Açık bir pencereden içeri giren rüzgarın dalgalandırdığı perde, pencerenin hemen önündeki masanın üzerinde duran, ne olduğu önemsiz bir kağıdı hareket ettirince çıkan ses, o anda odayı dolduran en önemli ve de içi dolu ses oluyorsa ve bu odada biri var ise, işte o kişi kesin olarak derin ve de sakin, tam anlamıyla dingin bir denizin ortasındaki küçücük ama küçücük bir kayığın içinde bulunan ve gözleriyle afakı taradığında ne bir başka gemi ya da kayık, ne de bir kara parçası görebilen, hatta kulaklarına yakında bir kara parçası olduğunun işareti olabilecek en zayıf bir martı sesi bile gelmeyen biridir. Bu öyle derin bir kendi başına kalmışlıktır ki, insan hem dışarıdan bakıldığında aksi iddia edilemeyecek kadar yalnızdır, hem de kendini büyük şehirlerin ünlü, çoğu zaman araç trafiğine kapalı, her tarafında dünyaca ünlü markaların isimlerinin yazıldığı devasa tabelalar bulunan ve bu tabelaların altında albenisi son derecede yüksek şekilde düzenlenmiş ve de sabah tüm camları özenle silinmiş camekanlarla ve de her birinden başka başka türlerde ama illa ki yüksek perdelerde sokağa taşan müzik ile müşteri avlamaya çalışan dükkanları olan bir caddenin mahşeri kalabalığının curcunasında hissetmektedir. Bu yalnızlık içindeki kalabalık hissi bazen öyle şiddetlenebilir ki insan kendini bir çırpıda sokakta, gündelik yaşamanın gürültülü ve de düzensiz görünen ama o görüntüdeki düzensizliğin aslında evrensel bir düzene sahip curcunasında bulabilir.
Bu bir kaçıştır. İçsel kalabalığın katlanılmazlığından dışsal kalabalığın katlanılabilir karmaşıklığına bir kaçış. Öyle ki, evinin ya da apartmanın sokağa açılan son kapısından kendini dışarı attığında, onlarca yıl hapiste kaldıktan sonra kaçmayı başaran bir mahkum gibi, hem mutlu, hem de garip bir şekilde, suçlu hisseder. Mutludur çünkü artık kurtulmuştur içsel kalabalığın katlanılamazlığından. Suçlu hisseder kendini ama bunu tam kavrayamaz. Belki bu suçluluk değildir de bir utançtır. Çünkü kaçtığı şey aslında kendisidir. Bir odada yalnızken evrenin en mutlak ve de büyük gerçeği olan kendi varlığı, sokağa çıktığında küçülmüş, küçülmüş, artık denizde bir katre kadar önemsizleşmiştir. İnsan belki de kendi evreninin en mutlak gerçeği olmaya katlanamıyordur. İşte belki de yalnızlık dediğimiz şey de, insanın kendi evreninin en mutlak gerçeğinin kendisi olması halidir. Bu nedenle insanlar yalnızlıktan kaçarken kendilerini kalabalıklara atıyorlar. Çünkü kalabalık içinde kendi varlıkları, kendi evrenlerindeki mutlak gerçek olmaktan çıkıp küçülüyor, önemsizleşiyor.
Sokağa çıktıktan sonra tanıdık yüzlerle karşılaşır insan. Her zaman alışveriş yaptığı mahalle bakkalı olabileceği gibi bu tanıdık yüzler, komşuları, sokakta oynayan komşu çocukları, okuldan eve dönen ya da okula giden öğrenciler, işe giden ve işten eve dönen ancak ister işe gidiyor olsun ister işten eve dönüyor olsun aynı derecede yorgun görünen insanlar, kısacası sokakta her kim varsa tanıdıktır. Herkesin yüzünde mutlaka daha önce karşılaşılmış bir başkasının yüzü durur, herkes herkese benzer. Bu herkesin herkese benzediği sokakta, insan bir gerçeğin ayırdına varabilir. O da kendisinin de aslında herkese benzediği gerçeğidir. İşte bu noktada yalnızlık ortadan kalkmaya başlar. Artık kendi evreninin mutlak gerçeği, mutlak varlığı olan kendi varlığı ile tüm sokaktaki insanlar ve bir tümevarımla tüm insanlık yer değiştirir. Artık kendi evrenini tüm insanlık doldurmaktadır ve yalnız değildir.
İnsan, kesin olarak yalnız olan insan, kendi iç evreninde, diğer insanlardan ayrık yaşadığı hayatına ait tüm sorunların altından bir başına kalkabilecek kadar güçlü değildir. Yüzlerce hatta belki binlerce soru ile boğuşmak zorunda kalır. Üstelik bu soruların birine bile cevap bulabilmek halihazırda çok zor iken, bulunan cevapların da hiçbiri mutlak bir cevap olamamakta, bununla da kalmayıp onlarca yeni soruyu tetiklemektedir. Adeta bir nötron tarafından tetiklenmiş bir çekirdek tepkimesi gibi, kontrol etmenin insan aklının sınırlarının çok ötesinde olduğu sonsuz bir soru cevap sarmalı meydana gelir. Sarmal çok uzakta da olsa bir noktaya ulaşıyor gibi görünebilir. Ancak her kat edilen aşamada, aslında bunun optik bir yanılsama olduğu gerçeği acı bir gerçek olarak insanın yüzüne vurur. İşte kaçış bundandır. Sokakta bu sarmaldan insan kurtulmakta, bir anda soruların ağır yükünü tüm insanlık ile paylaşmaktadır. İnsanın yalnızlığı, aslında kendi varlığının kendisidir. Yani insan kendi varlığının varlığında yalnızdır. Kendi varlığının yokluğunda ise yalnız olmaktan kurtulur. Bunula birlikte kendi varlığını yok edemez. Aslında kaçmakta olduğu kendi, zaten sokaktadır ve çok sayıdadır. Kendinden kaçtıkça kendini bulan insan, kendinden kurtulmuş olsa bile bir süreliğine, ne kadar kendinden uzaklaşmış ve ne kadar kendi olmaktan çıkabilmiştir ki? Yaptığı sadece kendi bilincini kendine dönük düşüncelerle boğuşturmaktan sokakta kaldığı süre kadar kurtarmaktır. Zaten elinden de bundan fazlası gelemez.
