulun, Bilim Kahramanları Buluşuyor turnuvasına katılımı sağladı. 34 gönüllü öğretmen, 150’ye yakın öğrencinin oluşturduğu 17 farklı Allianz SomaDA takımını 4 ay boyunca turnuvaya hazırladı. Bu yolla, öğrencilerin normal hayata dönüşü desteklenirken, psikososyal ve kişisel gelişimlerine de katkı sağlanması amaçlandı.
Allianz SomaDA”nın bir ayağı da faciadan etkilenen ailelerin çoğunlukta olduğu Dursunbey’deydi. APHB ile yapılan işbirliği sayesinde, Dursunbey’de bir psikososyal destek merkezi açıldı. Çocuklara, yetişkinlere ve gruplara yönelik üç görüşme odası bulunan Dursunbey Psikososyal Destek Merkezi’nin hizmetleri, merkeze uzak bölgelere de ulaştırıldı.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

21 Nisan 2015 Salı

Narsistik Kişilik Bozukluğu Nedir?

Narsistik kişilik bozukluğu konusunda bir miktar araştırma yaptıktan sonra pek çok narsistik kişilik bozukluğuna sahip kişiyi tanıdığımı fark ettim. Belki bu konuda teşhis koymak için gerekli olan tıp eğitimini almış değilim ancak grip birinin grip olduğunu anlamak için nasıl doktor olmaya gerek yoksa, narsistik kişilik bozukluğuna sahip olduğunu anlamak için de doktor olmaya gerek olmadığı kanaatine vardım. Narsistik kişişilik bozukluğunun belirtilerini bilen birinin bir kişinin bu psikolojik soruna sahip olup olmadığını kolayca anlayabileceği kanısındayım.

Peki neymiş efendim bu narsistik kişilik bozukluğunun belirtileri.

Yaptığım okumalardan ve araştırmalardan anladığım kadarıyla bu hastalığa sahip olan kişiler kendilerini dev aynasında görüyor. En akıllı benim, en bilge benim, herşeyi ben bilirim, en önemi benim modunda oluyorlar. En güçlü olma, benzersiz olma, sevilme, beğenilme, takdir edilme, saygı görme ihtiyacı bu kişilerde çok yüksektir. Bunlar her insanın hoşuna gider elbette ancak narsistik kişilik bozukluğuna sahiplerde takıntı seviyesindedir. Üstelik bu kişiler tüm bunları gerçekten hak ettiklerini düşünürler. Bu nedenle onlara karşı gelen, söylediklerinin tersini söyleyen kişilerden nefret ederler.

Narsistik kişilik bozukluğuna sahip kişilerin bir diğer özelliği de başkalarına karşı sevgisiz, saygısız, anlayışsız oluşlarıdır. Bencillik adeta göbek adlarıdır bunların. Başkalarını hiç düşünmezler. Empati diye bir kelime lügatlarında yoktur. Küstah ve ukaladırlar. Burunları bir karış havadadır.

Narsistik kişilik bozukluğuna sahip kişilere göre sanki dünya onlar sayesinde dönüyordur. Hatta sanki dünya onlar için yaratılmıştır. Her istediklerini yapma hakkını kendilerinde görürler.

Nasılmış...Kendinizi aynaya bakıyor gibi mi hissettiniz. Eğer öyleyse endişelenmeyin. Çünkü narsistik kişiler bu şekilde hissetmez. Ama eminim çevrenizde bu özelliklere sahip çok kişi olduğunu fark etmiştirsiniz.

7 Nisan 2015 Salı

Dört Hak Mezhep - Pardon?

Yandaki kitabı biri dağıtmış bedava çalıştığım kurumda. Daha kapağını bile açmadım, hatta elime dahi almadım. Zaten "Dört Hak Mezhep" diyen bir kitabın kapağını açmaya gerek dahi yoktur.

MEZHEP TDK'ya göre bir dinin görüş, yorum ve anlayış ayrılıkları sebebiyle ortaya çıkan kollarından her biri. Anlayış, görüş, öğreti demek.

Peki bir dinde görüş, yorum ve anlayış ayrılığı olabilir mi? Normları olmayan din için geçerli. Örneğin matematik normatif bir bilimdir ve doğruları tartışmasız doğru, yanlışları tartışmasız yanlıştır. Ancak teolojide doğrular ve yanlışlar her zaman puslu bir sınırla ayrılır. Doğru nerede biter yanlış nerede  başlar, çoğu zaman kesinliği yoktur.

