Öncelikle bu yazıyı siyasi görüşü CHP ile paralel biri olarak yazdığımı berlirtmek istiyorum. CHP'nin seçim vaatlerinin bir kısmını aşırı, aklıcı olmaktan uzak ve hayalci buluyor ve bu durumdan da rahatsızlık hissediyorum. En çok kendini eleştiren, çuvaldızı daima kendine batıran bir yapım olduğundan da, ülkemizin siyaset dünyasında politik görüşlerimi en iyi ifade eden partinin bile bu kadar gerçekçilikten uzak vaatlerde bulunabilmesini en sert şekilde eleştiriyorum.
Öncelikle bu yazıyı yazarken CHP'nin internet sitesine girip verilen sözleri oradan takip ettiğimi, televizyonla pek ilgim olmadığından seçim meydanlarında söylenilenlerden çok da haberdar olmadığımı da belirteyim. Şimdi vaatlere geçiyorum.
Aile sigortasının devlet bütçesine getireceği yük ortada. Buna nereden nasıl kaynak bulunacağı önemli bir soru işareti olarak duruyor. Bu ağır yükün üzerine aile sigortasından faydalanan ailelerin çocuklarının barınma dahil tüm eğitim masrafları da devlet tarafından karşılanacak. Bunun yanında kırsal kesimdeki yoksul ailelere her ay asgari ücret kadar vatandaşlık hakkı ödemesi yapılacak deniliyor.
Esnaflara yönelik de önemli sözler veriliyor. Yeni işyeri açan esnaflar için beş yıl vergi indirimi uygulanacak. Nakliyeci esnaflara indirimli akaryakıt sözü var. Soför, minibüsçü ve servisçiler araçlarını KDV ve ÖTV ödemeden yenileyebilecek. Kalfalarını sigorta primini devlet karşılayacak. Enerji fiyatlarında indirim yapılacak. Aynı zamanda esnaf ve zanaatkarların birikmiş borçlarının faizi silinecek ve esnaf ve zanaatkarlar tabii oldukları vergi diliminden 5 puan daha düşük vergi ödeyecek.
Fakir öğrencilere karşılıksız burs ve yükseköğrenim burslarını asgari ücret düzeyine çıkarılması vaadi gençleri cezbedebilir.
Çiftçilere mazot 1.5 TL'den verilecek, çiftçilerin girdilerini oluşturan kalemlerdeki vergi yükü hafifletilecek deniliyor. Yine çiftçi borçlarına kamu bütçesine büyük yük getirecek indirimler söz konusu.
Benim bir bakışta gözüme çarpanlar bunlardı, daha pek çok devlete faturası onmilyarlarca dolar olan sözler sıralanıyor. Ancak bu sözler verilirken kaynak nereden nasıl bulunacak, bu konuda en ufak bir açıklama göremiyorum. Askerlik hizmetinin süresi düşürülerek bir tasarruf sağlanacağı söyleniyor ama bu tasarruf ne kadar olacak? Tam anlamıyla bir söz verilirken bu sözün mali yükü ve nereden nasıl kaynak bulunacağı da açıklansa idi çok daha tutarlı ve inandırıcı olurdu. Yine mi IMF'ye gidip borç isteyeceğiz. Devletin belirli bir gideri ve geliri vardır, ikisi arasında uçurum oluşturursanız bunun faturası yeni 2001 krizleri olarak dönecektir.
İşin açıkçası CHP vaatlerine baktığımda keşke bunların hepsi olabilse diyorum. Ama bunları nasıl yapacakları konusunda önemli şüphelerim var. Sonuçta hepimiz yüksek enflasyona uzun yıllar katlandık. Bir ara evimizdeki mutfak tüpünü bir önceki ile aynı fiyala değiştiremiyordunuz bile. Yani 15-20 gün içerisinde mutlaka zam gelmiş oluyordu. Gazetelerde zam haberlerinden geçilmiyordu. CHP vaatleri devlet gelir-gider dengesini dinamitleyecek nitelikte. Tabi bunlar zaman içerisinde yapılabilir, örneğin aile sigortası tek başına gerçekleştirilebilir ama hepsi bir arada gerçekleştirilirse ortaya çıkan fatura o kadar büyük olacaktır ki, altından kalkmak mümkün görünmüyor.
Diğer partilerin, özellikle de AKP'nin vaatleri de çok tutarlı sayılmaz. İstanbula açılacak kanal projesinin maliyeti de çok yüksek, üstelik fırsat maliyeti çok daha yüksek bana göre. Bunu bir başka yazıda açıklamayı düşünüyorum.
20 Mayıs 2011 Cuma
19 Mayıs 2011 Perşembe
Seçimler Öncesi Çirkinleşen Siyaset
Yaklaşan seçim öncesinde siyesi parti liderleri ortamı iyice gerginleştirmeye başladılar. Gerek sayın başbakan Recep Tayyip Erdoğan oldu gerek CHP genel başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu olsun, Türkiye'deki siyasi ortamın gerginleşmesinde başrolü oynuyorlar. Birbirlerine karşı kullandıkları dilden çağdaş bir Türk genci olarak oldukça rahatsızım ve bu rahatsızlığı hisseden tek kişi olmadığımın da farkındayım.