Yalnızlık, tam anlamıyla yalnızlık. İnsanın içini buran, uzun süre suda kalmış el ya da ayak derisi gibi buruşuk, ama yalın, sessiz ama kafa patlatacak kadar gürültülü bir yalnızlık. İnsanın hem bir başına olduğu hem de binlerce kendinin sorduğu onlarca soru ile boğuştuğu hal. Bu hal hiçbir zaman bitmeyecektir. Sonuç olarak insan, kendi varlığından kesin olarak kurtulana dek yalnızdır.
16 Ekim 2010 Cumartesi
5 Temmuz 2010 Pazartesi
Türk Sorunu
Hep Kürt sorunu denilip duruluyor. Oysa ortada yıllardık kimsenin bilmediği bir Türk sorunu var. Bu sorun temeldir. Tıpkı üzerine katlar inşa edilmiş bir binanın temelinin görünmemesi gibi, görünmez. Ancak tüm sorunlar ondan kaynaklanmakta, ondan beslenmektedir. Yıllardır biz Türklerin kanını emen Kürt sorununun da bir temeli vardır ve bu temel Türk sorunudur.
Türk sorunu oldukça eskidir. Yüzyıllar öncesine dayanır. Hatta Türkistan'daki ilk Türk boylarına kadar dayanır. Ancak ben o kadar eskiye gitmeyeceğim. Daha yakın bir tarihe gidelim, örneğin 16. yy. Yani Osmanlı İmparatorluğu'nun iyice güçlendiği, batı devletlerini titrettiği ve de güçlenmeye devam etmekte olduğu zamanlar. Ancak kokuşmanın ilk öncü sinyalleri de bu yüzyılda görülür. Ancak o zamanın şartlarından kaynaklansa gerek, kimse bu sinyalleri algılamaz. Kötüye gidişin artçı sarsıntılarıdır gelen, ancak hisseden olmaz.
17. YY'a gelindiğinde, artık artçı sarsıntılar yerini depremlere bırakmıştır. Artık acil ve keskin çözümler gerekmektedir. Ancak bu çözümler de üretilemez. Sorunun temeli, Türklerin dünya görüşüdür. Sorunun temeli Türklerin aymazlığıdır. Sorunun temeli, her şeyin baki kalacağına safça inanıştır. Sorunun temeli körlüktür.
Türkler geri kaldı. Sadece ilimde değil üstelik, insanlıkta da geri kaldı. Avrupa devletleri hızla karanlık çağdan çıkmakta iken, Türkler kendi karanlık çağlarını hazırlamaktaydı. Hatta bir anda kendilerini içinde buldular.
Hala aynı aymazlık devam etmektedir. Türklerin çok büyük pek çok hatası vardır. Bunların en başında da, kendilerini diğer milletlerden üstün görmeleridir. Zaten bu nedenle gelişmeye gerek görmemişlerdir. Kendilerini yenilememişler, bir tembellik hastalığına yakalanmışlardır.
Her Türk milliyetçisi tarihimizde kurduğumuz devlet sayısı ile övünür. Güya çok iyi organize olan, hemen bir devlet kuran, başka milletlerin boyunduruğu altına yaşayamayan bir milletmişiz. Ancak hiç kimse onca kurulan devletin, yine Türklerin aymazlığı yüzünden yıkıldığını, devlet kurmaktan ziyade, devleti yaşatmanın da bir erdem ve fazilet olduğuna değinmez. Bu konu atlanır. Ne oldu o kurulan devletler? Neden yıkıldılar? Üstelik o devletlerin pek çoğu oldukça güçlenmişlerdi.
Bugüne gelelim biraz, en azından yaklaşalım. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, doğuda bir Kürt meselesi çıktı. Burada etnik yapıdan çok sosyal yapının etkin olduğu kanısındayım. Şarkın derebeyleri, yani ağalar, aşiret reisleri, kendi çıkarları uğruna Kürtleri kullanmıştır. Ancak Türkiye Cumhuriyetini yönetenlerin de pek çok hatası olmuştur. Kürtlere yapılan yok sayma, asimile etme politikaları başarıya ulaşamamış, aksine Türklere karşı kini, öfkeyi tetiklemiştir.
Doğuda çıkan olaylar bastırılırken ölçüsüz kuvvet kullanılmıştır. Kaldı ki darbe dönemlerinden, Türk Ordusunun Türklere bile son derecede acımasızca, orantısız şiddet kullandığını gördük, yaşadık. Türk ordusunu her bakımdan eleştirmeye hakkımız vardır, ancak, şiddet uygulama konusundaki tarafsızlığını eleştiremezsiniz. Önüne gelenin etnik, dini, siyasi vb kimliği ile ilgilenmeden öldürebilen, işkence edebilen bir ordudur kendisi. Yani pek çok Türk'ün da canını yakmış, hatta almıştır.
Türk ordusu, doğudaki olaylarda ölçüsüz şiddet uygulayınca, ve de devlet yöneticileri yaraları sarmakta yetersiz kalınca, doğudaki Kürtler kendilerini terkedilmiş hissetmişlerdir. Devlete bağlılık hisleri bizzat devlete bağlı olmadıklarını düşüneneler tarafından zayıflatılmıştır. Kürtler sokakta kendi dillerini konuşamaz, kendi şarkılarını söyleyemez olmuşlardır. Bu adeta bir soykırımdır. İnsanlara topluca etnik kimliğini unutturma baskısı, kültürel bir soykırımdır ve temelde de Kürt meselesinin özünü teşkil eder. Türklerin de ne kadar vurdumduymaz olduğunun göstergesidir.