İstisasız tüm dinler dünyada toplum hayatını düzenleyen kurallarla doludur.Yalan söylemeyeceksin, cinayet işlemeyeceksin, çalmayacaksın vb. Bunların doğruluğunu ve yanlışlığını tespit etmek için din kitabına bakmaya gerek yoktur.

Peki mezhepler gerçek bir yorum farkından mı kaynaklanıyor? Bu konuda çok şey söyleyecek, olayın derinine inecek kadar konuya vakıf değilim. Ancak bu aklımı kullanıp mantık yürütmeme de mani değil.

Hak'kın yolu bir ise, ortada yorumlanacak, farklı düşünülecek ve değerlendirilecek bir hususun olmaması gerekir. Eğer ki böyle bir husus varsa, Hak'ın yolunda olmaması gerekir. Yani dine sonradan eklenmiş olmalıdır. Çünkü bir olan, tek olan, farklı şekilde yorumlanamaz.

Bugün ise çok sayıda mezhep var. Peki bunun neden sadece dördü hak? Diğerleri neden hak değil? Kim, neye göre bir mezhebi hak veya hak olmayan olarak değerlendirebilir? Böyle bir değerlendirmede bulunabilecek yeterliliğin ölçütü nedir? Herhalde dinin kaynağı Tanrı, elçisi peygamber ise, bir mezhebin hak olup olmadığına karar verebilmek için en azından peygamber olunması gerekmez mi? Ola ki biri böyle bir değerlendirmede bulunup bazı mezhepleri hak diğerlerini de hak olmayan olarak ilan etmiş olsun (ki olan bu), ya hak dediği yol mezhep yanlış, hak saymadığı doğru ise? Neye göre kime göre?

Biraz önce dedik, Hak'kın yolu bir. O halde dört mezhep nasıl olabiliyor? Eğer ki bu dört mezhep hak ise, bazıları diğererine göre daha fazla hak olabilir. Ya da en azından böyle bir iddiada bulunulabilir. Benim mezhep en Hak olan diyen çıkabilir. Aynı anda bu dört mezhep de hak ise, zaten ortada dört farklı mezhep değil, bir mezhep vardır, dördü de birdir. Peki o zaman dörde ayırmak niye?

Mezhep farklı yorumlama ise, dünyada ne kadar insan varsa, o kada mezhep var demek olmaz mı? Hangi dine mensup olursa olsun, insanlar dini farklı farklı yorumlamaz mı? Bire bir aynı algılamak ve yorumlamak mümkün mü?

Dört hak mezhep olması saçma değil mi? Bunlardan biri doğru olabilir ancak. Hakkın yolu bir ise ya bu dördü de aynı şeyi söyleyip aynı mezhep olur, veya dördü de yanlıştır. Kaldı ki, bir olan yol kasıt olmadan farklı yorumlanamayacağından, ortada farklı yorumlar varsa sonradan eklenmiş şeyler var demektir ki, dine sonradan birşey eklemek doğru olmaz. Ola ki ekleyenler olmuştur, bir yerde, "Allah yarım bıraktı biz tam ediyoruz" deme cüreti göstermişlerdir. Allah dini olması gerketiği gibi indirdi, eksiksiz ve tam olarak. Eğer bu böyle ise ondan birşey çıkarmanın yanlış olacağı kadar, ekleme yapmak da yanlış olur.

Durum buysa günümüzde mezheplerin tamamı yanlış olmalıdır. En azından kısmen. Tek ve doğru olan mezhep ise kitabın kendindedir. Müslüman olan okumalı, ne anladıysa ona göre davranmalıdır -ki kitap bunun için indirilmiştir. Müslümanın kafası karıştıysa başkalarına sorabilir, ama gelen görüşleri kendi akıl terazisinde tartıp mantık süzgecinden geçirip uygun bulmadan doğru kabul edemez.

Dört hak mezhep demek Hakkın yolu bir değildir demektir. Mezheplerin ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğunu ancak Hakkın kendisi veya izni ile elçisi bilebilir. Böyle kitaplar ise olsa olsa iblisin işidir. 


