Geçenlerde internette bu sorunun haber yapıldığını gördüm. Survivor'ın hiçbir sezonunun hiçbir bölümünü izlememiş, hatta basında ve internette yarışmacılar hakkında bolca yayın ve haber yapılmasa kimlerin yarışmaya katıldığını dahi bilemeyecek biri olarak (hatta all star'a sadece Pascal Nouma'nın katıldığını biliyorum, diğerlerini bilmiyorum) Survivor hakkında yazmak biraz tuhaf.
Her ne kadar hiçbir bölümünü izlememiş olsam da, zaman zaman zap yaparken falan göz atmadım değil...
Öncelikle Survivor bir Show...Haliyle amaç rating kazanmak. Katılımcılar genelde ünlüler oluyor. Yarışma formatı gereği yarışmacıların zorlu şartlarda yaşaması gerekiyor. Peki kameranın görüntülemediği yerlerde ve zamanlarda adada neler oluyor. Gerçekten aç kalıyorlar mı? Gerçekten o kadar çok zorlanıyorlar mı? Gerçekten kaptan mağara adamı gibi yaşıyorlar mı?
Yarışmacılar yanılmıyorsam yarışma sürecine kilo veriyorlar. Bunu fark etmek kolay zaten. İlk bölümlere ve son bölümlere bakarak yarışmacıların fiziki yapısını değerlendirmek yeterli. Ancak kilo verilmesi illa ki aç kalındığı anlamına gelmez. Alınan gıdaların kalori miktarı ile günlük aktivitelerde harcanan kalori miktarı arasındaki denge de kilo kaybına yol açabilir. Yani bir deri bir kemik kalmadıklarına göre, o kadar da aç kalıyor olamazlar değil mi?
Yarışmada erkekler bir süre sonra saç sakal karışmış bir hale geliyorlar. Erkekler için sakalların uzaması çok yadırganacak bir durum değil ve yarışmacıların gerçekten kısıtlı imkanlara sahip olduğu imajını güçlendiren bir özellik. Hem gözle de hemen fark ediliyor. Tıraş olamıyorlarlarsa aç da kalıyorlardır mantığı destekleniyor. Ancak kadınlar? Eğer kadınların hepsi yarışmadan önce lazer epilasyon yaptırıp bacak ve koltuk altı tüylerinin köklerini tamamen öldürmüyorlarsa, yarışma boyunca epilasyon yapacak imkan buldukları bir gerçek. Ben bacakları ve koltuk altı tüyleri uzamış bir kadın yarışmacı göremedim hiç. Öyle birşey olsa sanırım görmemem olanaksız olurdu. Tüm medyada haber olur, çarşaf çarşaf fotoğraflar yayınlanırdı.
Hiçbir kadını o halde görmeyi istemeyiz. Ancak adada kadınlara epilasyon imkanı sağlanıyorsa, çok daha yaşamsal öneme sahip olan yiyecek içecek verilmiyor olmasına pek olanak vermemek gerek.
Benim kanaatim yarışmacıların gerçekten zorlandığı, ama gösterildiği kadar da zorlanmadıkları yönünde. Bunun bir show olduğunu unutmayın.
7 Mart 2015 Cumartesi
3 Mart 2015 Salı
Yaşam Kalitesi Nasıl Artar?
Başlığa bakınca ekonomi ile ilgili bir yazı olacak sanmayın. Elbette yaşam kalitesi üzerinde ekonominin çok fazla etkisi var ve yer yer bu yazıda da mecburen değinilecektir. Henüz planlamadığım için yazıyı -blogtaki tüm yazılarım gibi- tam olarak nelerden ne kadar söz edeceğimi bilmemekle birlikte, işin ekonomi kısmına derinlemesine dalma niyetinde hiç değilim.
Millet olarak kafamız karışıktır bizim. Kavramlar belleğimizde net değildir. Türkçenin yapısından belki, sezgisel bir dil oluşundan belki, kelimelerin çoğu net olmanın çok dışında, oldukça flu anlamlar ifade eder. Bu nedenle günlük hayatta kullandığımız pek çok kelimenin tam olarak anlamını ifade edemeyiz. Her ne kadar tam da doğru yerlerde o kelimeleri kullanıyor olsak bile bu böyledir biraz. Yaşam kalitesi de bu durumda. Ne anlıyoruz yaşam kalitesi denildiğinde? Hatta kalite denildiğinde?
Kalite; herhangi bir şeyin beklentileri ne kadar karşıladığının ölçütüdür. O halde bir şeyin kaliteli olup olmadığının, ne kadar kaliteli olduğunu tespitine geçmeden önce beklentilerin neler olduğu iyi tanımlanmalıdır. Aksi halde eksik veri ile kalite analizi yapılmış olunur. Kaya gibi sağlam bir araç alabilirsiniz ama çok fazla yakıyorsa veya istediğiniz kadar iyi hızlanmıyorsa bu kaliteli bir araç olmasını engeller. Hayat için durum nedir peki? Hayat dediğimizde elle tutulur gözle görülür bir nesneden söz etmiyoruz. Belli bir süreci kapsayan zaman diliminden söz ediyoruz.
