1 Nisan 2010 Perşembe

Türkiye'nin Önündeki Fırsatlar Ve Riskler

R.T.E kriz bizi teğet geçecek dediğinde haklı olarak bir yeri ile gülen yurdum insanının bu iddaya inanamamakta ne kadar haklı olduğunu gösteren bir istatistik açıklandı. Buna göre Türkiye 2009 yılında %4.7 küçülmüş.

Yüzde %4,7 küçük gibi gelebilir. Ancak, Türkiye'nin işsizlik rakamlarını düşürebilmesi için her yıl %9'un üzerinde büyümesi gerekmektedir. Aradaki açık yaklaşık 14 puan, bu da durumun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.

Bununla birlikte, kriz bizi teğet geçmemiş de olsa, en azından bazı açılardan pek çok ülkeden daha iyi olduğumuz da bir gerçek. Türkiye'nin krizdeki ekonomisi hakkında haberler duymaktan bıktığımız medya, bu günlerde Yunanistan başta olmak üzere AB ülkelerinin ekonomisi hakkında kara haberler yayımlayıp duruyor. Bizde ise genelde iyi haberler var. Borç yükümüz azaldığı gibi, IMF'siz olarak bu derin krizi atlatmayı başardık. Zaten bu büyük krizi IMF'siz atlatabilmiş olmamız bile, tek başına takdir edilmesi gereken bir durum. Kendi kendini IMF'ye muhtaç eden bu ülke, IMF olmadan oldukça derin bir krizin üstesinden gelmeyi iyi kötü başardı, başarıyor.

Her ne kadar Türkiye küçülmüş olsa bile, ihracat rakamları çift haneli olarak artış gösteriyor. Bu da toparlanmanın hızlı olacağı yönündeki umutları artırıyor. İhracat demek, sanayide çarklar dönüyor demektir. Ancak ithalat rakamlarının daha hızlı artış gösterdiğini de belirtmek gerek. İthalat-ihracat söz konusu olduğunda rakamsal büyüklükler anlık durumu ifade eder, değişim hızlarına bakmak gerek gelişimin ne yönde olduğunu kestirebilmek için. Yani, ihracat artış hızımızın ithalat artış hızının üstünde olması gerek ki dış ticaret açığını kapatabilelim. Şimdilik görünen ise, açığın daha da büyüyeceği yönünde. Zafer Çağlayan çıkıp, bir zamanlar Kürşat Tüzmen'in yaptığı gibi, ihracat artış hızı ile övünecektir, kanmayın. İthalat artış hızından pek bahsetmeyecektir.

Ancak yine de, Türkiye pek çok ülkenin ihracat artış hızından daha yüksek bir ihracat artış hızına sahip olmuştur. Bu durum sürdürülebilirse, Türk firmaların uluslararası pazardaki payı artacaktır. İlerisi için umut beslememize neden olabilecek bir gelişme de budur.

Türkiye'de uygulanan sıkı para politikası nedeniyle iç talep oldukça düşüktür. Türk halkı düşük gelir, yüksek vergiler ve fiyatlar altında ezildiği için, tüketimi kısmış dudurmdadur. Bu durumun ekonomiye yansıması ise şöyledir. Yerli pazar dar olduğu için, yerli firmalar büyümek için ihracat yapmak durumundadır. Aynı zamanda, ihracata dayalı büyüme sağlanması ile ancak yeni iş imkanları doğabilecektir. İhracatın artması bu bakımdan da önemlidir. Yerli pazara yönelik yeni yatırım yapmak, yani iş imkanı yaratmak, şimdilik pek karlı değildir. Türkiye, ihracata dayalı büyüme sağlayabildiği sürece, hem işsizlik oranlarını aşağıya çekebilecektir, hem de dış ticaret açığını azaltabilecektir.

TUİK'in istatistiklerine göre, Türkiye, yukarda da belirttiğim gibi, pek çok ülkeden daha yüksek bir ihracat artış hızına ulaşabilmiştir. Bu durum devam ettiği sürece, Türk firmaları ihracat pazarlarında daha çok söz sahibi olabilecek, pazar payını daha da artırabilecek ve ihracata dayalı yeni yatırımlar yapmak için daha büyük bir istek duyacaktır. Türkiye'nin rekabet gücünü iyileştirmek için çaba sarfetmek gerekmektedir. Bu çaba sarf edilmediği takdirde, filmi başa alıp, çok geçmeden tekrar IMF'nin kapısına dayanmaktan başka yol kalmayacaktır.

27 Mart 2010 Cumartesi

Kuşların Sabah Şarkısı

Uyanıp kalktım bir sabah, mevsim bahardı. Neden o kadar erken uyandığımı hatırlamıyorum, ama güneş daha karşıdaki sırtın üzerinde bulunan küçücük korunun ladin ağaçlarını aşamamıştı. Hatta ladin ağaçlarının arasından göz kırpmasına daha bir, bir buçuk saat kadar vardı. Kapıya çıktım buz gibi suyla yüzümü yıkadım.

