18 Mart 2010 Perşembe

Türkiye'deki Ermeniler

Türkiye'deki Ermeni'ler derken, bu ülkenin vatandaşı olmayanlardan bahsedeceğiz. Yoksa bu ülkenin vatandaşı olan, yurttaşımız olanlar bu yazının konusu dışındadırlar.

Yüce insan!!! R.T.E. beyefendi yine incilerini döktü. Türkiye'de 100 binden fazla yabancı uyruklu Ermeni varmış ve onlar sınırdışı edilebilirmiş. Olaya bakınız. Bir kere, birileri Ermeni soykırımını tanıyan yasaları meclislerinden geçirdi diye Türkiye'de bulunan Ermeniler'i sınırdışı etmek son derecede acizane bir durum. Gücün bu topraklara sığınan Ermeniler'e yetiyor, Kasımpaşalılığın onlara mı söküyor ey R.T.E! Evet aynen öyle. Zayıfı ez, güçlü olanlara ancak lafta kalan sitemler yolla, göstermelik büyükelçi çekmeler falan, işi idare et, içerde halk "Helal olsun be! Bak büyükelçiyi bile çekti, ne büyük adam?" desin. Türkiye'nin itibarı, Türklüğün itibarı, üstelik haksız yere lekelensin, sen bir de bunun üzerine oylarını artır. Ne güzel dünya ya!

Hiç sormazlar mı;" Bu yasa tasarılarının meclise geleceği zaten belliydi, hazırlıklar yapıldı, insanlar ikna edildi, siz o zamanlar nerelerdeydiniz, aklınız neredeydi, ne yaptınız ne yapamadınız?" diye. E ama R.T.E. de haklı şimdi. Ergenekonmuş, balyozmuş meşgul adam canım. O ara gözünden kaçmış demek ki. Eee, ama şimdi AKP'nin selameti ile uğraşırken, bir iki tasarı gavur!!! meclislerinden geçmiş, geçerse geçsin, Ergenekon, Balyoz vs daha önemli ama değil mi? Evet, malesef öyle. AKP Ergenekon'la ve Balyoz'la uğraştığının yarısı kadar bu tasarıları önlemeye odaklansaydı, belki de bu tasarılarla hiç karşılaşmazdık.

Şimdi Türkiye'ye sığınmış Ermeniler'i sınır dışı etmekten bahsediyor. Ne kadar çocukça bir tavır. Türkiye'de 100 binin üzerinde kaçak Ermeni olmasından mutlu falan değilim. Aksine, başbakanın açıklamalarından yola çıkarak diyorum ki, zaten işsizliğin büyük sorun olduğu ülkemizde, kaçak da olsa 100 bin kişinin çalışıyor olması kabul edilebilir değil. Bu insanların yurda kaçak girmesine kim göz yumdu? Neden? Neden var oldukları biliniyor da, hala yurdumda barındırılıyor? Bu ülkenin insanları iş bulamazken, bu ülkenin vatandaşı olmayan, Ermeni olsun olmasın, kaçak gelmiş insanların, bu ülkenin işsiz insanlarının ekmeğini elinden almasına, bu devlet neden göz yumuyor? Yoksa bu ülkenin vatandaşı olmak, bu ülkede ikinci sınıf olmak mı? Oların ayrıcalığı nedir? Hele hele bu ülkede insanların yüzde 70'i gibi bir oran malesef sağ görüşlü iken, ve bunların da önemli bir kısmı ırkçı bir zihniyete sahipken, soydaşlarımızı daha dün katleden bir milletin insanlarını bu ülkede nasıl tutuyorlar.Soruyorum, o 100 binden fazla kişinin içinde, Azeriler'in katline karışmış, kadın erkek, genç yaşlı, büyük küçük demeden soydaşlarımızın öldürülmesine karışmış, hatta bizzat öldürmüş kaç Ermeni vardır? Bu duruma göz yumuyorsa bu ülkenin Ülkücüleri olsun, ümmetçileri olsun milliyetçilerin hepsi, ben bu ülkedeki milliyetçiliğe şaşarım. Özde değil, laf salatası bir milliyetçiliktir bu demekki. Bu ülkenin milliyetçileri, Türk milliyetçileri, İsrail'den çok Ermenistan karşıtı olmak durumundadır. Çünkü İsrail kendi topraklarını üç pula satarak kendi başına ördüğü çorapla uğraşan Filistin'lilerin sorunudur ancak, Ermenistan bizzat soydaşlarımızın kanını dökmüş, topraklarını işgal etmiş ve halen de işgal altında tutmaktadır. Bu nasıl bir milliyetçiliktir böyle şaşarım. Sol görüşlü biri olarak şaşarım, buna şaşıran bir sağ görüşlü, kendine milliyetçiyim diyen biri yok, işte buna daha da çok şaşarım.