Kişilerin hayattan beklentilerinin farklı farklı olacağı kuşkusuz bir gerçektir. O halde herkes için genel geçer bir yaşam kalitesinden söz etmek de mümkün olmayacaktır. Bir kişi için kaliteli olan yaşam bir başkası için son derecede kalitesiz olabilir. Ancak bu tüm insanlar için geçerli azami kalite ölçütlerinin belirlenemeyeceği anlamına da gelmez. Yani insanların ortak ihtiyaçları ve bu ihtiyaçların karşılanması yönündeki ortak beklentilerinden hareketle belli bir yaşam kalitesi standartları tespit edilebilir. Bundan sonrası kişilerin şahsi ihtiyaç ve beklentileriyle ilgili olacak ve her şahıs için ayrı ayrı analiz gerektirecektir. Belli bir yere kadar yaşam standartları genellenebilir.
Barınma her insan için genel bir ihtiyaçtır. Gıda, temiz içme suyu, yeterli sağlık ve eğitim hizmetleri, ulaşım ve haberleşme hizmetleri genel kategorisine alınabilir. Düşünce, ifade ve inanç özgürlüğü de genel kategorisindedir. Yine mal ve can güvenliği de temel ihtiyaçlardandır. Bu gibi ihtiyaçlar tüm insanlık için ortaktır ve yeterince karşılanmadığında yaşam kalitesinden söz etmek mümkün olmaz. Çünkü bu ihtiyaçlar karşılanmadığı zaman insani yaşam koşulları bulunmuyor demektir. Ancak böyle ekstrem durumları bir kenara bırakıp, normal yurdum insanının yaşam kalitesine bakalım. Biraz daha özele inelim.
Hayali bir insan düşünelim. Adı Ali olsun. Ali'nin bir işi var, kirada da olsa bir evi var, karnını doyuracak, faturalarını ödeyecek, arada akraba ziyaretlerine giderken eli boş gitmeyecek kadar bir geliri var diyelim. Ali'miz eğer hayattan bunların dışında bir şey beklemiyorsa son derecede mutlu olacaktır. Kendi evi, arabası olursa daha da mutlu olacaktır. İstediği zaman istediği kitabı alabiliyor, istediği kadar sinemaya/tiyatroya gidebiliyor, arada arkadaşlarıyla veya ailesiyle gezmelere çıkabiliyor, hatta haftasonları şehirdışı seyehatlarin altından kalkıyor, her yaz kısa süreliğine de olsa tatile gidebiliyorsa Ali daha da mutlu olabilir. Tabi bunları yapabilmesi için belli bir gelir şart. Ama eğer Ali bunlardan herhangi birini yapmayı istemiyorsa, öyle bir arzusu yok, öyle bir şeye ihtiyaç duymuyorsa, yeterli geliri olsa dahi yapmayacaktır. Kitaplarla arası iyi olmayan biri kitap almaz, tiyatroyu sevmeyen biri kapısından geçse dahi içeride neler olup bitiyor diye merak etmez. Tamamen beklenti, ihtiyaç ve bu beklentilerle ihtiyaçların karşılanması ile ilgili bir durumdur. İstediği kitabı alıp okuyamaya gücü yetmeyen birinin yaşam kalitesi düşmüş demektir.
Tüketim toplumu olduğumuzdan söz ederler hep. Tüketim yaşam kalitesini artırmanın bir yoludur. Ancak onun da bir sınırı vardır. Forbes dergisinin açıkladığı dünyanın en zenginleri arasında olsanız ne alırdınız? İstediğiniz herşeyi? Peki sonra?
Okumaya meraklı Ali istediği kitapları almaya gücü yetmese de kütüphaneleri kullanabilir. Fitness salonuna gidemeyen Ali yürüyüş, koşu, bisiklet gibi sporlarla meşgul olabilir. Yani bazı ihtiyaçları karşılamanın ucuz, hatta bedava yolları da vardır.
Yaşam kalitesinde maddi olmayan unsurlar da büyük oranda etkilidir. Bu unsurları yaşam kalitesinden söz eden kişilerden pek duyamaz olduk. Sevmek, sevilmek, saygı görmek, başarılı olmak, takdir edilmek, sevdiğin işi yapmak, istediğin şehirde yaşamak, yeterince arkadaş sahibi olmak gibi...
Günlerini, hatta haftalarını bir odada geçirerek kitap yazan yazarlar örneğin...Eğer tam istedikleri gibi bir odaları varsa çalışabilecekleri, dört duvarın arasında oldukça yüksek bir yaşam kalitesine sahip olabilirler. Hele o kitapları başarılı olur ve okurları tarafından beğenilirse...Emeğinin karşılığını alırsa sadece maddi olarak değil, okurların övgüsü ve takdiri ile de alırsa... Bundan duyacağı manevi haz yaşam kalitesini elbette ki yükseltecektir.
Bizi tüketim toplumu yapan şey, elimize geçen her parayı sonuna kadar yeni teknolojilere, giysilere vb. şeylere harcamamızdan ziyade, bu harcamaları yaparken maddi olmayan ihtiyaçları küçümseyip bir kenara itmemizdir. Bu nedenle maddi olmayan ancak insani yanımız için gıda niteliğindeki herşeyi ihmal edebiliyoruz. İşte bizi tüketim toplumu yapan da bu.