6 Nisan 2015 Pazartesi

İlber Ortaylı'yı Eleştirmek İçin En Azından Doçent Olmak Lazım

Prof. Dr. İlber Ortaylı medyada sık sık gördüğümüz bir isim. Capsçiler "Çok cahilsin, keşke ölsen" diye sosyal medyada bir akım başlatmıştı bir ara. Bu capslerdeki espri İlber Ortaylı'nın adeta ayaklı kütüphane olmasından kaynaklanıyor. Ayaklı kütüphane olmanın yanında, bizzat yaşadıkları ile kültür abidesidir ve çağımız Türkiye'sinin yetiştirdiği en kıymetli şahsiyetlerdendir. Hal  böyle olunca İlber Ortaylı konuşurken insan kendini cahil hissediyor. Hele hele yine entelektüel birikimi ile saygı duyulan ve kendini amatör tarihçi olarak tanımlayan Murat Bardakçı'nun sunduğu Tarihin Arka Odası programında, Murat Bardakçı kiril alfabesi ile yazılmış bir metni okurken telafuzunu düzeltişine ekran başında şahit olan biri olarak...Kesinlikle insana kendini çok cahil hissettirdiğini söyleyebilirim.

Bu kadar çok şey bilince ve öyle bir kariyer sahip olunca insan korkmadan bildiğini söyleme gücünü kendinde görür. İlber Ortaylı'da da aynı özgüven var kuşkusuz. Doğru bildiği ne ise onu söylüyor. Lafını esirgemeden. Üstelik kimseden. İlber Ortaylı o kadar çok şey biliyor dedik ama, kabul etmek gerekir ki, bu herşeyi bildiği veya doğru bildiği anlamına gelmez. Muhakkak ki kendinin de böyle bir iddiası yoktur. Ancak onun kadar entelektüel birikim sahibi birinin görüşleri, düşünceleri her zaman kıymetlidir. Böyle kimselerin görüş ve düşünceleri, karşıt görüş ve düşüncelere sahip kimseler tarafından bile saygı ile karşılanmalıdır. Çünkü böyle kimseler, içi boş beylik laflar etmezler. Söyledikleri her sözün altında belli bir altyapı vardır. Yaş tahtaya basmazlar.

İlber Ortaylı gündemde katıldığı bir televizyon programında başkanlık sistemini sert bir şekilde eleştirdi ve başkanlık sistemini doğru bulmadığını açıkça belli etti. Hatta bununla da yetinmeyip, Aziz Nesin'i hatırlatan bir üslupla, Türk halkının darbe anayasasına %92 ile evet dediğini belirterek, bu halkın doğru olanı seçmeyebileceğini ima etti. Hatta ve hatta çoğunluğun doğru ile yanlış ayırt etme kabiliyetinde olmadığını ima ettiğini bile söylemek mümkün.İmaları bir kenara bırakı isek, bugün moda olan darbe karşıtlığına rağmen, Türk halkının darbe anayasasını böylesine büyük bir oranla evet diyerek onayladığı da bir gerçek. Gerisine katılıp katılmamakta ise herkes özgür.

İlber Ortaylı'nın açıklamaları neredeyse tüm medyada olay haline geldi. Haberlerin altına yapılan yorumlarda ise, başkanlık sistemini savunanlar İlber Ortaylı'ya demediklerini  bırakmadılar.

Bu yazının amacı İlber Ortaylı'yı savunmak değil. Ancak İlber Ortaylı gibi birini eleştirenlerin kullandığı Türkçe'den doğru düzgün bir eğitim almadıklarını görmek insanı düşündürüyor. Çünkü böylesine kültür abidesi bir şahsı eleştirmeye cüret edebilmek için en azından ona yakın seviyede bir bilgi birikimine sahip olmak gerek. Ama tabi, klavye efeliği toplumumuzda meşhur. Özellikle de okumadan alim kesilmeye bu kadar meyilli olanların bu kadar çok olduğu bir ülkede, İlber Ortaylı'yı eleştirmek için İlkokul mezunu olmaya bile gerek yoktur.

Peki İlber Ortaylı eleştirilmesin mi? Herkes gibi o da eleştirilebilir. Ancak onun gibi bir şahsı eleştirmek belli bir entelektüel birikim gerektirdiğinden, ancak ve ancak böyle bir birikime sahip kimselerin buna cüret etmesi gerekir. Aksi halde yapılan eleştiriler komediden öte bir anlam ifade etmez. İlber Ortaylı'nın muhatabı bile olamayacak kimselerin ona laf atmasına ancak ve ancak gülünür. İnternette yer alan haberlerin altında İlber Ortaylı'ya eleştiriler döşeyen klavye efeleri, karşısına çıksalar iki lafı bir araya getirmekten aciz kalırlar. O yüzden en azından doçent olmak gerekir diyorum. Öyle dört yıllık lisans bitirmek bile yetmez. 