Türk televizyonlarında, çok yakın bir tarihte savaştıkları, düşman oldukları İngilizlerin, Fransızların, Almanların filmleri, müzikleri yayınlanmış, okullarda bu diller ders olarak okutulmuş, hatta eğitim tamamen bu dillerde verilmiştir. Ancak, bu ülkenin bir kısım insanları, kendi anadillerini televizyonda, radyoda duyamamış, kendi anadillerinde yazılmış bir gazete, dergi ya da kitap okuyamamıştır. Bir etnik kimliğin reddi, bir etnik kimliğin ezilişi ve buna karşı haklı bir tepki doğmuştur.
Kürtlerin bu duruma tepki göstermeleri son derecede haklı nedenlere dayanmaktadır. Bununla birlikte, silaha sarılıp dağlara çıkmak, eşkiyalık yapmak, adam ödürmek, elini kana bulamak, yeterince kanla sulanmış bu toprakları daha da kana bulamak asla va asla kabul edilemez. Hele AB'nin eşiğindeki bir Türkiye'de. Hele yavaş yavaş demokratik hakların tanınmaya başladığı bir Türkiye'de. Hele cuntacıların hazırladığı bir baskıcı anayasanın etkilerinin silinmesine umut doğduğu bu günlerde kesinlikle yapılan eylemleri haklı görebilme imkanı yoktur. Türk milleti belki de tarihinde ilk defa, en azından cumhuriyet tarihinde ilk defa, doğru bir noktaya gelmektedir. Terör örgütünün eylemleri ise, aradaki sorunların çözümünü zorlaştırmaktan, bu iyiye gidişi baltalamaktan öteye gitmemektedir.
Üzülerek görmekteyiz ki, Kürtlerin sorunlarını TBMM gündemine taşımakla kendilerini doğal olarak yükümlü kabul eden Kürt milletvekillerinin, kapatılan DTP ve şimdiki BDP'nin vekilleri ve yöneticileri de, diyalog köprülerini atmakta, anlaşmamakta uyuşmamakta ısrarcı olmaktadırlar. Hem halkların kardeşliğinden bahsedip, hem de bu halklar arasına nifak sokanlar, aradaki bu kandan şikayetçi olup daha da çok akmasına neden olacak işler yapanları tarih asla ama asla affetmeyecektir.
Türkler, biraz da AB'nin sopası ile, hatalarından istemeyerek de olsa dönmekte iken, Kürtler bir zamanlar Türklerin içine düştüğü hataya göz göre göre düşmektedirler.
Türkler pek çok hata yapmıştırlar, Kürtler de pek çok hata yapmıştırlar. Bununla birlikte, her iki halk da aptal değildir. Bu nedenler hiç kimse, bu iki halkı aldatmaya yönelik girişimlerde bulunmamalıdır. BDP'li vekillerin söylemleri, güttükleri çözümsüzlük politikası, haklarını savundukları Kürt yurttaşlarımızın sorunlarının çözülmesini geciktirmekte, ve belki de engellemektedir.
Türk sorunu oldukça eskidir. Yüzyıllar öncesine dayanır. Hatta Türkistan'daki ilk Türk boylarına kadar dayanır. Ancak ben o kadar eskiye gitmeyeceğim. Daha yakın bir tarihe gidelim, örneğin 16. yy. Yani Osmanlı İmparatorluğu'nun iyice güçlendiği, batı devletlerini titrettiği ve de güçlenmeye devam etmekte olduğu zamanlar. Ancak kokuşmanın ilk öncü sinyalleri de bu yüzyılda görülür. Ancak o zamanın şartlarından kaynaklansa gerek, kimse bu sinyalleri algılamaz. Kötüye gidişin artçı sarsıntılarıdır gelen, ancak hisseden olmaz.
17. YY'a gelindiğinde, artık artçı sarsıntılar yerini depremlere bırakmıştır. Artık acil ve keskin çözümler gerekmektedir. Ancak bu çözümler de üretilemez. Sorunun temeli, Türklerin dünya görüşüdür. Sorunun temeli Türklerin aymazlığıdır. Sorunun temeli, her şeyin baki kalacağına safça inanıştır. Sorunun temeli körlüktür.
Türkler geri kaldı. Sadece ilimde değil üstelik, insanlıkta da geri kaldı. Avrupa devletleri hızla karanlık çağdan çıkmakta iken, Türkler kendi karanlık çağlarını hazırlamaktaydı. Hatta bir anda kendilerini içinde buldular.
Hala aynı aymazlık devam etmektedir. Türklerin çok büyük pek çok hatası vardır. Bunların en başında da, kendilerini diğer milletlerden üstün görmeleridir. Zaten bu nedenle gelişmeye gerek görmemişlerdir. Kendilerini yenilememişler, bir tembellik hastalığına yakalanmışlardır.
Her Türk milliyetçisi tarihimizde kurduğumuz devlet sayısı ile övünür. Güya çok iyi organize olan, hemen bir devlet kuran, başka milletlerin boyunduruğu altına yaşayamayan bir milletmişiz. Ancak hiç kimse onca kurulan devletin, yine Türklerin aymazlığı yüzünden yıkıldığını, devlet kurmaktan ziyade, devleti yaşatmanın da bir erdem ve fazilet olduğuna değinmez. Bu konu atlanır. Ne oldu o kurulan devletler? Neden yıkıldılar? Üstelik o devletlerin pek çoğu oldukça güçlenmişlerdi.
Bugüne gelelim biraz, en azından yaklaşalım. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, doğuda bir Kürt meselesi çıktı. Burada etnik yapıdan çok sosyal yapının etkin olduğu kanısındayım. Şarkın derebeyleri, yani ağalar, aşiret reisleri, kendi çıkarları uğruna Kürtleri kullanmıştır. Ancak Türkiye Cumhuriyetini yönetenlerin de pek çok hatası olmuştur. Kürtlere yapılan yok sayma, asimile etme politikaları başarıya ulaşamamış, aksine Türklere karşı kini, öfkeyi tetiklemiştir.
Doğuda çıkan olaylar bastırılırken ölçüsüz kuvvet kullanılmıştır. Kaldı ki darbe dönemlerinden, Türk Ordusunun Türklere bile son derecede acımasızca, orantısız şiddet kullandığını gördük, yaşadık. Türk ordusunu her bakımdan eleştirmeye hakkımız vardır, ancak, şiddet uygulama konusundaki tarafsızlığını eleştiremezsiniz. Önüne gelenin etnik, dini, siyasi vb kimliği ile ilgilenmeden öldürebilen, işkence edebilen bir ordudur kendisi. Yani pek çok Türk'ün da canını yakmış, hatta almıştır.