Oysa annesinin kucağında uyuyan bir çocuk için, üzerindeki elbisenin markasının hiçbir önemi yoktur. O aradığı herşeye sahiptir. Kendini seven, şevkat gösteren, onunla her daim ilgilenen, hiçbir zaman kendisini ihmal etmeyecek olan, güvenebileceği sıcak bir kucak...
Yaşam kalitenizi artırmak mı istiyorsunuz? Tek yapmanız gereken kendinizi dinlemek.
Millet olarak kafamız karışıktır bizim. Kavramlar belleğimizde net değildir. Türkçenin yapısından belki, sezgisel bir dil oluşundan belki, kelimelerin çoğu net olmanın çok dışında, oldukça flu anlamlar ifade eder. Bu nedenle günlük hayatta kullandığımız pek çok kelimenin tam olarak anlamını ifade edemeyiz. Her ne kadar tam da doğru yerlerde o kelimeleri kullanıyor olsak bile bu böyledir biraz. Yaşam kalitesi de bu durumda. Ne anlıyoruz yaşam kalitesi denildiğinde? Hatta kalite denildiğinde?
Kalite; herhangi bir şeyin beklentileri ne kadar karşıladığının ölçütüdür. O halde bir şeyin kaliteli olup olmadığının, ne kadar kaliteli olduğunu tespitine geçmeden önce beklentilerin neler olduğu iyi tanımlanmalıdır. Aksi halde eksik veri ile kalite analizi yapılmış olunur. Kaya gibi sağlam bir araç alabilirsiniz ama çok fazla yakıyorsa veya istediğiniz kadar iyi hızlanmıyorsa bu kaliteli bir araç olmasını engeller. Hayat için durum nedir peki? Hayat dediğimizde elle tutulur gözle görülür bir nesneden söz etmiyoruz. Belli bir süreci kapsayan zaman diliminden söz ediyoruz.
Kişilerin hayattan beklentilerinin farklı farklı olacağı kuşkusuz bir gerçektir. O halde herkes için genel geçer bir yaşam kalitesinden söz etmek de mümkün olmayacaktır. Bir kişi için kaliteli olan yaşam bir başkası için son derecede kalitesiz olabilir. Ancak bu tüm insanlar için geçerli azami kalite ölçütlerinin belirlenemeyeceği anlamına da gelmez. Yani insanların ortak ihtiyaçları ve bu ihtiyaçların karşılanması yönündeki ortak beklentilerinden hareketle belli bir yaşam kalitesi standartları tespit edilebilir. Bundan sonrası kişilerin şahsi ihtiyaç ve beklentileriyle ilgili olacak ve her şahıs için ayrı ayrı analiz gerektirecektir. Belli bir yere kadar yaşam standartları genellenebilir.
Barınma her insan için genel bir ihtiyaçtır. Gıda, temiz içme suyu, yeterli sağlık ve eğitim hizmetleri, ulaşım ve haberleşme hizmetleri genel kategorisine alınabilir. Düşünce, ifade ve inanç özgürlüğü de genel kategorisindedir. Yine mal ve can güvenliği de temel ihtiyaçlardandır. Bu gibi ihtiyaçlar tüm insanlık için ortaktır ve yeterince karşılanmadığında yaşam kalitesinden söz etmek mümkün olmaz. Çünkü bu ihtiyaçlar karşılanmadığı zaman insani yaşam koşulları bulunmuyor demektir. Ancak böyle ekstrem durumları bir kenara bırakıp, normal yurdum insanının yaşam kalitesine bakalım. Biraz daha özele inelim.
Hayali bir insan düşünelim. Adı Ali olsun. Ali'nin bir işi var, kirada da olsa bir evi var, karnını doyuracak, faturalarını ödeyecek, arada akraba ziyaretlerine giderken eli boş gitmeyecek kadar bir geliri var diyelim. Ali'miz eğer hayattan bunların dışında bir şey beklemiyorsa son derecede mutlu olacaktır. Kendi evi, arabası olursa daha da mutlu olacaktır. İstediği zaman istediği kitabı alabiliyor, istediği kadar sinemaya/tiyatroya gidebiliyor, arada arkadaşlarıyla veya ailesiyle gezmelere çıkabiliyor, hatta haftasonları şehirdışı seyehatlarin altından kalkıyor, her yaz kısa süreliğine de olsa tatile gidebiliyorsa Ali daha da mutlu olabilir. Tabi bunları yapabilmesi için belli bir gelir şart. Ama eğer Ali bunlardan herhangi birini yapmayı istemiyorsa, öyle bir arzusu yok, öyle bir şeye ihtiyaç duymuyorsa, yeterli geliri olsa dahi yapmayacaktır. Kitaplarla arası iyi olmayan biri kitap almaz, tiyatroyu sevmeyen biri kapısından geçse dahi içeride neler olup bitiyor diye merak etmez. Tamamen beklenti, ihtiyaç ve bu beklentilerle ihtiyaçların karşılanması ile ilgili bir durumdur. İstediği kitabı alıp okuyamaya gücü yetmeyen birinin yaşam kalitesi düşmüş demektir.
Tüketim toplumu olduğumuzdan söz ederler hep. Tüketim yaşam kalitesini artırmanın bir yoludur. Ancak onun da bir sınırı vardır. Forbes dergisinin açıkladığı dünyanın en zenginleri arasında olsanız ne alırdınız? İstediğiniz herşeyi? Peki sonra?