Hatırlamak isteyenler videoyu aşağıda izleyebilir.

2 Nisan 2015 Perşembe

Elektriksiz Olmuyormuş

Malum elektriksiz kaldık...Uzun saatler boyunca memleketin çoğu elektriğin insan hayatı için ne kadar önemli hale geldiğini bir kez deha acı bir şekilde deneyimledi.

Elektrik kesilince internete giremedik. Sizi bilmem ama benim mobil internetim de kesilmişti. Hatta telefon görüşmelerinde dahi kesintiler yaşandı. Adeta kör ve sağır olduk. Gün ortasında üstelik.

Durumu eleştirenler de vardı. Biraz bırakın şu teknolojiyi, uzaklaşın, insanlarla yüzyüze iletişim kurun diyenler. Ancak onlar bile fazla dayanamazdı elektriksizliğe. Akşam televizyonları da çalışmıyordu çünkü. Eşi ve çocukları ile ilgilenmek yerine haberleri ve saçma sapan dizileri de izleyemeyeceklerdi.

Çocukken elektrik kesintisini özellikle kış aylarında çok yaşardım. O karanlık akşamlarda lüks lambası veya mum ile aydınlanırdık ama ben en çok yanan sobanın ateşini severdim. En oynak ışık oydu. Herkesin yüzünün bir yanı kızıl bir aydınlığa bürünmüş, diğer yanı karanlık. Ama bu görselliği çok sevdiğimden değil, babamın anlattığı hikayelerden keyif alırdım. Elektrik olduğunda hiç sözü edilmeyen konular gündeme gelirdi. Andersen'de bile bulamazsınız böyle güzel masal.

Elektrik insan hayatına yeni girmiş bir enerji. İnsanlık tarihinde elektrik kullanıma başlanmadan önce sadece şimşekler, yıldırımlar ve belki statik elektrik atlamaları ile bilinen bir şeydi ve yaşam için bir önemi yoktu. Oysa şimdi...

Fabrikalar duruyor, soğutuculardaki yiyecekler bozuluyor, insanlar yolda kalıyor, asansörler çalışmıyor ve onlarca katı karanlık merdivenlerden inip çıkmak gerekiyor...Bankacılık işlemleri duruyor, ödemeler yapılamıyor...Tam bir kaos ortamı.

Hal böyle olunca batı dünyasında elektrik kesintisi doğal afetle bir kabul ediliyor. Yani ha elektrikler kesilmiş, ha deprem olmuş, ha memleketi tsunami kaplamış... Yine de elektrik kesintisi nedeniyle yaşamını yitiren pek olmuyor.

Peki elektrikler neden kesildi?

Ben nedenini öğrenemedim. Teknik bir arıza dediler, terör dahil her olasılık değerlendiriliyor dediler. Enerji nakil hatlarından kaynaklanıyor olabilir dediler. Ama kesintinin 31 Mart'a denk gelmiş olması, Mart ayını icraatsiz geçiren bir veya bir grup kedinin galeyana gark edip yapmış oldukları bir eylemin neticesi de olabileceğini akla getiriyor.


28 Kasım 2012 Çarşamba

Para Her Şey Mi?

Malesef evet, para her şey! Özellikle de çoğunluk için. Bunun kimse kolay kolay kabul etmeyecektir ancak, en sert şekilde buna karşı çıkanlar dahi bir konuda karar verirken parayı belki bilerek belki de bilmeden önemli bir kriter olarak değerlendirmeye dahil etmektedir.

Paranın işe yaramadığı ve umursanmadığı çok az zaman vardır. Günümüzde para ile saadet olmaz sözü çürümüştür. Çünkü günümüzde açık bir gerçek vardır ki parasız saadet hiç olmuyor.

Para halen pek çok yerde sağlığı satın alamıyor ancak pek çok hastalığın tedavisi için önemli miktarda para gerekebilir. Ancak bu gibi klişe örneklerin ötesine geçmek gerek.