Türk ordusu, doğudaki olaylarda ölçüsüz şiddet uygulayınca, ve de devlet yöneticileri yaraları sarmakta yetersiz kalınca, doğudaki Kürtler kendilerini terkedilmiş hissetmişlerdir. Devlete bağlılık hisleri bizzat devlete bağlı olmadıklarını düşüneneler tarafından zayıflatılmıştır. Kürtler sokakta kendi dillerini konuşamaz, kendi şarkılarını söyleyemez olmuşlardır. Bu adeta bir soykırımdır. İnsanlara topluca etnik kimliğini unutturma baskısı, kültürel bir soykırımdır ve temelde de Kürt meselesinin özünü teşkil eder. Türklerin de ne kadar vurdumduymaz olduğunun göstergesidir.
Türk televizyonlarında, çok yakın bir tarihte savaştıkları, düşman oldukları İngilizlerin, Fransızların, Almanların filmleri, müzikleri yayınlanmış, okullarda bu diller ders olarak okutulmuş, hatta eğitim tamamen bu dillerde verilmiştir. Ancak, bu ülkenin bir kısım insanları, kendi anadillerini televizyonda, radyoda duyamamış, kendi anadillerinde yazılmış bir gazete, dergi ya da kitap okuyamamıştır. Bir etnik kimliğin reddi, bir etnik kimliğin ezilişi ve buna karşı haklı bir tepki doğmuştur.
Kürtlerin bu duruma tepki göstermeleri son derecede haklı nedenlere dayanmaktadır. Bununla birlikte, silaha sarılıp dağlara çıkmak, eşkiyalık yapmak, adam ödürmek, elini kana bulamak, yeterince kanla sulanmış bu toprakları daha da kana bulamak asla va asla kabul edilemez. Hele AB'nin eşiğindeki bir Türkiye'de. Hele yavaş yavaş demokratik hakların tanınmaya başladığı bir Türkiye'de. Hele cuntacıların hazırladığı bir baskıcı anayasanın etkilerinin silinmesine umut doğduğu bu günlerde kesinlikle yapılan eylemleri haklı görebilme imkanı yoktur. Türk milleti belki de tarihinde ilk defa, en azından cumhuriyet tarihinde ilk defa, doğru bir noktaya gelmektedir. Terör örgütünün eylemleri ise, aradaki sorunların çözümünü zorlaştırmaktan, bu iyiye gidişi baltalamaktan öteye gitmemektedir.
Üzülerek görmekteyiz ki, Kürtlerin sorunlarını TBMM gündemine taşımakla kendilerini doğal olarak yükümlü kabul eden Kürt milletvekillerinin, kapatılan DTP ve şimdiki BDP'nin vekilleri ve yöneticileri de, diyalog köprülerini atmakta, anlaşmamakta uyuşmamakta ısrarcı olmaktadırlar. Hem halkların kardeşliğinden bahsedip, hem de bu halklar arasına nifak sokanlar, aradaki bu kandan şikayetçi olup daha da çok akmasına neden olacak işler yapanları tarih asla ama asla affetmeyecektir.
Türkler, biraz da AB'nin sopası ile, hatalarından istemeyerek de olsa dönmekte iken, Kürtler bir zamanlar Türklerin içine düştüğü hataya göz göre göre düşmektedirler.
Türkler pek çok hata yapmıştırlar, Kürtler de pek çok hata yapmıştırlar. Bununla birlikte, her iki halk da aptal değildir. Bu nedenler hiç kimse, bu iki halkı aldatmaya yönelik girişimlerde bulunmamalıdır. BDP'li vekillerin söylemleri, güttükleri çözümsüzlük politikası, haklarını savundukları Kürt yurttaşlarımızın sorunlarının çözülmesini geciktirmekte, ve belki de engellemektedir.
12 Haziran 2010 Cumartesi
İnsan-Toplum-Din
Bu yazıya başlamadan önce, çok iyi bir müslüman olmasam bile, inancımın oldukça sağlam olduğunu belitmem gerek. Çünkü Allah'ın var olduğuna sadece bir kitapta öyle dediği için değil, aklım ve mantığım kesinlikle var olmalı dediği için de inanıyorum.
İnsan, bildiğimiz canlıların en zayıflarından biridir, belki de en zayıf olanıdır. Eğer yaratıcı insana akıl vermemiş olsaydı, yeryüzüne gelen ilk insanlar kesinlikle çok fazla varlık gösteremezler ve yok olurlardı. Bunun nedeni insan bedeninin zayıflığıdır.
İnsanların büyük bir çoğunluğu vahşi hayvanlardan korkar. Çükü yılanların bir kısmı oldukça zehirli dişlere sahip, ayıların çok güçlü dişleri ve pençeleri var, kurtlar ekip halinde çalışan ölüm makineleri, aslanlar öyle, kaplanlar, sırtlanlar... Dünyanın pek çok yerinde insanlar nehirlere girmeye korkuyor, çünkü hiçbir insan suda Timsaha karşı silahsız galip gelemez. Denizlerde köpek balıkları, tam anlamıyla muhteşem yırtıcılardır. İnsan gece göremez, yarasalar gözleri olmadan görür, insanlar çok iyi koku alamaz, bazı hayvanlar onlarca km uzaktaki yemeğin kokusunu alır. İnsanlar iyi duyamaz, küçücük bir örümcek bile insanı öldürebilecek zehire sahip olabilir. Allah yarattığı her varlığa bir ya da birçok silah vermiş. İnsanın ise tek silahı aklı. Pençelerimiz, dişlerimiz, boynuzlarımız zehirimiz yok, aşırı hassas duyu organlarımızı yok, hızlı da değiliz. Doğada tam anlamıyla kör ve savunmasızız.