Okumaya meraklı Ali istediği kitapları almaya gücü yetmese de kütüphaneleri kullanabilir. Fitness salonuna gidemeyen Ali yürüyüş, koşu, bisiklet gibi sporlarla meşgul olabilir. Yani bazı ihtiyaçları karşılamanın ucuz, hatta bedava yolları da vardır.
Yaşam kalitesinde maddi olmayan unsurlar da büyük oranda etkilidir. Bu unsurları yaşam kalitesinden söz eden kişilerden pek duyamaz olduk. Sevmek, sevilmek, saygı görmek, başarılı olmak, takdir edilmek, sevdiğin işi yapmak, istediğin şehirde yaşamak, yeterince arkadaş sahibi olmak gibi...
Günlerini, hatta haftalarını bir odada geçirerek kitap yazan yazarlar örneğin...Eğer tam istedikleri gibi bir odaları varsa çalışabilecekleri, dört duvarın arasında oldukça yüksek bir yaşam kalitesine sahip olabilirler. Hele o kitapları başarılı olur ve okurları tarafından beğenilirse...Emeğinin karşılığını alırsa sadece maddi olarak değil, okurların övgüsü ve takdiri ile de alırsa... Bundan duyacağı manevi haz yaşam kalitesini elbette ki yükseltecektir.
Bizi tüketim toplumu yapan şey, elimize geçen her parayı sonuna kadar yeni teknolojilere, giysilere vb. şeylere harcamamızdan ziyade, bu harcamaları yaparken maddi olmayan ihtiyaçları küçümseyip bir kenara itmemizdir. Bu nedenle maddi olmayan ancak insani yanımız için gıda niteliğindeki herşeyi ihmal edebiliyoruz. İşte bizi tüketim toplumu yapan da bu.
Oysa annesinin kucağında uyuyan bir çocuk için, üzerindeki elbisenin markasının hiçbir önemi yoktur. O aradığı herşeye sahiptir. Kendini seven, şevkat gösteren, onunla her daim ilgilenen, hiçbir zaman kendisini ihmal etmeyecek olan, güvenebileceği sıcak bir kucak...
Yaşam kalitenizi artırmak mı istiyorsunuz? Tek yapmanız gereken kendinizi dinlemek.
Sualtı: Bambaşka Bir Dünya
Yaşam suda başladı. İlk organik moleküller suda kendilinden rasgele oluşurken bugünkü canlılara hiç benzemiyorlardı kuşkusuz. Her ne kadar biz insanlar dahil bugünkü canlıları oluşturan temel bileşenler olsalar da, basit organik moleküllerdir. Sonra biraraya geldiler ve her nasılsa canlılık başladı ve geliştikçe gelişti.
Yaratılışa inananlar bunu kabul etmiyor. Bilim insanları ise bunun böyle olduğunu söylüyor. Oysa bir orta yol vardır her zaman. Herşeyi bir düzen içinde yaratan tanrının yaratış eylemi de mutlaka bir düzen içindedir. O halde belki de Tanrı bilim insanlarının keşfettiği şekilde canlılığı başlatmış ve yavaş yavaş şekillendirmiştir. Evrim belki de gerçekten vardır. Ama bu evrimin Tanrı kontrolü dışında geliştiği anlamına gelmek zorunda değildir. Şimdi evrimi bir kenara bırakıp yaşamın başladığı sulara dönelim.
Denizler ve okyanuslar...İnsanlara karada yaşayan hiçbir canlının görünmeyeceği kadar egzotik görünen sayısız canlı türüne ev sahipliği yapıyor. Bunların bir kısmı taksonomide hayvanlar alemine katıldığı halde bitki gibi duruyor. Renklilik konusunda ise karadaki canlılar kesinlikle sönük kalıyor. Kuşlar ve kelebekler, böcekler ve çiçekler en renkli kara canlıları...Ama bir ahtapot bile onlardan daha renkli olabiliyor. Üstelik renkten renge girere ve üstelik karada renk değiştirmesi ile ünlü bukelamunları bile kıskandıracak canlılıkta, çeşitlilikte renklere bukelamunlardan çok daha hızlı bir şekilde bürünerek.
İnsanlar için denizleri ve okyanusları keşfetmek kolay değil. Suda nefessiz kalıyoruz. Şnorkel veya dalış tüpü kullanmak gibi geçici çözümlerimiz olabiliyor. Ama su altında kesinlikle karda olduğumuz kadar özgür değiliz. Sanki canlılığın başladığı su dünyası kendinden ayrılıp karaya çıkan bizlere küsmüş ve dışlıyor gibi.
Yine de bu renkli dünyayı keşfetmek isteyen insanın önünde ne durabilir ki? Nefesinizi tutup suya daldığınızda bile sizi hayran bırakacak onlarca şey görmek mümkün olabiliyor. Saniyelerle sınırlı bir sürede bile neler görmüyor ki gözleri insanın. Üstelik su tüm renkleri çok daha canlı gösteriyor. Tabi derinlere inmediğiniz ve güneşli bir günde daldığınız sürece.