Paradan kasıt maddi kazanç, kazanım, refah demektir. Daha bol kazanç, daha yüksek bir yaşam standardı, daha zengin sofralar, daha lüks bir ev ve araba, daha kaliteli eşyalar, kıyafetler, daha iyi yerlerde tatiller, daha çok gezmeler..... Bu liste uzayıp gider. Ancak tüm bunlar insanı insan yapan bazı temel değerlere rağmen olmalı mıdır? İşte günümüzde asıl sorulması, sorgulanması gereken tam da bu noktada insanların nasıl kararlar verdiği ve hangi yolu seçtiğidir. Bu yol ikiye ayrılır, ya ekonomik olarak yüksek bir refah, yüksek ve rahat bir yaşam ( en azından mevcudun korunması ), ya da bunları ve hatta elindekileri riske atarak daha insanca yaşamak...

Şimdi diyebilirsiniz ki ilk durumda yüksek refah, bol kazanç, bolluk ve bereket içinde yaşamak insanca değil de, parasızlıktan sürünerek yaşamak mı daha insanca? Eğer insanlığınıza para ile değer biçiyorsanız ve lükse karşı insanlığınızdan ödün veriyorsanız hayır, ancak insanlığınıza katı bir şekilde bağlı iseniz kesinlikle evet.

İnsanlar zaman zaman gelirlerinin ve refahlarının devamı ve iyileşmesi için özgürlüklerinden, insan olmaktan doğan haklarından ödün verebilmektedirler. Güvende olma ihtiyacından doğan bir güdü ile hareket ederler. Bu sayede yuvalarına ekmek götürdükleri işlerinden olma korkusu yaşamazlar. Gelirlerinin artışı, refahlarının yükselişi ve geleceklerinden emin olmak her insanın arzu edeceği şeylerdir. Ama insanlığa rağmen mümkün mü?

Malesef mümkün! Örneklerini çokça görmekteyiz. Üç kuruşluk çıkar uğruna insanlar kendilerini küçültecek pek çok şeyi yapabilmektedirler. Üç kuruşluk menfaat uğruna beş para etmez insanların önünde el pençe divan durabilmektedirler. Yağ yakabilmekte, yalakalıkta Guiness rekorlar kitabına girmeye hak kazancak performans sergileyebilmektedirler. Öyle ki bu tür insanlara nefes almayacaksın denilse, ölene kadar olmasa da, en azından bilinçlerini kaybedene kadar tutarlar nefeslerini. Ne aşağılık insanlardır onlar, ne aşağılık insanlardır ki, insanlıkları insan denilemeyecek seviyeye inmiştir. Bu insanlara bu nedenle insan değil İnsansı demek makbuldür. İnsan denilirse bu tiplere çünkü, Homo Erectuslara dahi hakaret edilmiş olur. Çünkü insanlığından maddi menfaatleri uğruna ödün vererek insanlığını kirletenler, seviyesizleştirenler, yaratılmışları en yücesi olan insanı aşağıladıkları anda, yaratılmışların en aşağılığı olandan dahi daha aşağılık bir hale gelirler.

Bu insanlar çıkarları uğruna öyle alçalabilirler öyle alçalabilirler ki, insanlığından vazgeçmeyenlerin midesi kaldırmaz. Üstelik bu kişiler insanlığından vazgeçmeyenleri aşağılamakta, onları ötekileştirmektedirler. Adeta insanlığı kemiren bir virütik hastalık gibi çoğalmakta ve pek çok insanı kendilerinden olmak için zorlamaktadırlar. Onlara bir cennet vaat etmekte ve karşılığında üç maymunu oynamasını istemektedirler. Bir insan kendi karakterinden başkaları için maddi çıkarlar uğruna fedakarlıkta bulunduğu anda, sözkonusu tuzağa düşmüş olur. Üstelik bu tuzağa bir defa düşüldüğünde, çoğu zaman geri dönüşü yoktur.

Ve malesef bu insanlar çokça bulunuyor. Hatta o kadar çokça bulunuyor ki, aralarında bozulmamış insanlar geceleri çıkan yıldızlar gibi ışıldıyor.

İnsanlığınızdan vazgeçmeyin ve öz karakterinizden sakın ama sakın ödün vermeyin.