Sonuç olarak sayın büyük insan R.T.E. efelenme boşuna, daha fazla oyuncağı çalınmış çocuk gibi mızmızlanma da, komik duruma düşmeyelim. Aç biraz gözlerini, aç da neler oluyor etrafta görelim. Sorunları aşacak, komşuları ile sıfır sorun politikası güdecek insanlara bakın siz, var olan sorunları çözmeyi bırakın, burunlarının ucuna gelmiş sorunları göremiyorlar. Bir kısır döngü içine sürüklediler ülkeyi gidiyorlar. Saygı nedir bilmiyorlar. Bunlar ATATÜRK'ü de tanımıyorlar. Halktan biri sesini çıkardı mı fırçalıyorlar, hele bir de köylüyse vay haline. Yazık bu millete diyeceğim ama, bu millet getirdi bu adamları başımıza, bu millete değil de, bu milletin içinde yaşayan bir avuç gözleri gören, kulakları duyan, beyni çalışan insana yazık.

17 Mart 2010 Çarşamba

Yök'ün Katsayı İşkencesi

Tartışmalı bir şekilde Yök başkanlığına atanan Prof. Dr. Y. Ziya Özcan adeta yargı ile katsayı kavgasına girdi. Yargıdan dönen düzenlemelerin hedefi ise belli, imam hatiplilerin önünü açmak. Yargı buna izin vermiyor, Ziya bey inat ediyor, olan ise üniversite sınavlarına hazırlanan öğrencilere oluyor.

İmam hatip lisesi mezunlarının önü neden kapalıdır o ayrı bir sorun zaten. Aslında sorun önlerinin katsayılarla neden kapandığı değildir, neden bu kadar çok imam hatip lisesi olduğudur. İmam hatip liseleri meslek lisesi statüsünde olup, din görevlisi yetiştirme amacına hizmet etmelidir. Bu bakımdan imam hatip liselilerin ilahiyatla ilgili bölümlere sınavsız geçiş hakkı dahil pek çok kolaylığa sahip olması olağandır. Ancak ilerde tıp ya da mühendislik okumak isteyen biri neden imam hatip lisesine gidip sonra da yaygarayı koparır bu bilinmez. Kaldı ki o kadar çok din görevlisine ihtiyaç olmadığı da ortada iken, bu kadar çok imam hatip lisesinin amacı nedir o da belli değil. Aslında belli, belli bir siyasi görüşü gençlere aşılamak. Zaten yeni getirilen düzenlemelerin yargıdan dönmesinin asıl sebebi de budur.

Yargıdan düzenlemelerin dönmesinin sebebi, imam hatip liselerinin resmi olmayan amacı olunca da ortaya yargının ne kadar evrensel hukuk çerçevesinde hareket ettiğine dair sorular çıkıyor. Ülkemizde yargı organları, evrensel bir hukuk anlayışından ziyade, tamamen siyasi olarak kararlar almaktadırlar. Bu durumu laiklik savunuculuğu olarak görmek yanlış olur, çünkü yargının görevi laikliği savunmak değildir, yargının görevi yasaları savunmaktır. Yasalar ne derse yargı o yönde karar vermek durumundadır. Yargı organlarının karar mekanizmasında, kanunlar dışında başka etkenler de söz sahibi olursa, orada ne bağımsız yargıdan, ne de hukuktan bahsedemezsiniz. Evet, mahkemeler vardır, yargı organları fiziki olarak vardır, hatta o mahkemelerde yargılamalar da yapılmaktadır ama hukuk yoktur. Ülkemizde olan budur. Hukuk denilen şey malesef yoktur.

Burada imam hatip liselilerinin önünün açılmasını savunuyor değilim. Anack çok başarılı bir imam hatip lisesi öğrencisi neden diğer bölümlere de gidemesin, o ayrı bir tartışma konusudur zaten. Burada asıl önemli nokta sınava hazırlanan öğrenciler. Zaten hayatlarının en önemli sınavına hazırlanmanın verdiği yoğun baskı altında ezildikleri yetmiyormuş gibi, bir de sınav sistemindeki belirsizliklerin stresini yaşamaya mahkum edilen gençler. Onları kimse düşünmüyor, ne YÖK gençleri umursuyor ne de yargı.