Derinlerde güneş ışığının frekansı yüksek sıcak tonlarda renkler olarak algılanan bölümü pek bulunmaz. Işık tayfının bu kısmı derinlere inmekte başarısızdır. Bu nedenle soğuk renkler, yani frekansı düşük ışık dalgaları derinlere hakimdir. Bu nedenle derinlerde mavi ve yeşil renkler baskın görünür. Çok daha derine dalarsanız kendinizi karanlığın içinde bulursunuz. Hiçbir frekanstaki ışığın inemediği kadar derinlerde çok sıradışı canlılar yaşar. Ama onları görmek genellikle ürkütücüdür.
Su altına dalmak ve bu dünyanın keyfini çıkarmak eşsiz bir deneyim. Hele hele büyük beyazlar gibi tehlikeli canlıların görülmediği yerlerde dalıyorsanız ve dalmayı da biliyorsanız korkacak da bir şey yoktur pek. Ancak her şeyin olduğu gibi bu heyecan verici keşiflerin de bir sonu oluyor. Pılınızı pırtınızı toplayıp evin yolunu tutma vakti geliyor.
Belki bulacağınız hoş bir deniz kabuğu veya güzel renkli bir taş size keyifli zamanlarınızı unutturmayacak güzel hatıralar olabilirler. Ama ya sularda karşılaştığınız dostlarınız? Onları alıp götüremezsiniz. Tabi iyi bir sualtı fotoğraf makinesine sahip değilseniz.
Gelişen teknoloji sağolsun, günümüzde sualtında fotoğraf çekmek çok zor değil. Sırf sualtı için üretilen fotoğraf makineleri bulunduğu gibi, mevcut fotoğraf makinenizi sualtında da kullanmanızı sağlayan çeşitli ekipmanlar bulunuyor. Ben en çok bu ekipmanları kullanmanızı öneriyorum. Çünkü sualtı kadar suüstü için de aynı makineyi kullanabiliyorsunuz ve tasarruf etmiş oluyorsunuz. Sadece sualtı için fotoğraf makinesi almak biraz profesyonelce bir iş ve profesyonel fotoğrafçı değilseniz bu kadar masraf etmeye de gerek yok.
Sualtı fotoğrafçılığı, kullanılan ekipmanlar, kameralar ve fotoğraf makineleri, sualtı fotoğrafçılığı teknikleri ve ipuçları gibi pek çok konuda internette çok çeşitli kaynaklardan bilgi bulmak mümkün. Hatta online olarak bu ürünleri satın alabilir ve yaza hazırlık yapabilirsiniz.
Yaratılışa inananlar bunu kabul etmiyor. Bilim insanları ise bunun böyle olduğunu söylüyor. Oysa bir orta yol vardır her zaman. Herşeyi bir düzen içinde yaratan tanrının yaratış eylemi de mutlaka bir düzen içindedir. O halde belki de Tanrı bilim insanlarının keşfettiği şekilde canlılığı başlatmış ve yavaş yavaş şekillendirmiştir. Evrim belki de gerçekten vardır. Ama bu evrimin Tanrı kontrolü dışında geliştiği anlamına gelmek zorunda değildir. Şimdi evrimi bir kenara bırakıp yaşamın başladığı sulara dönelim.
Denizler ve okyanuslar...İnsanlara karada yaşayan hiçbir canlının görünmeyeceği kadar egzotik görünen sayısız canlı türüne ev sahipliği yapıyor. Bunların bir kısmı taksonomide hayvanlar alemine katıldığı halde bitki gibi duruyor. Renklilik konusunda ise karadaki canlılar kesinlikle sönük kalıyor. Kuşlar ve kelebekler, böcekler ve çiçekler en renkli kara canlıları...Ama bir ahtapot bile onlardan daha renkli olabiliyor. Üstelik renkten renge girere ve üstelik karada renk değiştirmesi ile ünlü bukelamunları bile kıskandıracak canlılıkta, çeşitlilikte renklere bukelamunlardan çok daha hızlı bir şekilde bürünerek.
İnsanlar için denizleri ve okyanusları keşfetmek kolay değil. Suda nefessiz kalıyoruz. Şnorkel veya dalış tüpü kullanmak gibi geçici çözümlerimiz olabiliyor. Ama su altında kesinlikle karda olduğumuz kadar özgür değiliz. Sanki canlılığın başladığı su dünyası kendinden ayrılıp karaya çıkan bizlere küsmüş ve dışlıyor gibi.
Yine de bu renkli dünyayı keşfetmek isteyen insanın önünde ne durabilir ki? Nefesinizi tutup suya daldığınızda bile sizi hayran bırakacak onlarca şey görmek mümkün olabiliyor. Saniyelerle sınırlı bir sürede bile neler görmüyor ki gözleri insanın. Üstelik su tüm renkleri çok daha canlı gösteriyor. Tabi derinlere inmediğiniz ve güneşli bir günde daldığınız sürece.
Derinlerde güneş ışığının frekansı yüksek sıcak tonlarda renkler olarak algılanan bölümü pek bulunmaz. Işık tayfının bu kısmı derinlere inmekte başarısızdır. Bu nedenle soğuk renkler, yani frekansı düşük ışık dalgaları derinlere hakimdir. Bu nedenle derinlerde mavi ve yeşil renkler baskın görünür. Çok daha derine dalarsanız kendinizi karanlığın içinde bulursunuz. Hiçbir frekanstaki ışığın inemediği kadar derinlerde çok sıradışı canlılar yaşar. Ama onları görmek genellikle ürkütücüdür.