Önelikle sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun seçtiği sözcükler beni oldukça huzursuz ediyor. Ülkemin köklü siyasi partilerinden birinin liderinin ağzından böyle çirkin ifadelerin döküldüğünü, hele hele hedefte, bu ülkede milyonların oyunu almış bir parti ve o partinin genel başkanı ve başbakanın olması insanı çok daha fazla rahatsız ediyor. AKP taraftarı ya da karşıtı olabilirsiniz, yaptıklarını beğenebilirsiniz ya da eleştirebilirsiniz ama bu size bu ülkedeki seçmenin neredeyse yarısının oyunu alan bir partiye ve o partinin liderine hakarete varan sözler sarf etme hakkını vermez. Bu yapılan AKP'ye oy veren binlerce insana da hakaret etmek demektir aynı zamanda. Bu ülkedeki tüm siyasi part mensupları birbirlerini eleştirirken çok daha seviyeli bir dil kullanmalıdır, çok daha dikkatli olmalıdır. Ancak üzülerek şu anda meydanlarda parti liderlerinin birbirine oldukça çirkin bir dil ile saldırdığını görmekteyiz. Ülkemdeki siyasi dilin böyle çirkinleşmesinden üzüntü duyuyorum.
İşin çok daha tuhaf olan tarafı, MHP genel başkanı sayın Devlet Bahçeli'nin sarf ettiği püskevit ifadesinin gündemi çokça meşgul ederken, ülkemizdeki medya ve internetteki sosyal paylaşım sitelerinde çirkinleşen dile yönelik yeterli eleştirinin yer almamış olması. Bu durum halkın böyle çirkin bir dil ile siyaset yapılmasını kanıksadığını göstermesi bakımından da önemlidir ve benim hissettiğim rahatsızlığı da artırmaktadır.
Diğer taraftan DTP'nin desteklediği bağımsız adayların tehditkar söylemleri de ne kendilerine ne de bu ülkeye bir fayda sağlayacaktır.
İsterdim ki partiler birbirlerine böyle çirkin bir dil ile saldıracaklarına daha düzeyli bir dil kullansınlar ve birbirlerine saldırarak oy almaya çalışacaklarına vaatleri ile ön plana çıkmaya çalışsınlar. Olması gereken bu değil midir?
Sayın başbakanın kullandığı dilin sertliği de sık sık kendinin de ifade ettiği demorasiye hiç yakışmıyor. Sürekli bir tehditkar tavır, sürekli sert ve otoriter bir ses tonu... Sanki karşımızda demokratik bir cumhuriyetin başbakanı değil de otoriter bir sistemin yöneticisi, bir diktatör duruyor. Bir diktatöre yakışacak bir dil ile konuşan bir başbakan beni huzursuz ediyor.
Ne zaman seviyeli bir siyasete kavuşacağız merak ediyorum ama bu konuda çok ümitli olduğumu üzülerek söyleyemiyorum.
Önelikle sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun seçtiği sözcükler beni oldukça huzursuz ediyor. Ülkemin köklü siyasi partilerinden birinin liderinin ağzından böyle çirkin ifadelerin döküldüğünü, hele hele hedefte, bu ülkede milyonların oyunu almış bir parti ve o partinin genel başkanı ve başbakanın olması insanı çok daha fazla rahatsız ediyor. AKP taraftarı ya da karşıtı olabilirsiniz, yaptıklarını beğenebilirsiniz ya da eleştirebilirsiniz ama bu size bu ülkedeki seçmenin neredeyse yarısının oyunu alan bir partiye ve o partinin liderine hakarete varan sözler sarf etme hakkını vermez. Bu yapılan AKP'ye oy veren binlerce insana da hakaret etmek demektir aynı zamanda. Bu ülkedeki tüm siyasi part mensupları birbirlerini eleştirirken çok daha seviyeli bir dil kullanmalıdır, çok daha dikkatli olmalıdır. Ancak üzülerek şu anda meydanlarda parti liderlerinin birbirine oldukça çirkin bir dil ile saldırdığını görmekteyiz. Ülkemdeki siyasi dilin böyle çirkinleşmesinden üzüntü duyuyorum.
İşin çok daha tuhaf olan tarafı, MHP genel başkanı sayın Devlet Bahçeli'nin sarf ettiği püskevit ifadesinin gündemi çokça meşgul ederken, ülkemizdeki medya ve internetteki sosyal paylaşım sitelerinde çirkinleşen dile yönelik yeterli eleştirinin yer almamış olması. Bu durum halkın böyle çirkin bir dil ile siyaset yapılmasını kanıksadığını göstermesi bakımından da önemlidir ve benim hissettiğim rahatsızlığı da artırmaktadır.
Diğer taraftan DTP'nin desteklediği bağımsız adayların tehditkar söylemleri de ne kendilerine ne de bu ülkeye bir fayda sağlayacaktır.
İsterdim ki partiler birbirlerine böyle çirkin bir dil ile saldıracaklarına daha düzeyli bir dil kullansınlar ve birbirlerine saldırarak oy almaya çalışacaklarına vaatleri ile ön plana çıkmaya çalışsınlar. Olması gereken bu değil midir?