Kuş sesi dışında hiç bir ses duyamadığınız anlar olmadıysa, neden bahsettiğimi anlayamazsınız. Hele bahar olunca, sabahları kuşlar pek geveze oluyor. Bazen insanı rahatsız ettiği bile olabilir. Bir süre sonra kayıtsız kalıyor insan, ancak doğaya yeni kavuşmuş iseniz henüz, uzunca bir aranın ardından, kuş seseleri baş ağrısı yapabilir. Ne kadar güzel de olsa, biri susmadan diğerinin başlaması ve 360 derece her an her yerden kuş sesi gelmesi, böyle bir duruma alışık olmayan beynin seslere karşı mesafe ve konum tanımlamaya çalışırken alışık olmadığı kadar fazla çalışıp hararet yapmasından olacak, bir baş ağrısıne sebebiyet veriyor. Bir zaman sonra zaten sıradanlaşan bu güzel seslere kayıtsız kalmaya başlıyorsunuz. Daha doğrusu, sanırım beyin gereksiz veri olarak algılamaya başlıyor bu ses kalabalığını ve kulaktan gelen bu titreşimleri bilgi olarak işlemeyerek, bu seslerin en azından çoğunu duysanız bile, farkında olmamanıza neden oluyor. Bunula birlikte kuş seslerine yeteri kadar duyarsızlaşacak kadar bir zaman oradaydım. Ancak sabah hem kuş sesinden başka pek ses olmaması, hem beyninizin temiz havada derin bir uykuyla dinlenmiş olması, bir de buz gibi suyun, üzerinizdeki tüm yataktan kalma sersemlik izlerini bir anda kovmasıyla, tüm sabah şarkılarını net bir şekilde farkedebiliyorsunuz kuşların.

Böyle bir durumda, kafanızı çevirip, yemyeşil otların üzerine düşmüş çiğ tanelerinin günün ilk ışıkları altında, elmas gibi ışıldadığını görünce, insan kendini cennette bile sanabiliyor. Kısa bir süre sonra buharlaşacak olan damlacıklara baktıkça insan, gece gökten yere elmas yağmış olduğuna kanaat getirebilir. Islak sabahın serin rüzgarı tüm tüylerimi diken diken edince içeri kaçtığımı hatırlıyorum. Yine de bir süre kuşların şarkıları eşliğinde bu güzel doğa olayını seyretmiştim. Daha çocuktum, kaç yaşlarımda olduğumu bile hatırlamıyorum. Bununla birlikte, hani insanın hayatında unutamadığı anlar vardır ya, işte o sabah da benim hayatımdaki, ilk olmasa da, güzel olan ilk unutamayacağım andı. Ne kadar süreceğini bilmediğim ömrümde gerçekten yaşadığımı hissettiğim nadir anlardan biri be belki de en güzeli.

Çocukken insan daha çok yaşıyor. Bundan belki de hemen her yetişkinin tekrar çocuk olsam demesi. Ne hayatın sonradan üzerine yüklediği sorumluluklar, ne de yaklaşan ölüm bu kadar önemli bir etken olabilir bu konuda. Çocukken daha çok hayali oluyor insanın, gerçekleşme, gerçekleştirme umudu taşıdığı. Zaman insanın bu hayallerinin büyük çoğunu bir güzel kırıp parçalıyor. Bir süre sonra kendine bile zaman ayıramayacak hale gelebiliyor insan. İstemediği şeyleri mecbur olduğu için yaparak ziyan edilen saatler, en büyük kısmını oluşturuyor uyanık geçirdiği bölümünün günlerin.

Bu nedenle çocukluktan kalma güzel anılar unutulmamalı asla. Çünkü insanın ömrü boyunca gerçekten yaşadığı zamanların çoğunu çocukluğu oluşturur.

25 Mart 2010 Perşembe

Kızıl Topraklı Yol

Bir dut ağacının altından geçen yolun kenarına çekilmiş çite yaslanmış, yolun kızıl toprağına bakarak kendi hariç kimsenin bilmediği, bilemeyeceği şeyler düşünen bir ihtiyar düşünün. Üstü başı eski püskü olsun, yüzündeki derin çizgilerden hayatı hakkında bir fikir edinmeye çalışın bu yaşlı ve zayıf adamın. Gençliğinize kapılıp, umursamadan geçmeyin yanından, geçip gitmeyin duyarsızca. Durun, inceleyin, hareketlerini takip edin, kaçırmayın size bakarsa gözlerinizi gözlerinden. Bir gün siz de onun yerinde olabilirsiniz, unutmayın.