Su altına dalmak ve bu dünyanın keyfini çıkarmak eşsiz bir deneyim. Hele hele büyük beyazlar gibi tehlikeli canlıların görülmediği yerlerde dalıyorsanız ve dalmayı da biliyorsanız korkacak da bir şey yoktur pek. Ancak her şeyin olduğu gibi bu heyecan verici keşiflerin de bir sonu oluyor. Pılınızı pırtınızı toplayıp evin yolunu tutma vakti geliyor.
Belki bulacağınız hoş bir deniz kabuğu veya güzel renkli bir taş size keyifli zamanlarınızı unutturmayacak güzel hatıralar olabilirler. Ama ya sularda karşılaştığınız dostlarınız? Onları alıp götüremezsiniz. Tabi iyi bir sualtı fotoğraf makinesine sahip değilseniz.
Gelişen teknoloji sağolsun, günümüzde sualtında fotoğraf çekmek çok zor değil. Sırf sualtı için üretilen fotoğraf makineleri bulunduğu gibi, mevcut fotoğraf makinenizi sualtında da kullanmanızı sağlayan çeşitli ekipmanlar bulunuyor. Ben en çok bu ekipmanları kullanmanızı öneriyorum. Çünkü sualtı kadar suüstü için de aynı makineyi kullanabiliyorsunuz ve tasarruf etmiş oluyorsunuz. Sadece sualtı için fotoğraf makinesi almak biraz profesyonelce bir iş ve profesyonel fotoğrafçı değilseniz bu kadar masraf etmeye de gerek yok.
Sualtı fotoğrafçılığı, kullanılan ekipmanlar, kameralar ve fotoğraf makineleri, sualtı fotoğrafçılığı teknikleri ve ipuçları gibi pek çok konuda internette çok çeşitli kaynaklardan bilgi bulmak mümkün. Hatta online olarak bu ürünleri satın alabilir ve yaza hazırlık yapabilirsiniz.
Etiketler:
canlılar,
fotoğrafçılık,
sualtı,
yaşam
1 Mart 2015 Pazar
Türk Sinemasında ve Dizilerinde Kalite Sorunu
Seksenlerin sonu ve doksanların başı itibariyle Türk sineması kendi fetret devrine girmişti. Eşkiya ve İstanbul Kanatlarımın Altında gibi birkaç başarılı yapımla birlikte başlayan kıpırdanma hareketleri 2000'lerde atağa dönüştü. Bir anda hepsini hatırlamak zor ama başarılı filmler çekildi ve gişede önemli başarılar elde edildi. Başarılı filmler çekilince Türk halkının görmezden gelmediği, Türk sinemasına sahip çıktığı bir kez daha kanıtlanmış oldu. Yükselişe geçen dizi sektöründe sinemalardan daha başarılı diziler ortaya çıktı. Halen unutlmayan, hafızalara kazınan diziler. Hatta bu dönemde yayına başlayıp yıllardır devam eden dizilerimiz var. Kurtlar Vadisi ve Arka Sokaklar'dan söz ediyorum.
Televizyonla ve dizilerle çok ilgili olmayan biri olarak dizilerin çoğunu bilmem ama bildiğim başarılı prodüksiyonlar var az değil. Konuya dizilerin Türk sinemasına hem oyuncu ve teknik personel kazandırdığını aynı zamanda maddi olarak prodüksiyon şirketlerini büyük projelere atılacak kadar güçlendirdiğini bilecek kadar hakimim. Ancak son yıllarda önemli bir kalite sorunu ile karşı karşıyayız. Önce kalite denilince ne anlaşılmalı ona bakalım.
Kalite denildiği zaman ülkemizde genellikle dayanıklılık anlaşılır. Oysa çok daha dayanıklı bir ürün kendisi kadar dayanıklı olmayan bir üründen daha kaliteli olabilir. Kalite ürün ve hizmetlerin insanların beklentilerini ne kadar karşıladığı ile ilgilidir. Çok dayanıklı bir ürün veya hizmet bütçenizi çok aşıyorsa, fiyat olarka beklentilerinizi karşılayamıyorsa bu o ürün veya hizmetin kalitesini düşüren bir unsur olur.
Dizi ve filmlerde kalite denilince ne anlamalıyız. Senaryonün bütünlüğü, devamlılığı, görüntü ve seste kayıt kalitesi ve doğru tekniklerin kullanılması, görsel efektlerdeki gerçekçilik, mekan ve kostümler, oyunculuk, konunun işleniş şekli ilk başta aklıma gelenler.
Sorunlar neler?
Öncelikle oyunculuk kalitesi sık sık yeterli olmuyor. Oyuncular başarılı olsalar da, çalışma şartlarının ağırlığı, yönetmenin yetersizliği veya özensizliği buna neden olabilir. Son derecede yapmacık duran karakterler dizileri ve filmleri dolduruyor. Üstelik zaman zaman usta oyuncularda bile bu yapmacıklığı görebiliyorsunuz.