Ancak akıl tüm diğer canlıların silahlarından çok daha üstün geldi ve insanlar yaşadı. Çünkü insan, çevresindeki hemen her şeyi kendi için faydalı hale dönüştürmeyi başardı. Diğer canlılar çevresine uyum sağlayabildiği ölçüde hayatta kalır. Oysa insan, çevresini kendine uydurabildiği ölçüde hayatta kalabilir.
Ancak akıl düşünmeyi gerektirdi kaçınılmaz olarak. İnsan tüm bu olup bitene bir anlam vermeye çalıştı. Neden varım? Neden yaşıyorum? Neden ölüyorum? Bir sürü soru doğurdu zihinler ve cevap verecek biri yoktu bu sorulara. Yine insan aklı ile cevap bulmaya çalıştı ve felsefe doğdu.
İnsanlar tüm bu sorulara cevap araken, Tanrı dediğimiz varlık(ları) hayal etti. Öyle bir şey(ler) olmalıydı ki, tüm bu evreni bir şekilde düzende tutsun. Yani Tanrıyı var eden insandır, insan aklıdır. Yok olduğundan değil, ancak akıl olmasaydı, tanrı insan için var olmayacaktı. En azından insan, Tanrının varlığı ya da yokluğu ile hiç ilgilenmeyecekti.
Ancak sorular derin ve insanlar zayıf. İnsan var olduğunun farkında ve ölünce ne olduğunu bilmiyor. Bu nedenle Tanrı insanları düzene sokmalıydı, biraz olsun bu kafa karışıklığını gidermeliydi. Bu nedenle elçiler gönderdi, kitaplar indi. İnsanlar, gerçekte var olan Tanrının gönderdiğine inansın inanmasın, mutlaka var oluşla alakalı bu sorulara kendine bir cevap aramaktaydı, ve bu cevabı ona veren bir şeye inanıyordu, doğru ya da yanlış.
Günümüzde gelişen bilim bize gösterdi ki evren sonsuz değil. Ancak insan boyutları ile kıyaslanamayacak kadar küçük. Hacmen neredeyse insan, evrende sıfır yer kaplar. Oysa Tanrı, Alemlerin Tanrısıdır. İnsanın her sıkıştığında el açıp yardım dileyeceği bir tanrı, bu kadar küçük varlıklara ne kadar kulak asacaktır. Pek de asmadığı ortadadır.
İslam dininin ilk yıllarında, ilk müslümaların bir kısmı işkenceye maruz kaldı, hatta işkence ile acılar içinde ödürüldüler. Dünya pek çok haksız cinayet gördü Habil-Kabil olayı ile başlayan bir kan dökme yarışına sahne oldu. Yüzlerce savaş, soykırımlar vs. Peki Tanrı neredeydi? Yanlış yoldan döndüğü için, Hz. Muhammed (SAV) 'e uyduğu için, ilk müslümanlar can verirken Allah neredeydi? Cennet, öyle acılar içinde ölmeye değecek kadar mı güzeldi, ya da pahalıydı. Eğer o kadar pahalı ise, kimse cennet için heves etmemeli. Kendine ilk itaat eden insanların acılarına seyirci kalan Tanrıdan ne bekleyebilir ki insan. Allah'tan umut kesilmez derler. Tam anlamıyla kurulu bir düzendir bu. Nasıl ki yüksek bir yerin kenarında insan düşmekten korkar, adrenalin seviyesi kanında zirve yaparsa, umut konusunda da insan böyledir. Umut olmadan yaşayamaz. Sürekli kendini gözleyen, sesini duyan, önemseyen bir Tanrıya ihtiyaç duyar. Oysa Tanrı, gerçekte var olan Tanrı, Allah deyin adına, God deyin, ne derseniz deyin, öyle bir Tanrı olmaktan çok uzak olduğunu defalarca göstermiştir.
Din kuralları toplumları bir arada tutan kurallar haline geldi zamanla. O kadar ki, dine aykırı gelenler cezalandırıldı. Hatta öldürüldü. Ama toplumun, ya da toplumdaki birilerinin kendini Tanrının yerine koyup, birilerini yargılamaya ne kadar hakkı vardır?
İnsanlar hep bir umut taşır. Bu umudun kaynağına zarar verecek ( dinsel inanışlar ) hemen her şeye şiddetle karşı çıkabilir. Oysa insan neden var olduğunu bilmeyecektir hiçbir zaman. Aslında, müslümanlar buna bir cevap verebilir inandıkları kitap ile. O kitapta Tanrı insanları ve cinleri ancak kendisine ibadet etmeleri için yarattığını buyuruyor. Ego sahibi insanlar için ne kadar da açıklayıcı ve tatmin edici bir açıklama değil mi?
İnsanı hayatta tutan akıl, aynı zamanda insanın huzurunu bozan tek şeydir. Aksi halde felsefe dahil hiçbir şey icat olunmazdı. İnsanlar ise tam anlamıyla boş, sadece genetik kodları neye programlandı ise ona göre yaşarlardı.
İnsan, bildiğimiz canlıların en zayıflarından biridir, belki de en zayıf olanıdır. Eğer yaratıcı insana akıl vermemiş olsaydı, yeryüzüne gelen ilk insanlar kesinlikle çok fazla varlık gösteremezler ve yok olurlardı. Bunun nedeni insan bedeninin zayıflığıdır.
İnsanların büyük bir çoğunluğu vahşi hayvanlardan korkar. Çükü yılanların bir kısmı oldukça zehirli dişlere sahip, ayıların çok güçlü dişleri ve pençeleri var, kurtlar ekip halinde çalışan ölüm makineleri, aslanlar öyle, kaplanlar, sırtlanlar... Dünyanın pek çok yerinde insanlar nehirlere girmeye korkuyor, çünkü hiçbir insan suda Timsaha karşı silahsız galip gelemez. Denizlerde köpek balıkları, tam anlamıyla muhteşem yırtıcılardır. İnsan gece göremez, yarasalar gözleri olmadan görür, insanlar çok iyi koku alamaz, bazı hayvanlar onlarca km uzaktaki yemeğin kokusunu alır. İnsanlar iyi duyamaz, küçücük bir örümcek bile insanı öldürebilecek zehire sahip olabilir. Allah yarattığı her varlığa bir ya da birçok silah vermiş. İnsanın ise tek silahı aklı. Pençelerimiz, dişlerimiz, boynuzlarımız zehirimiz yok, aşırı hassas duyu organlarımızı yok, hızlı da değiliz. Doğada tam anlamıyla kör ve savunmasızız.