Her zaman derim bu ülkede devlet, ve devlete bağlı kurumlar, bu ülkenin vatandaşlarına hiç değer vermez diye. Üniversiteye giriş sistemi ile ilgili yaşanan bu kargaşalar da bunu bir kez daha ispatlamakta olup, haklı çıkmaktan hiç de mutlu olmadığım bu konuda yine, evet yine üzülerek haklı çıkıyorum.

14 Mart 2010 Pazar

Her Şeyin Kanunu

Her şeyin kanununa ulaşılabilir mi? Pek mümkün görünmemekte ancak dünyanın en keskin zekaya sahip bilim adamlarının hayali, özellikle de fizikçilerin, bir gün her şeyin kanununa ulaşmak. Öyle bir kanun ki, uzunca bir denklemle ifade edilecek muhtemelen, ve o denklem açıklamaya yetecek her şeyi.

Fizik tüm bilimlerin temelidir. Ancak matematiğe muhtaçtır. Aslında fizik matematiğe muhtaç değildir, matematiğe muhtaç olan, fiziği anlamak için matematiği kullanan insandır. Belki de her şeyin kanununa ulaşmadaki en büyük engel de matematiktir. Daha okula gitmeden küçücük beyinlere işlenen matematiksel kavramlar, belki de evreni anlamamızın önündeki en büyük engeli oluşturuyor. Zaten matematikçilerin dersi veren öğretim görevlilerinin de saçmalamaları boldur. Akıllarının almadığı her şeye tanımsız der geçerler. Bu "tanımsız" ifadesi, "Allah öyle yaratmış" kadar bilime düşmandır. Tanımsız ise tanımlayın o zaman. Neden hiç bir sayı 0'a bölünemezmiş, ya da bir sayıyı sonsuza bölersek ne olur? "Tanımsız matematikçilerin sığınağıdır, ancak onları artık koruyamaz.

Diyeceksiniz ki nasıl fizik tüm bilimlerin temeli oluyor? Şöyle, tüm etkileşimlerin temeli fizik. Hatta madde ile enerji arasındaki döngüyü de fizikle açıklayabiliyoruz. Enerjinin maddeye dönüşümü ve maddenin enerjiye dönüşümü olayları. Enerji maddeye dönüştükten sonra ancak devreye kimya girebiliyor. Biyoloji vs diğer pozitif bilimler de öyle. Devreye biyoloji ve diğer bilimler girdikten sonra ancak canlıdan ve canlılıktan bahsedebiliyoruz. Ondan sonra da sosyal bilimlere geçebilirsiniz ancak. Yani fizikle açıklanan olaylar hiç olmasaydı, zaten evren de olmayacaktı, ve insan da, o halde neyin tarihinden ya da sosyolojisinden bahsedebilirdik.

Maddenin korunumu diye bir şey yoktur desem size ne dersiniz. Evet, yıllarca size madde korunur dediler değil mi? Hayır, madde korunmaz, hem de hiç. 16 Kg oksijen ile 2 Kg hidrojeni tepkimeye sokarsanız 18 Kg H2O yani su elde edemezsiniz. Elde ettiğiniz su 18 Kg'dan daha azdır, ancak bu azalan miktar o kadar küçüktür ki, ölçebilecek kadar hassas hemen hiçbir ölçme sistemi yoktur. Bu nedenle madde sabit kabul edilir, oysa örnek tepkimemizde bir miktar madde enerjiye dönüşmüştür. Bunun gibi daha pek çok yanlış, ama pratikte bir şey değiştirmeyen bilgilerle donatılarak geliyoruz bu günlere.Ancak mesele evreni anlamak olunca doğru bilgi şart oluyor.

Kimyasal tüm tepkimelerin nedeni aslında fizikseldir. Bir atomun elektron verme eğilimi, yani elektropozitifliği, diğer bir atomun elektron alma eğilimi, yani elektronegatifliği, tamamıyla atomun çekirdek yapısının özellikleri (en başta gravitasyonu ) sonra çekirdekten en uzaktaki elektronların atom çekirdeğine mesafesi ve bu mesafeye bağlı hızı vb. özellikler, yani tamamen fizik ile açıklayabileceğiniz özellikler kimyasal tepkimelere neden olur. Kimya soygazların neden tepkimeye girmediğini tam açıklamaz. Nötr ve kararlı der geçer, çünkü bunu açıklayabilecek olan fiziktir. Tüm kimyasal denklemleri yok sayarsanız fizik size maddeler arası etkileşimleri açıklamak için yetecektir. Ancak kimyanın hakkını yememek gerek. Çünkü fiziksel denklemlerle bu etkileşimleri hesaplayabilmek çok çok zor olacaktır ve karmaşık hesaplamalar gerektirecektir. Biyoloji da zaten moleküller arası düzenli tepkimeler kompozisyonudur. Düzen bozulursa canlılık biter gider.