Devamlılık ikinci bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle izleyicinin beğenisini kazanmış ve ratingi yüksek dizilerde senaryo devamlılığı önemli bir problem. Ratingleri yüksek bir diziyi sonlandırmak istemeyen yayıncı ve yapımcı kuruluşlar senaristlere diziyi uzatmaları yönünde talimat veriyor olmalılar. Bu tür hikayeye sonradan yapılan müdahaleler bir süre sonra diziyi tamamen karmaşıklaştırıyor. Hikayenin bütünlüğü kayboluyor, sürükleyiciliği sekteye uğruyor. Oysa tadında bırakılmalı. Sitcom türü diziler bu konuda avantajlı çünkü her bölüm kendine ait bir hikayeye sahip olduğundan önceki ve sonraki bölümlerle arasında konu itibariyle önemli bir bağ olmuyor. Ancak bir aşk dizisinde aşıklar kavuştuktan sonra bile diziyi uzatırsanız, aşıkların torunlarının bile aşk hayatını görebilirsiniz.Hikaye tamamlandığında sırf rating uğruna müdahale etmek yerine nokta koymayı bilmeleri gerekiyor.
Diziler çok uzun. Filmlerin seneryoları boş. Dizilerin her bölümü belli bir süre tutmak zorunda. Bu süre ülkemizde sanırım 60 dk'dan az değil. Reklamlarla birlikte uzun metraj bir filme yetecek kadar aman alıyorlar. Hikaye belli, çekilecek bölüm sayısı belli olduğunua göre, plana uygun şekilde ilerleyebilmek için bazı sahneleri gereksiz yere uzatmak ve gereksiz sahneler eklemek şart oluyor. Bir kapının açılması birkaç dakikayı bulabiliyor. Bir kız dakikalarca ağlayabiliyor. Gidenin arkasından kalanın bazen kıgın bazen üzgün gözlerle bakışını 5 dk boyunca izleyebiliyoruz. Bunlar aynı zamanda devamlılığı da bozuyor. Konu akan bir su gibi değil de, damlayan bir musluk gibi ilerliyor. Dizilerin yine bir maazereti var. Belirlenen bölüm süresini doldurmak -ki bu kadar uzun diziler hem oyunculara hem izleyicilere eziyet-, ancak filmlerde de benzer sahneler görüyoruz.
Bir Nuri Bilge Ceylan filminde bu tür sahnelere katlanılabilinir. Filmin anlatım tekniği ve işlenen konu ile oyunculuk bu sahneleri sevdiriyor bile. Ancak çoğu filmde senaryonun içinin boşluğu nedeniyle filmi yeterince uzatmak, yani uzun metraj yapabilmek için gereksiz sahneler ekleme ve sahneleri uzatma yöntemi seçiliyor. Yoksa Türk filmlerinin çoğu maalesef ancak kısa film olabilecek yeterlilikte senaryoya sahip. Yapımcılar Nasrettin Hoca gibi ya tutarsa diyorlar sanırım.
Çok sayıda TV kanalı, çok sayıda çekilen dizi ve filmler kamera, ses, efekt vb. alanlarda çalışan teknik personelin yetişmesine önemli katkıda bulunmuş. Büyük kanallarda oynayan dizilerde ses, görüntü ve çekim tekniği açısından kalite sorunu göze pek çarpmıyor. Kardeş Payı dizisinde normalde affedilemez hata olarak kabul edilebilecek mikrofonun görülmesi hadisesi bile dizinin yapısı gereği kabulleniliyor hatta hoş bir sahne ortaya çıkıp sahneye değer katıyor. Filmlerde de bu başarıyı aynen görüyoruz. Ama bazı kanallardaki dizilerde oyunculuk yerlerde sürünürken, görsel efektlerin bile unutulduğuna şahit olduk. Bu özensizlik aynı zamanda izleyiciye saygısızlık demektir.
Bunların dışında eleştirilebilecek çok nokta var. Ancak en önemlileri bunlar. Diziler ve filmlerin kalitesini düşüren bu tür uygulamalar olsa da, çok başarılı filmler ve diziler de çekiliyor ülkemizde. Ancak kaliteli eserler tek tük çıkarken ortalığı çer çöp diziler ve filmler kaplıyor.
Televizyonla arası hiç olmayan biri olarak bu yazıyı yazmış olmam da tuhaf biraz. Ama bu kadar şey bildiğime göre, az çok izlemişim demek ki! Sahi, hangi ara ben bu kadar izlemişim yahu?
Televizyonla ve dizilerle çok ilgili olmayan biri olarak dizilerin çoğunu bilmem ama bildiğim başarılı prodüksiyonlar var az değil. Konuya dizilerin Türk sinemasına hem oyuncu ve teknik personel kazandırdığını aynı zamanda maddi olarak prodüksiyon şirketlerini büyük projelere atılacak kadar güçlendirdiğini bilecek kadar hakimim. Ancak son yıllarda önemli bir kalite sorunu ile karşı karşıyayız. Önce kalite denilince ne anlaşılmalı ona bakalım.
Kalite denildiği zaman ülkemizde genellikle dayanıklılık anlaşılır. Oysa çok daha dayanıklı bir ürün kendisi kadar dayanıklı olmayan bir üründen daha kaliteli olabilir. Kalite ürün ve hizmetlerin insanların beklentilerini ne kadar karşıladığı ile ilgilidir. Çok dayanıklı bir ürün veya hizmet bütçenizi çok aşıyorsa, fiyat olarka beklentilerinizi karşılayamıyorsa bu o ürün veya hizmetin kalitesini düşüren bir unsur olur.