Ancak akıl tüm diğer canlıların silahlarından çok daha üstün geldi ve insanlar yaşadı. Çünkü insan, çevresindeki hemen her şeyi kendi için faydalı hale dönüştürmeyi başardı. Diğer canlılar çevresine uyum sağlayabildiği ölçüde hayatta kalır. Oysa insan, çevresini kendine uydurabildiği ölçüde hayatta kalabilir.
Ancak akıl düşünmeyi gerektirdi kaçınılmaz olarak. İnsan tüm bu olup bitene bir anlam vermeye çalıştı. Neden varım? Neden yaşıyorum? Neden ölüyorum? Bir sürü soru doğurdu zihinler ve cevap verecek biri yoktu bu sorulara. Yine insan aklı ile cevap bulmaya çalıştı ve felsefe doğdu.
İnsanlar tüm bu sorulara cevap araken, Tanrı dediğimiz varlık(ları) hayal etti. Öyle bir şey(ler) olmalıydı ki, tüm bu evreni bir şekilde düzende tutsun. Yani Tanrıyı var eden insandır, insan aklıdır. Yok olduğundan değil, ancak akıl olmasaydı, tanrı insan için var olmayacaktı. En azından insan, Tanrının varlığı ya da yokluğu ile hiç ilgilenmeyecekti.
Ancak sorular derin ve insanlar zayıf. İnsan var olduğunun farkında ve ölünce ne olduğunu bilmiyor. Bu nedenle Tanrı insanları düzene sokmalıydı, biraz olsun bu kafa karışıklığını gidermeliydi. Bu nedenle elçiler gönderdi, kitaplar indi. İnsanlar, gerçekte var olan Tanrının gönderdiğine inansın inanmasın, mutlaka var oluşla alakalı bu sorulara kendine bir cevap aramaktaydı, ve bu cevabı ona veren bir şeye inanıyordu, doğru ya da yanlış.
Günümüzde gelişen bilim bize gösterdi ki evren sonsuz değil. Ancak insan boyutları ile kıyaslanamayacak kadar küçük. Hacmen neredeyse insan, evrende sıfır yer kaplar. Oysa Tanrı, Alemlerin Tanrısıdır. İnsanın her sıkıştığında el açıp yardım dileyeceği bir tanrı, bu kadar küçük varlıklara ne kadar kulak asacaktır. Pek de asmadığı ortadadır.
İslam dininin ilk yıllarında, ilk müslümaların bir kısmı işkenceye maruz kaldı, hatta işkence ile acılar içinde ödürüldüler. Dünya pek çok haksız cinayet gördü Habil-Kabil olayı ile başlayan bir kan dökme yarışına sahne oldu. Yüzlerce savaş, soykırımlar vs. Peki Tanrı neredeydi? Yanlış yoldan döndüğü için, Hz. Muhammed (SAV) 'e uyduğu için, ilk müslümanlar can verirken Allah neredeydi? Cennet, öyle acılar içinde ölmeye değecek kadar mı güzeldi, ya da pahalıydı. Eğer o kadar pahalı ise, kimse cennet için heves etmemeli. Kendine ilk itaat eden insanların acılarına seyirci kalan Tanrıdan ne bekleyebilir ki insan. Allah'tan umut kesilmez derler. Tam anlamıyla kurulu bir düzendir bu. Nasıl ki yüksek bir yerin kenarında insan düşmekten korkar, adrenalin seviyesi kanında zirve yaparsa, umut konusunda da insan böyledir. Umut olmadan yaşayamaz. Sürekli kendini gözleyen, sesini duyan, önemseyen bir Tanrıya ihtiyaç duyar. Oysa Tanrı, gerçekte var olan Tanrı, Allah deyin adına, God deyin, ne derseniz deyin, öyle bir Tanrı olmaktan çok uzak olduğunu defalarca göstermiştir.
Din kuralları toplumları bir arada tutan kurallar haline geldi zamanla. O kadar ki, dine aykırı gelenler cezalandırıldı. Hatta öldürüldü. Ama toplumun, ya da toplumdaki birilerinin kendini Tanrının yerine koyup, birilerini yargılamaya ne kadar hakkı vardır?
İnsanlar hep bir umut taşır. Bu umudun kaynağına zarar verecek ( dinsel inanışlar ) hemen her şeye şiddetle karşı çıkabilir. Oysa insan neden var olduğunu bilmeyecektir hiçbir zaman. Aslında, müslümanlar buna bir cevap verebilir inandıkları kitap ile. O kitapta Tanrı insanları ve cinleri ancak kendisine ibadet etmeleri için yarattığını buyuruyor. Ego sahibi insanlar için ne kadar da açıklayıcı ve tatmin edici bir açıklama değil mi?
İnsanı hayatta tutan akıl, aynı zamanda insanın huzurunu bozan tek şeydir. Aksi halde felsefe dahil hiçbir şey icat olunmazdı. İnsanlar ise tam anlamıyla boş, sadece genetik kodları neye programlandı ise ona göre yaşarlardı.
İnsan-Toplum-Din
Bu yazıya başlamadan önce, çok iyi bir müslüman olmasam bile, inancımın oldukça sağlam olduğunu belitmem gerek. Çünkü Allah'ın var olduğuna sadece bir kitapta öyle dediği için değil, aklım ve mantığım kesinlikle var olmalı dediği için de inanıyorum.
İnsan, bildiğimiz canlıların en zayıflarından biridir, belki de en zayıf olanıdır. Eğer yaratıcı insana akıl vermemiş olsaydı, yeryüzüne gelen ilk insanlar kesinlikle çok fazla varlık gösteremezler ve yok olurlardı. Bunun nedeni insan bedeninin zayıflığıdır.