Sayın başbakanın kullandığı dilin sertliği de sık sık kendinin de ifade ettiği demorasiye hiç yakışmıyor. Sürekli bir tehditkar tavır, sürekli sert ve otoriter bir ses tonu... Sanki karşımızda demokratik bir cumhuriyetin başbakanı değil de otoriter bir sistemin yöneticisi, bir diktatör duruyor. Bir diktatöre yakışacak bir dil ile konuşan bir başbakan beni huzursuz ediyor.
Ne zaman seviyeli bir siyasete kavuşacağız merak ediyorum ama bu konuda çok ümitli olduğumu üzülerek söyleyemiyorum.
17 Mayıs 2011 Salı
kendinizi evinizde hissetmeyeceksiniz Şahin inn paradise seo yarışması
Yeni bir SEO yarışması, Şahin inn paradise tanıtılacak ve bakalım en iyi tanıtımı kim yapacak merak içerisindeyiz. Arkadaşlar, şimdiden herkese başarılar diliyorum. Ayrıca bu yarışmaya kendinizievinizdehissetmeyeceksinisahininnparadise bağlantısından ulaşabileceğiniz site ile de katılmaktayım.
28 Şubat 2011 Pazartesi
AKP Türkiye'yi Gerçekten İyi Mi Yönetiyor?
Bu soruyu sorumak zor aslında. Çünkü cevabını vermek çok zor. Ancak somut neticeler ile işe başlanmalı, verilen vaatlerin ne kadarının gerçekleştirildiğine bakılmalı ve ne kadarının yapılabileceğine de bakılımalıdır. Bir iktidarın başarısını bir makinenin veriminin hesaplanırken kullanılan mantığa benzer şekilde ölçebiliriz. Ne kadar güce sahip ve bu gücün ne kadarını faydalı işe dönüştürebiliyor...
AKP iktidarı döneminde yapılanlara öyle gözü kara, partizanca hatta fanatikçe karşı çıkmak doğru bir yaklaşım değildir. AKP'nin icraatlarına karşı çıkanlar mutlaka farklı çözüm yolu ile beraber gelmeliler. Neden böyle yaptınız demek yetmez, aynı zamanda neden böyle yapmadınız da denilebilmelidir. Aksi halde kuru bir muhalefet yapılmıştır ve kuru gürültüden başka bir değeri de yoktur.
AKP'nin yaptığı özelleştirmeler çok eleştirildi. Ancak bu eleştirileri yapanların devletin neden şeker pancarı fabrikasına sahip olması gerektiğini de açıklaması gerekir. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında oldukça zayıf olan sermaye birikimi, ülke ekonomisinin gelişmesi için elzem olan bu tür yatırımları yapacak güçte olmadığı için, zamanında devletçi bir ekonomi politikası mecburen yürütüldü ve devlet şeker pancarı fabrikaları gibi, normal bir devletin yapmayacağı yatırımları bizzat gerçekleştirdi. Bu anlayış halen devam etmektedir. Ancak artık uluslararası sermaye de ülkemizde faaliyet gösterebildiğinden, büyük yatırımlar için ( Nükleer enerji santrallerinde olduğu gibi ) yap işlet devret mantığı devreye girmekte ve devletin bizzat büyük maaliyetler altına girmesi önlenmektedir. Bu noktada özelleştirmelere karşı çıkmak aynı zamanda devletin var oluş amacının dışındaki şeylerle de ilgilenmesini istemek demektir. Devlet tüccar değildir, devlet sanayici değildir, devlet bankacı değildir, devlet ekonomik anlamda kural koyucu ve bu kurallara uyulmasını sağlayıcı güce sahip bir kurumdur.
Özelleştirmelerin yapılmasına karşı çıkmak akılcı olmamakla birlikte, Tüpraş ve Türk Telekom gibi stratejik öneme sahip kuruluşların yabancı sermayeye satılması eleştirilebilir. Her hangi bir kriz anında bu kurumlar güvenlik açısından risk oluşturabilecektir. Türk Telekom bilgi sızdırabilir, Tüpraş TSK'nın ihtiyaç duyacağı akaryakıtı çeşitli bahanelerle sağlamayabilir. Bu riski almaya değer miydi? Bu kurumların özelleştirilmesi yerinde daha düşük fiyatla da olsa yerli sermayeye satılması düşünülebilirdi.
AKP iktidarının gerçekleştirdiği önemli bir başka icraat ise TCDD'ye arka çıkması. Hızlı tren projeleri, Türkiye Vagon Sanayi gibi önemli atılımlar gerçekten alkışı hak ediyor. Ayrıca duble yolları da unutmamak gerek. Bir dönem hemen her akşam onlarca kişinin trafik kazalarında hayatlarını kaybettiğini televizyonlarda görmekteydik. Artık ana haber bültenlerinde böyle haberler oldukça azaldı. Bunun da en önemli nedeni tabi ki yapılan bölünmüş yollar.