Dizi ve filmlerde kalite denilince ne anlamalıyız. Senaryonün bütünlüğü, devamlılığı, görüntü ve seste kayıt kalitesi ve doğru tekniklerin kullanılması, görsel efektlerdeki gerçekçilik, mekan ve kostümler, oyunculuk, konunun işleniş şekli ilk başta aklıma gelenler.
Sorunlar neler?
Öncelikle oyunculuk kalitesi sık sık yeterli olmuyor. Oyuncular başarılı olsalar da, çalışma şartlarının ağırlığı, yönetmenin yetersizliği veya özensizliği buna neden olabilir. Son derecede yapmacık duran karakterler dizileri ve filmleri dolduruyor. Üstelik zaman zaman usta oyuncularda bile bu yapmacıklığı görebiliyorsunuz.
Devamlılık ikinci bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle izleyicinin beğenisini kazanmış ve ratingi yüksek dizilerde senaryo devamlılığı önemli bir problem. Ratingleri yüksek bir diziyi sonlandırmak istemeyen yayıncı ve yapımcı kuruluşlar senaristlere diziyi uzatmaları yönünde talimat veriyor olmalılar. Bu tür hikayeye sonradan yapılan müdahaleler bir süre sonra diziyi tamamen karmaşıklaştırıyor. Hikayenin bütünlüğü kayboluyor, sürükleyiciliği sekteye uğruyor. Oysa tadında bırakılmalı. Sitcom türü diziler bu konuda avantajlı çünkü her bölüm kendine ait bir hikayeye sahip olduğundan önceki ve sonraki bölümlerle arasında konu itibariyle önemli bir bağ olmuyor. Ancak bir aşk dizisinde aşıklar kavuştuktan sonra bile diziyi uzatırsanız, aşıkların torunlarının bile aşk hayatını görebilirsiniz.Hikaye tamamlandığında sırf rating uğruna müdahale etmek yerine nokta koymayı bilmeleri gerekiyor.
Diziler çok uzun. Filmlerin seneryoları boş. Dizilerin her bölümü belli bir süre tutmak zorunda. Bu süre ülkemizde sanırım 60 dk'dan az değil. Reklamlarla birlikte uzun metraj bir filme yetecek kadar aman alıyorlar. Hikaye belli, çekilecek bölüm sayısı belli olduğunua göre, plana uygun şekilde ilerleyebilmek için bazı sahneleri gereksiz yere uzatmak ve gereksiz sahneler eklemek şart oluyor. Bir kapının açılması birkaç dakikayı bulabiliyor. Bir kız dakikalarca ağlayabiliyor. Gidenin arkasından kalanın bazen kıgın bazen üzgün gözlerle bakışını 5 dk boyunca izleyebiliyoruz. Bunlar aynı zamanda devamlılığı da bozuyor. Konu akan bir su gibi değil de, damlayan bir musluk gibi ilerliyor. Dizilerin yine bir maazereti var. Belirlenen bölüm süresini doldurmak -ki bu kadar uzun diziler hem oyunculara hem izleyicilere eziyet-, ancak filmlerde de benzer sahneler görüyoruz.
Bir Nuri Bilge Ceylan filminde bu tür sahnelere katlanılabilinir. Filmin anlatım tekniği ve işlenen konu ile oyunculuk bu sahneleri sevdiriyor bile. Ancak çoğu filmde senaryonun içinin boşluğu nedeniyle filmi yeterince uzatmak, yani uzun metraj yapabilmek için gereksiz sahneler ekleme ve sahneleri uzatma yöntemi seçiliyor. Yoksa Türk filmlerinin çoğu maalesef ancak kısa film olabilecek yeterlilikte senaryoya sahip. Yapımcılar Nasrettin Hoca gibi ya tutarsa diyorlar sanırım.
Çok sayıda TV kanalı, çok sayıda çekilen dizi ve filmler kamera, ses, efekt vb. alanlarda çalışan teknik personelin yetişmesine önemli katkıda bulunmuş. Büyük kanallarda oynayan dizilerde ses, görüntü ve çekim tekniği açısından kalite sorunu göze pek çarpmıyor. Kardeş Payı dizisinde normalde affedilemez hata olarak kabul edilebilecek mikrofonun görülmesi hadisesi bile dizinin yapısı gereği kabulleniliyor hatta hoş bir sahne ortaya çıkıp sahneye değer katıyor. Filmlerde de bu başarıyı aynen görüyoruz. Ama bazı kanallardaki dizilerde oyunculuk yerlerde sürünürken, görsel efektlerin bile unutulduğuna şahit olduk. Bu özensizlik aynı zamanda izleyiciye saygısızlık demektir.
Bunların dışında eleştirilebilecek çok nokta var. Ancak en önemlileri bunlar. Diziler ve filmlerin kalitesini düşüren bu tür uygulamalar olsa da, çok başarılı filmler ve diziler de çekiliyor ülkemizde. Ancak kaliteli eserler tek tük çıkarken ortalığı çer çöp diziler ve filmler kaplıyor.
Televizyonla arası hiç olmayan biri olarak bu yazıyı yazmış olmam da tuhaf biraz. Ama bu kadar şey bildiğime göre, az çok izlemişim demek ki! Sahi, hangi ara ben bu kadar izlemişim yahu?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)