12 Haziran 2012 Salı

Evrensel İnsanlar


İnsan ikiyüzlüdür. Doğasında var belki bu ikiyüzlülük, ta yaratılışından gelen belki de geçen zaman içinde yerleşti insana. Bir tür evrim sonucu oluşan yan etkide denilebilir belki. Ancak kesin olan bir şey var o da insan ikiyüzlü bir varlıktır ve kendi çıkarlarını gözetmek uğruna olmadık aşağılıkları yapar ve bunları yaparken de kendini dürüstlük timsali bir insan olarak gösterebilir.  Üstelik bundan kesinlikle gocunmaz, bunu bir olağandışılık olarak algılamaz, son derecede normal bir davranıştır bu onun için. Ancak aynı durumda karşısındaki benzer bir davranış sergilediğinde onu suçlamak, aşağılamak, yerin dibine sokmak ve bunu yaparken de kendini daha da yüceymiş gibi göstermek için elinden gelen çabayı göstermekten geri durmaz.Denilebilir ki şeytana ilk taş atan şeytanın kendisidir. 

Peki insan neden böyledir. Ying-Yeng ikilemi vardır insanın özünde. Uzakdoğulu insanlar belki antik Yunan filozoflarından da öteydiler insanı anlama ve yaradılışını kavrama konularında. Ancak  o kadar da özgürlükçü bir toplumda, özgürlükçü bir kültürde yetişmemiş olan bu kişiler genellikle bir hükümdara ya da doğanın karşı konulamaz güçlerine karşı kendilerini sorumlu hissetmişler ve boyun eğmişlerdir. Doğu felsefesinde doğaya karşı koyma yoktur, ona boyun eğme ve ona uyum sağlama vardır.
İnsanın iki yüzlülüğünün özündeki ikilem, evrensel doğru ile kişisel doğrunun çatışmasından kaynaklanır. Evrensel doğrular tüm insanlar için ortak olan doğrular iken, kişisel doğrular bir kişi ya da belli bir sosyal grubun doğru bulduğu şeylerdir. İnsan kendi kişisel doğruları ya da ait olduğu sosyal gurubun doğruları ile evrensel doğrular çakıştığında, insan olmaktan kaynaklanan evrensel doğruya uyma gereğini ihlal ederek kendi kişisel ya da grupsal doğrusu yönünde hareket etmekte, yani kendi çıkarlarını evrensel doğrulardan üstün saymaktadır. Bu tüm dünyada, tüm toplumlarda ve topluluklarda böyledir. Nadiren de olsa zaman zaman toplumların içinde evrensel doğrulara kendini adamışlar çıkabilir. Ancak bu kişiler ait oldukları sosyal grupların çıkarlarını zaman zaman da olsa savunmadığı için dışlanmaya, ötekileştirilmeye, itilip kakılmaya ve kimsenin arzu etmeyeceği bir şekilde yaşamaya adeta mahkum edilmektedirler. Neticede ise evrensel doğrular çökmekte, yenilmekte, çıkarlar öne çıkmaktadır. 

Bir insan kendi çıkarı için pek çok aşağılık şeyi yapabilir. Hiç utanmadan, insanlığından ar duymadan büyük yanlışlar yapabilir ama bunları yaparken kendini yaptıklarının doğru olduğuna kandırmıştır. Bu kişiler için asıl önemli olan gerçekte doğru olan değil, yani evrensel doğrular değil, kendi kişisel doğruları ya da ait olduğu sosyal grubun doğrularıdır. Evrensel doğruları bir yana itip, bireysel ya da grupsal doğruları kabullenen, özümseyen insanlar ise kamplaşmak, gruplaşmaya ve kutuplaşmaya mahkum olmaktadırlar. Bu kamplaşmaların ve kutuplaşmaların neticesinde ise tarih boyunca pek çok insanlık dramı yaşanmıştır, yaşanmaya devam etmektedir ve üzülerek belirtmek gerek ki daha devamda edecektir. 

Netice olarak, evrenselin yolundan sapan insanlar, evrensele yüzlerini dönmedikçe bu dünyaya barışın, huzurun, mutluluğun ve kardeşliğin gelmesi mümkün değildir. 

İnsanların öncelikle evrensel insan olmayı ilke edinmeleri gerekmekte ve dünyanın her neresinde olursa olsun, hangi kültüre ait, hangi dine bağlı, hangi dili konuşan, hangi etnik kökenden gelen insanlar olursa olsun, dünyadaki tüm insanların insan evrensel kümesinin içinde birer eleman olduklarını özümsemeleri ve bu bilinçle hareket etmeleri halinde dünya çok daha yaşanılası bir yer olacaktır kuşkusuz…. 

Ne mutlu evrensel insanlara…