AKP'nin askeri teknolojiye verdiği destek de azımsanacak gibi değil. Yerli tank projesinden, ATAK helikopterlerine kadar uzanan pek çok projeye büyük destek verildi. TSK'nın ihtiyaçlarının yerli imkanlarla karşılanması noktasında büyük ilerlemeler kaydedildi. Yerli insansız hava aracı projesi ile Türkiye dünyadaki sayılı ülkelerden biri haline geldi. Artık Türk Ordusu sadece üniformalı personel sayısı olarak değil, sahip olduğu teknoloji ile de dünyanın sayılı ordularından biri haline geldi ve bu her Türk vatandaşına güven veriyor.
AKP'nin izlediği dış politika eski hükümetlere nazaran çok daha şahin politika olarak tabir edilen cinsten. Ancak AKP iktidarı bu şahin politikalara rağmen yerinde ve ölçülü olmasını da biliyor. Örnek olarak İsrail ile yaşanan krizde, Türkiye'ye yakışmayacak politikalar gütmek yerine, uygar bir ülkenin yapması gerekeni yapmayı tercih ettiler. Aksi halde İsrail'e savaş açmak bile mümkündü. Ancak bu izlenen politika biraz pasif olarak algılandı ve halen de öyle algılanıyor.
AB ile ilişiler noktasında AKP'ye suç atmak biraz yersiz. Bir türlü ilerleme kaydedilemiyor ancak başta Fransa olmak üzere çeşitli AB üyesi ülkelerin Türkiye'nin tam üyeliğini istemediği ve ayak direttiği de bilinen bir gerçek. Bu durumda AKP yine sabırlı davranak sertliği iyi ayarlanmış açıklamalar yapıyor. Yine de bu konuda AKP'nin biraz daha aktif olması beklenebilirdi. AB ile ilişkiler noktasın kaleyi içten fethetmek için çeşitli çalışmalar yapılabilirdi. Bu noktada puanı biraz kırık ancak yine de ortalamanın üzerinde.
Ermenistan ile ilişkiler AKP'nin en büyük handikapı. Ermenistan arkasına dünya kamuoyunun desteğini alarak hak etmediği ödülleri koparmaya çalışıyorken, Türkiye Azerbaycan ile ilişkilerinde gereksiz gerginliğe neden oldu. Bu arada bilmediğimiz gerçekler de olabilir. Azeriler her zaman kardeşimizdir ancak Azerbaycan yönetiminin Türkiye'ye çok da dost olmadığı bir gerçek. Buna en güzel örnek olarak halen Türkiye'ye vize uygulamalarını gösterebiliriz. Rusya ile bile vizeleri kaldıran Türkiye'ye Azerbaycan'ın vize uyguluyor olması manidar değil midir? Ancak ne olursa olsun, Azeri kardeşlerimizi Ermenistan'la ilişkileri geliştirme pahasına bozmak akıl karı değildir. Türkiye bu konuda kendi savlarını dünya kamuoyuna yeterince anlatamamıştır ve geri kalmıştır. Küçücük Ermenistan bile uluslararsı kamuoyunda iddialarını Türkiye'den daha iyi ifade etmektedir ve bunu görmek üzüntü vericidir. Sadece politik görüşmeler ile bu işler yürümüyor, sokaktaki insanların da düşüncelerini değiştirmek gerekiyor ve bu konuda Türkiye her zaman sınıfta kaldı, AKP döneminde de sınıfta kalmaya devam ediyor.
AKP'nin yüzünü Ortadoğu'ya dönmesi batıda eksen kayması tartışmalarına yol açtı. Bunlar güzel gelişmler. Çünkü Türkiye önceden beri tek eksenli bir politika güdüyordu o eksen de batı ekseniydi. AKP döneminde Türkiye çok eksenli politika gütmeye başlayarak küresel bir güç olduğunun farkına vardı. Bu noktada da AKP tam notu hak ediyor. Gelen eleştiriler Türkiye üzerinde eskiden sahip oldukları etkinin azalacağı endişesinden kaynaklanmaktadır. Bu endişe onları tedirgin ededursun, Türkiye'ye karşı daha pozitif politika gütmelerini gerektirecektir.
AKP'nin genel olarak dış politika ve ekonomi notunu pozitif ve ortalamanın üstünde olarak belirtebiliriz. Biraz da iç politikaya değinmek gerek.
Kürt sorunu ile ilgili yapılan tartışmalarda izlenen yol tam bir hüsrandı. Demokratikleşme paketi de fiyasko olarak adlandırılabilir. TRT 6 geç kalınmış bir hak olarak görülmelidir. Bu topraklarda yaşayan, yediği her ekmek için, içtiği her damla su için bu ülkeye vergi veren insanlar bu ülkenin TV'lerinde kendi dillerinde şarkılar dinleyemiyor, filmler izleyemiyorlardı. Oysa ki bu ülkede televizyonlarda İngilizce, Fransızca vb pek çok dilde yayın yapılmaktaydı. Çok geç kalınmış bir uygulamaydı ve sevindiricidir. Ancak bu gelişme yeterli değildir.