Kızıl topraklı bir yol ve bir dut ağacı... Belki de o yaşlı adam dikmişti bu ağacı, hayvanlar zarar vermesin diye belki etrafını bile çevirmişti bir zamanlar çalı çırpı ile. Belki yaslandığı çürümüş, yer yer üzerinde mantarlar bitmiş çiti de o yapmıştır, yabancılar girmesin arazime diye. Belki uzak kalmak istemiştir, uzak tutmak istemiştir o kızıl topraklı yoldan geçen insanları evinden.

Belki o kızıl topraklı yolda birini beklemektedir. Yine o kızıl topraklı yola çıkıp adım adım ondan uzaklaşan birini beklemiştir belki. Yürürken yolda bıraktığı ayak izlerini görmüştür belki, o gittikten bir zaman sonra. Sonra o izleri yağmurun ya da rüzgarın yavaş yavaş silişini seyretmiştir. Belki o zaman anlamıştır dönmeyeceğini. Belki de birini beklememektedir. Kim bilir, belki de gelmeyeceğini bildiği halde beklemektedir.

Belki de o çiti, giden bir daha gelmesin, gelirse de içeri girmesin diye yapmıştır. Ama bir yandan da beklemiştir. İnsanoğlu garip. Yüreğinde saf çocuksu bir neşe olacaksa da gelirse beklediği, şimdi o kızıl yolun kızıl toprağına diktiği gözlerini zalimane dikecektir gözlerine ve soracaktır "Neden geldin?" diye buz gibi bir sesle.
Ama yine de beklemektedir. Onun bir yerlerde bu zamana kadar yaşadığını bilmek, hala yaşamakta olduğunu bilmek, onu sağ görmek yetecektir ona. Belki hep onu düşünmüştür ömrü boyunca. Nerede olduğunu, kimlerle olduğunu, iyi mi kötü mü olduğunu, mutlu mu mutsuz mu olduğunu merak edip durmuştur belki hep. Akşam sofraya oturunca onun akşam ne yediğini merak etmektedir, nasıl elbiseler giydiğini, saçını nasıl taradığını, en sevdiği kitabı hala çantasında taşıyıp taşımadığını merak etmektedir her an belki. Ama gelirse yine de hoş karşılamayacaktır belki. Kırgındır belki. Belki de gelinmeyecek bir yere gitmiştir, herkesin bir gün gideceği yere. Belki o yolun ilerisinde bir koru vardır, kayın ağaçları ile dolu. Belki o koruya gitmiştir, her tarafta üzeri yazılı beyaz taşlar bulunan oraya gitmiştir, ya da götürülmüştür, o kızıl yoldan.

Belki de bir yere gidecektir ama nereye gideceğini bilmiyordur. Belki de yoldan geçen sade bir yolcudur. Kimse bilmez böylelerinin nereden gelip nereye gittiğini. Sormaz da merak edip. Kimse umursamaz böyle yaşlı ve zayıf bir adamı. Belki de yorulmuş, o dut ağacını görünce biraz dinlenip nefes alayım demiştir. Ama öyle ise gittiği yerde hüzün olmalı. Öyle ki, böyle boş gözlerle bakabiliyor kızıl toprağa. Belki de bir şeyler konuşuyordur toprakla ve de yolla. Belki o yolun dilini öğrenmiştir bunca zamandır. Belki de karşılaştığı herkesin nereden gelip nereye gittiğini söylemektedir yol ona. Belki de o yolcu değil de, yolun kendisi olmuştur artık.

Bir durun, bakın o adama. Belki de siz o'sunuzdur.

23 Mart 2010 Salı

KARAKULAK / CARACAL CARACAL




Kedigiller familyasından vahşi bir hayvan türü olan karakulak, geçtiğimiz günlerde Antalya'da objektiflerin konuğu oldu. Dış görünüşü ile vaşağa benzese de, yapılan araştırmalar sonucu Afrika altın kedisi ve serval ile akraba olduğu belirlenmiştir. Karakulak aynı zamanda TÜBİTAK tarafından gelşitirilen Linux tabanlı işletim sistemi olan Pardus'un 2007.2 sürümüne de adını vermiştir.



Özellikleri:

ORtalama 7-9 kg ağırlığında, 75-90 cm boyunda ve 30-35 cm uzundluğunda bir kuyruğa sahiptirler. Kuyruğunun üst kısmında ucunda beyaz bir püskül bulunan siyah bir çizgi mevcuttur. Genellikle kahverengi tonlarında olan karakulakların gri ya da beyaz benekleri bulunur. Kulaklarınun ucu tüylü, ve kenarları siyah renktedir.

Karakulaklar tavşan ve tarla faresi gibi küçük memelilerle beslenir. Çok nadir olarak meyve yedikleri de olur. Avlarının iç organlarını yemezler.

Karakulaklar evcilleştirilebilen hayvanlardır. Ancak evcil hayvanlara da saldırabildiği için genellikle insanlar tarafından beslenmezler.