27 Mart 2010 Cumartesi

Kuşların Sabah Şarkısı

Uyanıp kalktım bir sabah, mevsim bahardı. Neden o kadar erken uyandığımı hatırlamıyorum, ama güneş daha karşıdaki sırtın üzerinde bulunan küçücük korunun ladin ağaçlarını aşamamıştı. Hatta ladin ağaçlarının arasından göz kırpmasına daha bir, bir buçuk saat kadar vardı. Kapıya çıktım buz gibi suyla yüzümü yıkadım.

Kuş sesi dışında hiç bir ses duyamadığınız anlar olmadıysa, neden bahsettiğimi anlayamazsınız. Hele bahar olunca, sabahları kuşlar pek geveze oluyor. Bazen insanı rahatsız ettiği bile olabilir. Bir süre sonra kayıtsız kalıyor insan, ancak doğaya yeni kavuşmuş iseniz henüz, uzunca bir aranın ardından, kuş seseleri baş ağrısı yapabilir. Ne kadar güzel de olsa, biri susmadan diğerinin başlaması ve 360 derece her an her yerden kuş sesi gelmesi, böyle bir duruma alışık olmayan beynin seslere karşı mesafe ve konum tanımlamaya çalışırken alışık olmadığı kadar fazla çalışıp hararet yapmasından olacak, bir baş ağrısıne sebebiyet veriyor. Bir zaman sonra zaten sıradanlaşan bu güzel seslere kayıtsız kalmaya başlıyorsunuz. Daha doğrusu, sanırım beyin gereksiz veri olarak algılamaya başlıyor bu ses kalabalığını ve kulaktan gelen bu titreşimleri bilgi olarak işlemeyerek, bu seslerin en azından çoğunu duysanız bile, farkında olmamanıza neden oluyor. Bunula birlikte kuş seslerine yeteri kadar duyarsızlaşacak kadar bir zaman oradaydım. Ancak sabah hem kuş sesinden başka pek ses olmaması, hem beyninizin temiz havada derin bir uykuyla dinlenmiş olması, bir de buz gibi suyun, üzerinizdeki tüm yataktan kalma sersemlik izlerini bir anda kovmasıyla, tüm sabah şarkılarını net bir şekilde farkedebiliyorsunuz kuşların.

Böyle bir durumda, kafanızı çevirip, yemyeşil otların üzerine düşmüş çiğ tanelerinin günün ilk ışıkları altında, elmas gibi ışıldadığını görünce, insan kendini cennette bile sanabiliyor. Kısa bir süre sonra buharlaşacak olan damlacıklara baktıkça insan, gece gökten yere elmas yağmış olduğuna kanaat getirebilir. Islak sabahın serin rüzgarı tüm tüylerimi diken diken edince içeri kaçtığımı hatırlıyorum. Yine de bir süre kuşların şarkıları eşliğinde bu güzel doğa olayını seyretmiştim. Daha çocuktum, kaç yaşlarımda olduğumu bile hatırlamıyorum. Bununla birlikte, hani insanın hayatında unutamadığı anlar vardır ya, işte o sabah da benim hayatımdaki, ilk olmasa da, güzel olan ilk unutamayacağım andı. Ne kadar süreceğini bilmediğim ömrümde gerçekten yaşadığımı hissettiğim nadir anlardan biri be belki de en güzeli.

Çocukken insan daha çok yaşıyor. Bundan belki de hemen her yetişkinin tekrar çocuk olsam demesi. Ne hayatın sonradan üzerine yüklediği sorumluluklar, ne de yaklaşan ölüm bu kadar önemli bir etken olabilir bu konuda. Çocukken daha çok hayali oluyor insanın, gerçekleşme, gerçekleştirme umudu taşıdığı. Zaman insanın bu hayallerinin büyük çoğunu bir güzel kırıp parçalıyor. Bir süre sonra kendine bile zaman ayıramayacak hale gelebiliyor insan. İstemediği şeyleri mecbur olduğu için yaparak ziyan edilen saatler, en büyük kısmını oluşturuyor uyanık geçirdiği bölümünün günlerin.

Bu nedenle çocukluktan kalma güzel anılar unutulmamalı asla. Çünkü insanın ömrü boyunca gerçekten yaşadığı zamanların çoğunu çocukluğu oluşturur.