AKP'nin doğu ve güneydoğu politikasını kurtarmaya TRT 6 yetmez. Ancak PKK'nın resmen siyasi uzantısı olan DTP ( Adını yanlış yazdıysam özür dilerim, ikide bir ismi değiştiğinden zaman zaman karıştırabiliyorum ) bu noktada AKP'nin resmen ayağına dolandı. Ortamı fazlasıyla gerdi. Gereksiz çıkışlar ile Türk toplumunun tepkisini çekti. Erzurum'da protesto edildilerse, İzmir'de arabaları taşlandıysa, Ahmet Türk Samsun'da yumruklandıysa bunlardan AKP değil, Türkleri, ölçüyü pervasızca aşan akla mantığa aykırı açıklamaları ile geren ve kışkırtan DTP'lilerdir. Kürt halkı DTP'den ( tarih boyunca bu partinin temelindeki tüm partiler dahil olmak üzere ) çektiği kadar kimseden çekmemiştir. AKP bu noktada zayıf kaldı ve notu negatif.
Cumhuriyet mitinglerinde AKP'nin umursamaz tavrı dikkat çekiciydi. Yüzde kaç ile iktidara gelirseniz gelin, yüzbinlerce insan miting yapıyorsa ve bir şeye itiraz ediyorsa kulak vermek her iktidarın boynunun borcudur. AKP'nin bu dönemdeki notu tam olarak 0'dır. AKP hem miting yapanları dinlemeli, hem de onlara kendini anlatmalıydı. Ayrıca Başbakan R.T.E.'ın Hüsnü Mübarek için ifade ettiği sözler de manidardı. Hüsnü Mübarek'e halkının isteklerine kulak vermesini öğütleyen başbakanın Cumhuriyet mitinglerindeki yüzbinlerin sesine kulaklarını tıkamış olması oldukça trajikomik bir durum oluşturdu.
Anayasa mahkemesi ile ilgili çekişmelerde AKP artı puana sahip. Anayasa Mahkemesi verdiği hukuki olmaktan ziyade siyasi kararlar ile puan kaybetti. Anayasa mahkemesinin verdiği kararların doğası gereği siyasi olacağı iddia edilebilir. Ancak Anayasa Mahkemesi bir karar verirken politik bir duruş sergilemiştir, oysa ki sadece hukuki bir duruşu olması gerekmektedir. Bu noktada onlara " Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!" sözünü hatırlatmak gerekiyor çünkü Anayasa Mahkemesi üyeleri kendilerini milletin egemenliğinin ifadesi olan TBMM'den üstün görme cüretini gösterdiler.
AKP hükümetinin Ergenekon davasındaki tavrı da biraz yadırganacak cinstendi. Ancak Ergenekon olayına girmek istemiyorum keza yargı süreci devam ediyor, sadece bu süreçte AKP'nin tavrını yadırgadığımı belirtmekle yetineceğim.
R.T.E. ve Bülent Arınç başta olmak üzere çeşitli AKP'lilerin kim olursa olsun halkın içinden kişileri zaman zaman azarladığına üzülerek şahit olduk. Milletin oyu ile başa geçmiş olan kişilerin milleti aşağılama hakkı yoktur. AKP hükümetinin kendilerine her eleştiri yönelten kişiyi provokatör olarak tanımlaması, eleştiriyi hazmedememesi, yazarlar ve çizerler ile kavgalı ve davalı olması Türkiye'ye yakışan şeyler değil. Ayrıca üniversite öğrencilerine polisin bu kadar sert davranması da demokratik bir ülkeye kesinlikle yakışmadı ve yakışmıyor. Bugün net bir şekilde söyleyebilirim ki AKP, demotrat olma konusunda sınıfta kalmıştır. Notu 0'dır. Eleştirilmeyi hazmedemeyen, kendini eleştirenleri düşman olarak gören, elindeki gücü kullanarak ezen, aşağılayan bir zihniyet demokrat olmaktan ziyade baskıcı, otoriter bir rejimdir. AKP ülkeyi AKP'ci olan ve olmayan olarak ikiye bölmüştür. R.T.E. nin referandum öncesi sarf ettiği " taraf olmayan bertaraf olur" sözü de bunun en güzel kanıtıdır. Başbakan Türk halkını haddini çok çok aşarak resmen tehdit etmiştir. Bu tür söylemler Türkiye Cumhuriyeti başbakanının ağzından dökülmemelidir, Türkiye Cumhuriyeti başbakanına yakışmaz.
AKP döneminde gördüğümüz hayırlı olaylardan biri de SGK'nın sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında toplamasıydı. Tonla sorun çıksa bile bu gerekli bir şeydi ve AKP bu noktada da tam puanı hak ediyor.
AKP döneminde yine paramızdan 6 sıfır atılması, enflasyonun ve faizlerin düşmesi, Türkiye'nin IMF boyunduruğundan kurtulması gibi pozitif gelişmelere de şahit olduk. Her biri güzeldi. Ancak son dönemlerde AKP'nin ihracat rakamları ile övünürken ithalattaki gelişmelerden ve dış ticaret açığından bahsetmeyi pek sevmemesi ve dev gibi büyüyen cari işlemeler açığına bir çözüm getirmekte MB'ını yalnız bırakarak hantal davranması endişelere yol açıyor.