Tüm bilimlerin temelinin fizik olduğunu açıkladıktan sonra her şeyin kanununa dönelim. Ütopik bir kanun olan her şeyin kanunu ile evrendeki tüm etkileşimleri tam olarak açıklamak mümkün olacaktır. Ancak her şeyin kanununu sadece yaratıcının bildiğini ya da kavrayabileceğini de düşünmek, hele de inançlı biri iseniz son derecede ussal bir tutum olacaktır. Yine de aklı kullanarak insanlık her şeyin kanununun ne kadarını öğrenebilirse, bilgi anlamında yaratıcıya o kadar yaklaşmış olacaktır. Bilim insanları yaratıcıya kutsak kitaplardan ve dinlerden daha fazla yaklaştırmaktadır aslında. Şöyle ki, uzun yıllar önce insanlar dünyayı bir tepsi gibi düz sanıyordu, ve bugünkü insanların bildiği pek çok şeyi bilmiyordu. Yağmurun nasıl yağdığı, neden şimşek çaktığını, neden günlerin geceleri izlediğini, neden mevsimlerin olduğunu vs. Oysa bugün bildiklerimize bakın, insanlığın geldiği yere bakın. Atomları parçalayabiliyor ya da birleştirebiliyoruz ( Fisyon-Füsyon ), moleküllere müdahale edip istediğimiz özellikte malzemeler elde edebiliyoruz ( Nanoteknoloji ), en hayati organların başında gelen kalbi nakledebiliyoruz ve yapayını yapabiliyoruz. Artık karadeliklerin en azından varlığının farkındayız ve bildiğimiz ışığı bile yuttuğunu biliyoruz. Biz bunları bilmezden önce de yaratıcı bunları elbette biliyordu. Bilgi bakımından evrenin çözdüğümüz her gizemi, bizi yaratıcıya yaklaştırmıştır. Her çözdüğümüz gizemle sadece yaratıcının bildiği bir bilgiyi, sadece yaratıcının bildiği bir bilgi olmaktan çıkartmaktayız.

Toplam bilgiyi bir piramit, yaratıcıyı da piramitin tepesinde olarak modeller isek, her yeni keşif ile biraz daha ona yaklaşıyoruz, bir basamak daha yukarı çıkıyoruz. Ancak kaç basamak olduğunu söylemek elbette ki imkansız. Ancak zaten amaç ulaşmak değil, yaklaşmak olmalı.

Bir bakıma tanrı 0'dır. Sonsuzlar onda kesişir ve kendini nötrler, ve ona ulaşmak imkansızdır. Tüm herşey 0'dan başlar, ancak 0'a ulaştığınızda hiçbir şey var olarak kalamaz, tam bir yokluk bulursunuz. 0 big bang'tir, 0 Tanrı'dır.

Bir küre düşünün, merkezinden sonsuz tane doğru geçsin ( bir noktadan sonsuz doğru geçer-iki boyutlu düzlemde bile ). Şimdi, bu kürenin merkezine 0 diyelim ve doğruları sonsuza kadar uzatalım. Oluşan hacim, işte size evren. Tabi doğrular sıfırdan geçtiğine göre, sonsuz tane doğrumuzun sonsuz tane artı ve eksi sonsuzu oldu. Bu sonsuz tane artı ve eksi sonsuzu toplarsak ne olur. Bu soruyu bir matematikçiye, hele de matematik öğretmeninize sormayın sakın, beyni kısa devre yapabilir. Sonsuza giden her doğrunun her pozitif değerine karşılık bir negatif değerimiz de olacağından, yani her pozitif değeri bir negatif değer nötrleyeceğinden, cevap kocaman bir 0 olmalıdır.

Fizikçiler bir gün her şeyin kanununa ulaşırlarsa, bu küreyi, ve her şeyin nasıl sıfırdan başlayıp, 0'da bittiğini de anlamış olacaklar. Zaten her şeyin kanunu bir bakıma sıfırın kanunu olacaktır.Zaten küre de iki boyutlu bakarsanız 0'a benzer. Bu da tuhaf bir anekdot.