25 Mart 2010 Perşembe

Kızıl Topraklı Yol

Bir dut ağacının altından geçen yolun kenarına çekilmiş çite yaslanmış, yolun kızıl toprağına bakarak kendi hariç kimsenin bilmediği, bilemeyeceği şeyler düşünen bir ihtiyar düşünün. Üstü başı eski püskü olsun, yüzündeki derin çizgilerden hayatı hakkında bir fikir edinmeye çalışın bu yaşlı ve zayıf adamın. Gençliğinize kapılıp, umursamadan geçmeyin yanından, geçip gitmeyin duyarsızca. Durun, inceleyin, hareketlerini takip edin, kaçırmayın size bakarsa gözlerinizi gözlerinden. Bir gün siz de onun yerinde olabilirsiniz, unutmayın.

Kızıl topraklı bir yol ve bir dut ağacı... Belki de o yaşlı adam dikmişti bu ağacı, hayvanlar zarar vermesin diye belki etrafını bile çevirmişti bir zamanlar çalı çırpı ile. Belki yaslandığı çürümüş, yer yer üzerinde mantarlar bitmiş çiti de o yapmıştır, yabancılar girmesin arazime diye. Belki uzak kalmak istemiştir, uzak tutmak istemiştir o kızıl topraklı yoldan geçen insanları evinden.

Belki o kızıl topraklı yolda birini beklemektedir. Yine o kızıl topraklı yola çıkıp adım adım ondan uzaklaşan birini beklemiştir belki. Yürürken yolda bıraktığı ayak izlerini görmüştür belki, o gittikten bir zaman sonra. Sonra o izleri yağmurun ya da rüzgarın yavaş yavaş silişini seyretmiştir. Belki o zaman anlamıştır dönmeyeceğini. Belki de birini beklememektedir. Kim bilir, belki de gelmeyeceğini bildiği halde beklemektedir.

Belki de o çiti, giden bir daha gelmesin, gelirse de içeri girmesin diye yapmıştır. Ama bir yandan da beklemiştir. İnsanoğlu garip. Yüreğinde saf çocuksu bir neşe olacaksa da gelirse beklediği, şimdi o kızıl yolun kızıl toprağına diktiği gözlerini zalimane dikecektir gözlerine ve soracaktır "Neden geldin?" diye buz gibi bir sesle.
Ama yine de beklemektedir. Onun bir yerlerde bu zamana kadar yaşadığını bilmek, hala yaşamakta olduğunu bilmek, onu sağ görmek yetecektir ona. Belki hep onu düşünmüştür ömrü boyunca. Nerede olduğunu, kimlerle olduğunu, iyi mi kötü mü olduğunu, mutlu mu mutsuz mu olduğunu merak edip durmuştur belki hep. Akşam sofraya oturunca onun akşam ne yediğini merak etmektedir, nasıl elbiseler giydiğini, saçını nasıl taradığını, en sevdiği kitabı hala çantasında taşıyıp taşımadığını merak etmektedir her an belki. Ama gelirse yine de hoş karşılamayacaktır belki. Kırgındır belki. Belki de gelinmeyecek bir yere gitmiştir, herkesin bir gün gideceği yere. Belki o yolun ilerisinde bir koru vardır, kayın ağaçları ile dolu. Belki o koruya gitmiştir, her tarafta üzeri yazılı beyaz taşlar bulunan oraya gitmiştir, ya da götürülmüştür, o kızıl yoldan.

Belki de bir yere gidecektir ama nereye gideceğini bilmiyordur. Belki de yoldan geçen sade bir yolcudur. Kimse bilmez böylelerinin nereden gelip nereye gittiğini. Sormaz da merak edip. Kimse umursamaz böyle yaşlı ve zayıf bir adamı. Belki de yorulmuş, o dut ağacını görünce biraz dinlenip nefes alayım demiştir. Ama öyle ise gittiği yerde hüzün olmalı. Öyle ki, böyle boş gözlerle bakabiliyor kızıl toprağa. Belki de bir şeyler konuşuyordur toprakla ve de yolla. Belki o yolun dilini öğrenmiştir bunca zamandır. Belki de karşılaştığı herkesin nereden gelip nereye gittiğini söylemektedir yol ona. Belki de o yolcu değil de, yolun kendisi olmuştur artık.

Bir durun, bakın o adama. Belki de siz o'sunuzdur.