Bu yazıyı daha çok uzatabilirim alında ancak bir oturuşta iki dönem tek parti olarak ülkeyi yöneten AKP'yi irdelemek kolay değil. Ancak AKP'nin tek parti hükümeti olarak bu ülkeyi iki dönem üst üste yönettiğini göz önünde bulundurursak, yazının başında belirttiğim verim mantığına göre, yapabilecekleri ve yaptıklarını kıyaslar isek, ortalamanın biraz üzerinde diyebileceğimiz bir sonuca ulaşabiliriz sanıyorum. AKP'nin bu noktada en büyük avantajı alternatifinin olmayışı. Ne MHP ne de CHP AKP'yi devirebilecek güce sahip. Ancak bir partinin üç kez üst üste tek başına iktidar olması da, özellikle Türkiye'de önemli başka sorunlar doğurabilecek bir risk. Hep beraber göreceğiz yaklaşan seçimlerin sonuçlarını.
AKP iktidarı döneminde yapılanlara öyle gözü kara, partizanca hatta fanatikçe karşı çıkmak doğru bir yaklaşım değildir. AKP'nin icraatlarına karşı çıkanlar mutlaka farklı çözüm yolu ile beraber gelmeliler. Neden böyle yaptınız demek yetmez, aynı zamanda neden böyle yapmadınız da denilebilmelidir. Aksi halde kuru bir muhalefet yapılmıştır ve kuru gürültüden başka bir değeri de yoktur.
AKP'nin yaptığı özelleştirmeler çok eleştirildi. Ancak bu eleştirileri yapanların devletin neden şeker pancarı fabrikasına sahip olması gerektiğini de açıklaması gerekir. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında oldukça zayıf olan sermaye birikimi, ülke ekonomisinin gelişmesi için elzem olan bu tür yatırımları yapacak güçte olmadığı için, zamanında devletçi bir ekonomi politikası mecburen yürütüldü ve devlet şeker pancarı fabrikaları gibi, normal bir devletin yapmayacağı yatırımları bizzat gerçekleştirdi. Bu anlayış halen devam etmektedir. Ancak artık uluslararası sermaye de ülkemizde faaliyet gösterebildiğinden, büyük yatırımlar için ( Nükleer enerji santrallerinde olduğu gibi ) yap işlet devret mantığı devreye girmekte ve devletin bizzat büyük maaliyetler altına girmesi önlenmektedir. Bu noktada özelleştirmelere karşı çıkmak aynı zamanda devletin var oluş amacının dışındaki şeylerle de ilgilenmesini istemek demektir. Devlet tüccar değildir, devlet sanayici değildir, devlet bankacı değildir, devlet ekonomik anlamda kural koyucu ve bu kurallara uyulmasını sağlayıcı güce sahip bir kurumdur.
Özelleştirmelerin yapılmasına karşı çıkmak akılcı olmamakla birlikte, Tüpraş ve Türk Telekom gibi stratejik öneme sahip kuruluşların yabancı sermayeye satılması eleştirilebilir. Her hangi bir kriz anında bu kurumlar güvenlik açısından risk oluşturabilecektir. Türk Telekom bilgi sızdırabilir, Tüpraş TSK'nın ihtiyaç duyacağı akaryakıtı çeşitli bahanelerle sağlamayabilir. Bu riski almaya değer miydi? Bu kurumların özelleştirilmesi yerinde daha düşük fiyatla da olsa yerli sermayeye satılması düşünülebilirdi.
AKP iktidarının gerçekleştirdiği önemli bir başka icraat ise TCDD'ye arka çıkması. Hızlı tren projeleri, Türkiye Vagon Sanayi gibi önemli atılımlar gerçekten alkışı hak ediyor. Ayrıca duble yolları da unutmamak gerek. Bir dönem hemen her akşam onlarca kişinin trafik kazalarında hayatlarını kaybettiğini televizyonlarda görmekteydik. Artık ana haber bültenlerinde böyle haberler oldukça azaldı. Bunun da en önemli nedeni tabi ki yapılan bölünmüş yollar.
AKP'nin askeri teknolojiye verdiği destek de azımsanacak gibi değil. Yerli tank projesinden, ATAK helikopterlerine kadar uzanan pek çok projeye büyük destek verildi. TSK'nın ihtiyaçlarının yerli imkanlarla karşılanması noktasında büyük ilerlemeler kaydedildi. Yerli insansız hava aracı projesi ile Türkiye dünyadaki sayılı ülkelerden biri haline geldi. Artık Türk Ordusu sadece üniformalı personel sayısı olarak değil, sahip olduğu teknoloji ile de dünyanın sayılı ordularından biri haline geldi ve bu her Türk vatandaşına güven veriyor.
AKP'nin izlediği dış politika eski hükümetlere nazaran çok daha şahin politika olarak tabir edilen cinsten. Ancak AKP iktidarı bu şahin politikalara rağmen yerinde ve ölçülü olmasını da biliyor. Örnek olarak İsrail ile yaşanan krizde, Türkiye'ye yakışmayacak politikalar gütmek yerine, uygar bir ülkenin yapması gerekeni yapmayı tercih ettiler. Aksi halde İsrail'e savaş açmak bile mümkündü. Ancak bu izlenen politika biraz pasif olarak algılandı ve halen de öyle algılanıyor.
