25 Şubat 2015 Çarşamba

Elveda Bugatti

Bugatti adını çok da uzak olmayan bir tarihe kadar pek çok kimse bilmiyordu. Halen de bilmeyenler vardır kesin. Ancak Bugatti Veyron daha piyasaya çıkmadan otomobil meraklılarının dikkatini çekmişti ve hız delilerinin rüyalarını süslemişti.

Tam 16 silindirlik ve 1001 beygirlik motorla dünyaya merhaba diyen Bugatti Veyron'un daha sonra 1200 beygirlik versiyonları piyasaya çıktı. Motorunun teknik özelliklerine bakıldığında dudak uçuklatan veriler görülen Bugatti Veyron,  karada ticari olarak satılan araçların hız rekorunu da 431,63 km/h ile elinde bulunduruyor. Ne hız ama!

Ancak bunların da bir bedeli var. Standart kullanımda 100 Km'de sadece 20 litre benzin içen Bugatti Veyron'un motorunun kapasitesini sonuna kadar kullanmak isterseniz 100 litrelik deposunu 18 dakikada bitiriyorsunuz. Çok erken diyebilirsiniz ama öyle bir sürüşte daha uzun süre devam ederseniz zaten kısa bir süre sonra lastikleriniz bitiyor.

Neyse efendim. Aracı tanıtmaya gerek görmüyorum çünkü meraklıları zaten şimdiye kadar hakkında hemen herşeyi öğrenmiştir. Volkswagen'in bünyesinde bulunan Bugatti artık üretilmeyecekmiş efendim. Yalnızca Veyron değil, Bugatti markasına elveda diyoruz. Çünkü Volkswagen Bugatti markasıyla hiçbir otomobil üretmeyecekmiş. Sanırım onlar da Veyron'dan iyisinin yapılamayacağını düşünüyorlar.

Son modeli de Ortadoğulu biri (Muhtemelen bir arap şeyhinin oğlu veya öyle bir zımbırtıdır) 2,3 milyon euroya almış. Ne diyelim...Allah kazasız belasız sürüşler nasip etsin :D

Şimdiye kadar pek çok otomobil markasının tarihe gömüldüğüne şahit oldum. Hepsi de beni üzmüştü. Ama Bugatti bayağı bir dokundu. Biliyorum hiçbir zaman alamayacağım bir otomoobil ama yine de Bugatti üretilen ve satılan bir dünyada yaşamak istiyorum.

22 Şubat 2015 Pazar

Okunamayan Kitap: Kırmızı Pazartesi

Uzunca bir süredir Kırmızı Pazartesi'yi bitirmeye çalışıyorum. Daha önce hiç okumadığım 17 Nisan 2014'te kaybettiğimiz Kolombiya'lı yazar Gabriel García Márquez'in Can yayınlarından çıkmış kitabı altı üstü 107 sayfa. Yüzlerce sayfalık kitapları kısa sürede okuyan biri olarak normalde birkaç saatte bitirmem gerekirdi oysa. Ancak günlerdir kitap öyle duruyor. Peki neden? Bana neler oluyor?

İşin açıkçası kitap güzel. Biraz çeviriden kaynaklı sıkıntılar var gibi ama, yazarın anlatım gücünü çok bozmamış. Çevirilerde belli bir kayıp doğal olarak olur zaten. Büyük ihtimalle konu itibariyle son günlerdeki ruh halime pek uymadı kitap. 

Bir yandan da kendime gülüyorum. En uzun sürede bitirdiğim kitaplar listesinde bu kadar az sayfa ile başa oynayacak yakında Kırmızı Pazartesi. 

19 Şubat 2015 Perşembe

Aydınlanma Çağından Karanlık Çağa

Aydınlanma çağı denilen bir çağ var. Aslında insanlık tarihinin en önemli çağlarından biri, belki de en önemlisi. İnsanlığın maruz kaldığı tüm zorlamalara, sınırlandırmalara, yasaklara, kalıplara karşı topyekün başkaldırısı denilebilir. Günümüz modern yaşam tarzının ve kültürünün temelinin atıldığı çağ. Çok değil, 1700'lerde başlayan yavaş ama emin adımlara ilerleyen bir insanı uyanış hareketi.

Ne mi getirdi aydınlanma çağı. Sorgulamayı, yargılamayı, özgürce düşünmeyi ve düşündüğünü söylemeyi, söylemekle kalmayıp uygulamayı... Yığınların arasında birey olabilmeyi, farklı olabilmeyi getirdi.

Aslında aydınlanma çağı yeni dünyanın keşfinden güç almıştır. Denizaşırı sömürgeler anavatanlarındaki monarşilerin boyunduruğunu sorgulamaya başlamıştır. Denizaşırı sömürgelerden gelen hammaddeler ve ticaretle zenginleşen iş dünyası sanayi devrimiyle iyice toplumda söz sahibi olmuş ve soyluların yanında hak iddia etmiştir. Söz hakkı. İşçiler ise ağır çalışma koşullarına isyan bayrağını çekmiştir. Sonuçta öyle bir noktaya gelinmiştir ki, ne krallar ne imparatorlar keyfiyetle, dayatmayla insanları istedikleri gibi yönlendiremeyeceklerini, istediklerini insanlara yaptıramayacaklarını görmüş ve müzakere tekniğini benimsemiştir. Benimsememekte ısrar eden olursa isyan çıkmış hatta ihtilal olmuştur. İnsanlar artık monarkların kulu, kölesi, malı, mülkü, tebaası olmak ve ona hizmet etmek yerine, kendilerine hizmet eden, kendi refahları için var olan devlet yapıları ve yönetimler istemiştir.

Hiçbir hak bedavaya kazanılmadı. Günümüzde insanların sahip olduğu her hakkın bedeli nice canlarla, akan kanlarla ödenmiştir.

Peki aydınlanma geri dönülemez bir yol mudur?

Aydınlanma geri dönülemez bir yoldur. Çünkü bir yaşam tarzını ve bu yaşam tarzının olabilirliğini insanlara göstermiştir. Kim ki bu yaşam tarzına müdahale ederse, taraftar bulsa bile kısa zamanda ters tepecek, duvara toslayacaktır. Aydınlanan insanı karanlığa gömmek o kadar kolay olmayacaktır.

Ancak karanlığı isteyenler de az değildir. Onlar mutlak güç, mutlak otorite, mutlak monark olmak isteyenlerdir. Böyleleri eğer imkan sahibi olurlarsa insanların kanla canla kazandığı haklarını ve özgürlüklerini kendi egolarını tatmin için sınırlandırma yoluna gidecektir. Ve her toplumda bunu yapmaya muktedir olan, konumca güçlü kimselere üç kuruşluk çıkarları adına, insanlıklarını yerin dibine sokma pahasına yalakalık yapacak kadar aşağılık bir güruh var olacaktır.

Büyük bedeller ödenerek kazanılan haklar birden alınamaz. Sindire sindire, topluma geçerli gösterilecek ve toplumu ikna edebilecek çeşitli bahanerle sınırlandırılabilir. Tüm bunlar olurken modern insan bir daha ağır bedeller ödememek için sessiz kalabilir. Bir umut deyip bekleyebilir. Ama bir nokta vardır ki bardak taşar ve sel olur akar. Ki o selin önünde kalanlar ezilir...