İnsanların büyük bir çoğunluğu vahşi hayvanlardan korkar. Çükü yılanların bir kısmı oldukça zehirli dişlere sahip, ayıların çok güçlü dişleri ve pençeleri var, kurtlar ekip halinde çalışan ölüm makineleri, aslanlar öyle, kaplanlar, sırtlanlar... Dünyanın pek çok yerinde insanlar nehirlere girmeye korkuyor, çünkü hiçbir insan suda Timsaha karşı silahsız galip gelemez. Denizlerde köpek balıkları, tam anlamıyla muhteşem yırtıcılardır. İnsan gece göremez, yarasalar gözleri olmadan görür, insanlar çok iyi koku alamaz, bazı hayvanlar onlarca km uzaktaki yemeğin kokusunu alır. İnsanlar iyi duyamaz, küçücük bir örümcek bile insanı öldürebilecek zehire sahip olabilir. Allah yarattığı her varlığa bir ya da birçok silah vermiş. İnsanın ise tek silahı aklı. Pençelerimiz, dişlerimiz, boynuzlarımız zehirimiz yok, aşırı hassas duyu organlarımızı yok, hızlı da değiliz. Doğada tam anlamıyla kör ve savunmasızız.
Ancak akıl tüm diğer canlıların silahlarından çok daha üstün geldi ve insanlar yaşadı. Çünkü insan, çevresindeki hemen her şeyi kendi için faydalı hale dönüştürmeyi başardı. Diğer canlılar çevresine uyum sağlayabildiği ölçüde hayatta kalır. Oysa insan, çevresini kendine uydurabildiği ölçüde hayatta kalabilir.
Ancak akıl düşünmeyi gerektirdi kaçınılmaz olarak. İnsan tüm bu olup bitene bir anlam vermeye çalıştı. Neden varım? Neden yaşıyorum? Neden ölüyorum? Bir sürü soru doğurdu zihinler ve cevap verecek biri yoktu bu sorulara. Yine insan aklı ile cevap bulmaya çalıştı ve felsefe doğdu.
İnsanlar tüm bu sorulara cevap araken, Tanrı dediğimiz varlık(ları) hayal etti. Öyle bir şey(ler) olmalıydı ki, tüm bu evreni bir şekilde düzende tutsun. Yani Tanrıyı var eden insandır, insan aklıdır. Yok olduğundan değil, ancak akıl olmasaydı, tanrı insan için var olmayacaktı. En azından insan, Tanrının varlığı ya da yokluğu ile hiç ilgilenmeyecekti.
Ancak sorular derin ve insanlar zayıf. İnsan var olduğunun farkında ve ölünce ne olduğunu bilmiyor. Bu nedenle Tanrı insanları düzene sokmalıydı, biraz olsun bu kafa karışıklığını gidermeliydi. Bu nedenle elçiler gönderdi, kitaplar indi. İnsanlar, gerçekte var olan Tanrının gönderdiğine inansın inanmasın, mutlaka var oluşla alakalı bu sorulara kendine bir cevap aramaktaydı, ve bu cevabı ona veren bir şeye inanıyordu, doğru ya da yanlış.
Günümüzde gelişen bilim bize gösterdi ki evren sonsuz değil. Ancak insan boyutları ile kıyaslanamayacak kadar küçük. Hacmen neredeyse insan, evrende sıfır yer kaplar. Oysa Tanrı, Alemlerin Tanrısıdır. İnsanın her sıkıştığında el açıp yardım dileyeceği bir tanrı, bu kadar küçük varlıklara ne kadar kulak asacaktır. Pek de asmadığı ortadadır.
İslam dininin ilk yıllarında, ilk müslümaların bir kısmı işkenceye maruz kaldı, hatta işkence ile acılar içinde ödürüldüler. Dünya pek çok haksız cinayet gördü Habil-Kabil olayı ile başlayan bir kan dökme yarışına sahne oldu. Yüzlerce savaş, soykırımlar vs. Peki Tanrı neredeydi? Yanlış yoldan döndüğü için, Hz. Muhammed (SAV) 'e uyduğu için, ilk müslümanlar can verirken Allah neredeydi? Cennet, öyle acılar içinde ölmeye değecek kadar mı güzeldi, ya da pahalıydı. Eğer o kadar pahalı ise, kimse cennet için heves etmemeli. Kendine ilk itaat eden insanların acılarına seyirci kalan Tanrıdan ne bekleyebilir ki insan. Allah'tan umut kesilmez derler. Tam anlamıyla kurulu bir düzendir bu. Nasıl ki yüksek bir yerin kenarında insan düşmekten korkar, adrenalin seviyesi kanında zirve yaparsa, umut konusunda da insan böyledir. Umut olmadan yaşayamaz. Sürekli kendini gözleyen, sesini duyan, önemseyen bir Tanrıya ihtiyaç duyar. Oysa Tanrı, gerçekte var olan Tanrı, Allah deyin adına, God deyin, ne derseniz deyin, öyle bir Tanrı olmaktan çok uzak olduğunu defalarca göstermiştir.
Din kuralları toplumları bir arada tutan kurallar haline geldi zamanla. O kadar ki, dine aykırı gelenler cezalandırıldı. Hatta öldürüldü. Ama toplumun, ya da toplumdaki birilerinin kendini Tanrının yerine koyup, birilerini yargılamaya ne kadar hakkı vardır?
İnsanlar hep bir umut taşır. Bu umudun kaynağına zarar verecek ( dinsel inanışlar ) hemen her şeye şiddetle karşı çıkabilir. Oysa insan neden var olduğunu bilmeyecektir hiçbir zaman. Aslında, müslümanlar buna bir cevap verebilir inandıkları kitap ile. O kitapta Tanrı insanları ve cinleri ancak kendisine ibadet etmeleri için yarattığını buyuruyor. Ego sahibi insanlar için ne kadar da açıklayıcı ve tatmin edici bir açıklama değil mi?