AB ile ilişiler noktasında AKP'ye suç atmak biraz yersiz. Bir türlü ilerleme kaydedilemiyor ancak başta Fransa olmak üzere çeşitli AB üyesi ülkelerin Türkiye'nin tam üyeliğini istemediği ve ayak direttiği de bilinen bir gerçek. Bu durumda AKP yine sabırlı davranak sertliği iyi ayarlanmış açıklamalar yapıyor. Yine de bu konuda AKP'nin biraz daha aktif olması beklenebilirdi. AB ile ilişkiler noktasın kaleyi içten fethetmek için çeşitli çalışmalar yapılabilirdi. Bu noktada puanı biraz kırık ancak yine de ortalamanın üzerinde.
Ermenistan ile ilişkiler AKP'nin en büyük handikapı. Ermenistan arkasına dünya kamuoyunun desteğini alarak hak etmediği ödülleri koparmaya çalışıyorken, Türkiye Azerbaycan ile ilişkilerinde gereksiz gerginliğe neden oldu. Bu arada bilmediğimiz gerçekler de olabilir. Azeriler her zaman kardeşimizdir ancak Azerbaycan yönetiminin Türkiye'ye çok da dost olmadığı bir gerçek. Buna en güzel örnek olarak halen Türkiye'ye vize uygulamalarını gösterebiliriz. Rusya ile bile vizeleri kaldıran Türkiye'ye Azerbaycan'ın vize uyguluyor olması manidar değil midir? Ancak ne olursa olsun, Azeri kardeşlerimizi Ermenistan'la ilişkileri geliştirme pahasına bozmak akıl karı değildir. Türkiye bu konuda kendi savlarını dünya kamuoyuna yeterince anlatamamıştır ve geri kalmıştır. Küçücük Ermenistan bile uluslararsı kamuoyunda iddialarını Türkiye'den daha iyi ifade etmektedir ve bunu görmek üzüntü vericidir. Sadece politik görüşmeler ile bu işler yürümüyor, sokaktaki insanların da düşüncelerini değiştirmek gerekiyor ve bu konuda Türkiye her zaman sınıfta kaldı, AKP döneminde de sınıfta kalmaya devam ediyor.
AKP'nin yüzünü Ortadoğu'ya dönmesi batıda eksen kayması tartışmalarına yol açtı. Bunlar güzel gelişmler. Çünkü Türkiye önceden beri tek eksenli bir politika güdüyordu o eksen de batı ekseniydi. AKP döneminde Türkiye çok eksenli politika gütmeye başlayarak küresel bir güç olduğunun farkına vardı. Bu noktada da AKP tam notu hak ediyor. Gelen eleştiriler Türkiye üzerinde eskiden sahip oldukları etkinin azalacağı endişesinden kaynaklanmaktadır. Bu endişe onları tedirgin ededursun, Türkiye'ye karşı daha pozitif politika gütmelerini gerektirecektir.
AKP'nin genel olarak dış politika ve ekonomi notunu pozitif ve ortalamanın üstünde olarak belirtebiliriz. Biraz da iç politikaya değinmek gerek.
Kürt sorunu ile ilgili yapılan tartışmalarda izlenen yol tam bir hüsrandı. Demokratikleşme paketi de fiyasko olarak adlandırılabilir. TRT 6 geç kalınmış bir hak olarak görülmelidir. Bu topraklarda yaşayan, yediği her ekmek için, içtiği her damla su için bu ülkeye vergi veren insanlar bu ülkenin TV'lerinde kendi dillerinde şarkılar dinleyemiyor, filmler izleyemiyorlardı. Oysa ki bu ülkede televizyonlarda İngilizce, Fransızca vb pek çok dilde yayın yapılmaktaydı. Çok geç kalınmış bir uygulamaydı ve sevindiricidir. Ancak bu gelişme yeterli değildir.
AKP'nin doğu ve güneydoğu politikasını kurtarmaya TRT 6 yetmez. Ancak PKK'nın resmen siyasi uzantısı olan DTP ( Adını yanlış yazdıysam özür dilerim, ikide bir ismi değiştiğinden zaman zaman karıştırabiliyorum ) bu noktada AKP'nin resmen ayağına dolandı. Ortamı fazlasıyla gerdi. Gereksiz çıkışlar ile Türk toplumunun tepkisini çekti. Erzurum'da protesto edildilerse, İzmir'de arabaları taşlandıysa, Ahmet Türk Samsun'da yumruklandıysa bunlardan AKP değil, Türkleri, ölçüyü pervasızca aşan akla mantığa aykırı açıklamaları ile geren ve kışkırtan DTP'lilerdir. Kürt halkı DTP'den ( tarih boyunca bu partinin temelindeki tüm partiler dahil olmak üzere ) çektiği kadar kimseden çekmemiştir. AKP bu noktada zayıf kaldı ve notu negatif.