İnsan, bildiğimiz canlıların en zayıflarından biridir, belki de en zayıf olanıdır. Eğer yaratıcı insana akıl vermemiş olsaydı, yeryüzüne gelen ilk insanlar kesinlikle çok fazla varlık gösteremezler ve yok olurlardı. Bunun nedeni insan bedeninin zayıflığıdır.
İnsanların büyük bir çoğunluğu vahşi hayvanlardan korkar. Çükü yılanların bir kısmı oldukça zehirli dişlere sahip, ayıların çok güçlü dişleri ve pençeleri var, kurtlar ekip halinde çalışan ölüm makineleri, aslanlar öyle, kaplanlar, sırtlanlar... Dünyanın pek çok yerinde insanlar nehirlere girmeye korkuyor, çünkü hiçbir insan suda Timsaha karşı silahsız galip gelemez. Denizlerde köpek balıkları, tam anlamıyla muhteşem yırtıcılardır. İnsan gece göremez, yarasalar gözleri olmadan görür, insanlar çok iyi koku alamaz, bazı hayvanlar onlarca km uzaktaki yemeğin kokusunu alır. İnsanlar iyi duyamaz, küçücük bir örümcek bile insanı öldürebilecek zehire sahip olabilir. Allah yarattığı her varlığa bir ya da birçok silah vermiş. İnsanın ise tek silahı aklı. Pençelerimiz, dişlerimiz, boynuzlarımız zehirimiz yok, aşırı hassas duyu organlarımızı yok, hızlı da değiliz. Doğada tam anlamıyla kör ve savunmasızız.
Ancak akıl tüm diğer canlıların silahlarından çok daha üstün geldi ve insanlar yaşadı. Çünkü insan, çevresindeki hemen her şeyi kendi için faydalı hale dönüştürmeyi başardı. Diğer canlılar çevresine uyum sağlayabildiği ölçüde hayatta kalır. Oysa insan, çevresini kendine uydurabildiği ölçüde hayatta kalabilir.
Ancak akıl düşünmeyi gerektirdi kaçınılmaz olarak. İnsan tüm bu olup bitene bir anlam vermeye çalıştı. Neden varım? Neden yaşıyorum? Neden ölüyorum? Bir sürü soru doğurdu zihinler ve cevap verecek biri yoktu bu sorulara. Yine insan aklı ile cevap bulmaya çalıştı ve felsefe doğdu.
İnsanlar tüm bu sorulara cevap araken, Tanrı dediğimiz varlık(ları) hayal etti. Öyle bir şey(ler) olmalıydı ki, tüm bu evreni bir şekilde düzende tutsun. Yani Tanrıyı var eden insandır, insan aklıdır. Yok olduğundan değil, ancak akıl olmasaydı, tanrı insan için var olmayacaktı. En azından insan, Tanrının varlığı ya da yokluğu ile hiç ilgilenmeyecekti.
Ancak sorular derin ve insanlar zayıf. İnsan var olduğunun farkında ve ölünce ne olduğunu bilmiyor. Bu nedenle Tanrı insanları düzene sokmalıydı, biraz olsun bu kafa karışıklığını gidermeliydi. Bu nedenle elçiler gönderdi, kitaplar indi. İnsanlar, gerçekte var olan Tanrının gönderdiğine inansın inanmasın, mutlaka var oluşla alakalı bu sorulara kendine bir cevap aramaktaydı, ve bu cevabı ona veren bir şeye inanıyordu, doğru ya da yanlış.
Günümüzde gelişen bilim bize gösterdi ki evren sonsuz değil. Ancak insan boyutları ile kıyaslanamayacak kadar küçük. Hacmen neredeyse insan, evrende sıfır yer kaplar. Oysa Tanrı, Alemlerin Tanrısıdır. İnsanın her sıkıştığında el açıp yardım dileyeceği bir tanrı, bu kadar küçük varlıklara ne kadar kulak asacaktır. Pek de asmadığı ortadadır.
İslam dininin ilk yıllarında, ilk müslümaların bir kısmı işkenceye maruz kaldı, hatta işkence ile acılar içinde ödürüldüler. Dünya pek çok haksız cinayet gördü Habil-Kabil olayı ile başlayan bir kan dökme yarışına sahne oldu. Yüzlerce savaş, soykırımlar vs. Peki Tanrı neredeydi? Yanlış yoldan döndüğü için, Hz. Muhammed (SAV) 'e uyduğu için, ilk müslümanlar can verirken Allah neredeydi? Cennet, öyle acılar içinde ölmeye değecek kadar mı güzeldi, ya da pahalıydı. Eğer o kadar pahalı ise, kimse cennet için heves etmemeli. Kendine ilk itaat eden insanların acılarına seyirci kalan Tanrıdan ne bekleyebilir ki insan. Allah'tan umut kesilmez derler. Tam anlamıyla kurulu bir düzendir bu. Nasıl ki yüksek bir yerin kenarında insan düşmekten korkar, adrenalin seviyesi kanında zirve yaparsa, umut konusunda da insan böyledir. Umut olmadan yaşayamaz. Sürekli kendini gözleyen, sesini duyan, önemseyen bir Tanrıya ihtiyaç duyar. Oysa Tanrı, gerçekte var olan Tanrı, Allah deyin adına, God deyin, ne derseniz deyin, öyle bir Tanrı olmaktan çok uzak olduğunu defalarca göstermiştir.
Din kuralları toplumları bir arada tutan kurallar haline geldi zamanla. O kadar ki, dine aykırı gelenler cezalandırıldı. Hatta öldürüldü. Ama toplumun, ya da toplumdaki birilerinin kendini Tanrının yerine koyup, birilerini yargılamaya ne kadar hakkı vardır?
İnsanlar hep bir umut taşır. Bu umudun kaynağına zarar verecek ( dinsel inanışlar ) hemen her şeye şiddetle karşı çıkabilir. Oysa insan neden var olduğunu bilmeyecektir hiçbir zaman. Aslında, müslümanlar buna bir cevap verebilir inandıkları kitap ile. O kitapta Tanrı insanları ve cinleri ancak kendisine ibadet etmeleri için yarattığını buyuruyor. Ego sahibi insanlar için ne kadar da açıklayıcı ve tatmin edici bir açıklama değil mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)