Cumhuriyet mitinglerinde AKP'nin umursamaz tavrı dikkat çekiciydi. Yüzde kaç ile iktidara gelirseniz gelin, yüzbinlerce insan miting yapıyorsa ve bir şeye itiraz ediyorsa kulak vermek her iktidarın boynunun borcudur. AKP'nin bu dönemdeki notu tam olarak 0'dır. AKP hem miting yapanları dinlemeli, hem de onlara kendini anlatmalıydı. Ayrıca Başbakan R.T.E.'ın Hüsnü Mübarek için ifade ettiği sözler de manidardı. Hüsnü Mübarek'e halkının isteklerine kulak vermesini öğütleyen başbakanın Cumhuriyet mitinglerindeki yüzbinlerin sesine kulaklarını tıkamış olması oldukça trajikomik bir durum oluşturdu.
Anayasa mahkemesi ile ilgili çekişmelerde AKP artı puana sahip. Anayasa Mahkemesi verdiği hukuki olmaktan ziyade siyasi kararlar ile puan kaybetti. Anayasa mahkemesinin verdiği kararların doğası gereği siyasi olacağı iddia edilebilir. Ancak Anayasa Mahkemesi bir karar verirken politik bir duruş sergilemiştir, oysa ki sadece hukuki bir duruşu olması gerekmektedir. Bu noktada onlara " Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!" sözünü hatırlatmak gerekiyor çünkü Anayasa Mahkemesi üyeleri kendilerini milletin egemenliğinin ifadesi olan TBMM'den üstün görme cüretini gösterdiler.
AKP hükümetinin Ergenekon davasındaki tavrı da biraz yadırganacak cinstendi. Ancak Ergenekon olayına girmek istemiyorum keza yargı süreci devam ediyor, sadece bu süreçte AKP'nin tavrını yadırgadığımı belirtmekle yetineceğim.
R.T.E. ve Bülent Arınç başta olmak üzere çeşitli AKP'lilerin kim olursa olsun halkın içinden kişileri zaman zaman azarladığına üzülerek şahit olduk. Milletin oyu ile başa geçmiş olan kişilerin milleti aşağılama hakkı yoktur. AKP hükümetinin kendilerine her eleştiri yönelten kişiyi provokatör olarak tanımlaması, eleştiriyi hazmedememesi, yazarlar ve çizerler ile kavgalı ve davalı olması Türkiye'ye yakışan şeyler değil. Ayrıca üniversite öğrencilerine polisin bu kadar sert davranması da demokratik bir ülkeye kesinlikle yakışmadı ve yakışmıyor. Bugün net bir şekilde söyleyebilirim ki AKP, demotrat olma konusunda sınıfta kalmıştır. Notu 0'dır. Eleştirilmeyi hazmedemeyen, kendini eleştirenleri düşman olarak gören, elindeki gücü kullanarak ezen, aşağılayan bir zihniyet demokrat olmaktan ziyade baskıcı, otoriter bir rejimdir. AKP ülkeyi AKP'ci olan ve olmayan olarak ikiye bölmüştür. R.T.E. nin referandum öncesi sarf ettiği " taraf olmayan bertaraf olur" sözü de bunun en güzel kanıtıdır. Başbakan Türk halkını haddini çok çok aşarak resmen tehdit etmiştir. Bu tür söylemler Türkiye Cumhuriyeti başbakanının ağzından dökülmemelidir, Türkiye Cumhuriyeti başbakanına yakışmaz.
AKP döneminde gördüğümüz hayırlı olaylardan biri de SGK'nın sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında toplamasıydı. Tonla sorun çıksa bile bu gerekli bir şeydi ve AKP bu noktada da tam puanı hak ediyor.
AKP döneminde yine paramızdan 6 sıfır atılması, enflasyonun ve faizlerin düşmesi, Türkiye'nin IMF boyunduruğundan kurtulması gibi pozitif gelişmelere de şahit olduk. Her biri güzeldi. Ancak son dönemlerde AKP'nin ihracat rakamları ile övünürken ithalattaki gelişmelerden ve dış ticaret açığından bahsetmeyi pek sevmemesi ve dev gibi büyüyen cari işlemeler açığına bir çözüm getirmekte MB'ını yalnız bırakarak hantal davranması endişelere yol açıyor.
Bu yazıyı daha çok uzatabilirim alında ancak bir oturuşta iki dönem tek parti olarak ülkeyi yöneten AKP'yi irdelemek kolay değil. Ancak AKP'nin tek parti hükümeti olarak bu ülkeyi iki dönem üst üste yönettiğini göz önünde bulundurursak, yazının başında belirttiğim verim mantığına göre, yapabilecekleri ve yaptıklarını kıyaslar isek, ortalamanın biraz üzerinde diyebileceğimiz bir sonuca ulaşabiliriz sanıyorum. AKP'nin bu noktada en büyük avantajı alternatifinin olmayışı. Ne MHP ne de CHP AKP'yi devirebilecek güce sahip. Ancak bir partinin üç kez üst üste tek başına iktidar olması da, özellikle Türkiye'de önemli başka sorunlar doğurabilecek bir risk. Hep beraber göreceğiz yaklaşan seçimlerin sonuçlarını.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)