23 Mart 2010 Salı

KARAKULAK / CARACAL CARACAL




Kedigiller familyasından vahşi bir hayvan türü olan karakulak, geçtiğimiz günlerde Antalya'da objektiflerin konuğu oldu. Dış görünüşü ile vaşağa benzese de, yapılan araştırmalar sonucu Afrika altın kedisi ve serval ile akraba olduğu belirlenmiştir. Karakulak aynı zamanda TÜBİTAK tarafından gelşitirilen Linux tabanlı işletim sistemi olan Pardus'un 2007.2 sürümüne de adını vermiştir.



Özellikleri:

ORtalama 7-9 kg ağırlığında, 75-90 cm boyunda ve 30-35 cm uzundluğunda bir kuyruğa sahiptirler. Kuyruğunun üst kısmında ucunda beyaz bir püskül bulunan siyah bir çizgi mevcuttur. Genellikle kahverengi tonlarında olan karakulakların gri ya da beyaz benekleri bulunur. Kulaklarınun ucu tüylü, ve kenarları siyah renktedir.

Karakulaklar tavşan ve tarla faresi gibi küçük memelilerle beslenir. Çok nadir olarak meyve yedikleri de olur. Avlarının iç organlarını yemezler.

Karakulaklar evcilleştirilebilen hayvanlardır. Ancak evcil hayvanlara da saldırabildiği için genellikle insanlar tarafından beslenmezler.

22 Mart 2010 Pazartesi

Sonsuz Hayatın Sıkıcılığı Ve Tanrı'nın Yalancı Olup Olmadığı

Öldükten sonra herkes cennete gitmek ister. Kendini cehenneme layık gören kimse yoktur. Cennete gitmek konusunda insanlar ümitsiz olabilirler, ancak yine de kendilerini cennete layık görmektedirler. İnsanların kendilerini nereye layık gördükleri bir tarafa, bu dünya hayatı cennet-cehennem arasında insanların nereye gideceğinin belirlendiği bir sınav niteliği taşımaktadır dinlere göre. Yani bu dünyada yaşıyor olmamızın amacı, nereye gideceğimizin belirlenmesidir.

Baştan sona bir sınav olan bu hayatın karşılığında alacağımız ödül ya da ceza, bu dünya hayatına ne kadar değer? İşte bu sorunun cevabını bilen kimse yok sanırım. Aslında bu soruyu soran da yok. Herkes sonsuz bir cennet hayatının hayalini kurar. Ancak sonsuz! olması biraz kafa karıştırıcı değil mi? Yani, öldünüz ve sizi cennete koydular, güzel de bir yer verdiler, fazlasında gözünüz yok zaten. Hoş, olsanız oraya girememeniz gerekir aç gözlü olmaktan, değil mi? Gerçi orasını biz bilemeyiz, sadece kişisel düşüncede kalır. Ancak sonsuz bir hayat, garip biraz.

Cennetteyiz diyelim, bir elimiz yağda ötekisi balda yaşayıp gidiyoruz. Ancak bir amaç olmalı? Hayatımızı anlamlandıracak bir amaç. Ne kadar güzel olursa olsun, ne kadar muhteşem olursa olsun, hiç bir yerde insan sonsuza kadar sıkılmadan yaşayamaz. Hayatınızı anlamlandıracak bir amaç olmalı, ancak ne olabilir ki? Hiç yok olmayacaksınız, ölmeyeceksiniz, hasta olmayacaksınız vs. Çalışmanız gerekmeyecek, her şey hazır, emrinizde hizmetçiler, huriler, güzel yiyecekler, içecekler. Sonusuza kadar yiyip içecek mi bu cennete giden insanlar. Sonsuza kadar yiyip içmek için mi cenneti kazanmaya çabalıyoruz, ya da çabalamalıyız. Burada cennetin alternatifinin cehennem olmasının da etkisi büyük tabi. Kimse yanmak istemez. Ancak cehennem olmasaydı cennetin ne kadar cazibesi kaldırdı?

Bülbülü altın kafese koymuşlar yine de evim demiş derler ya, öyle bir durum olur. Ne kadar rahat içinde olursak olalım, bir süre sonra cennete gidenlerin sıkılmaya başlayacağı muhakkak. Sonsuz bir hayat aynı zamanda amaçsız bir hayattır. Her şey ertelenebilir, üstelik ne yapacaksınız? Neden yapacaksınız? Zaten her şeye sahipsiniz? Ötesi yok!

Bu durumda cenneti cennet yapan, cenneti değerli yapan, güzelliğinden ziyade, alternatifinin cehennem oluşudur da diyebiliriz. Cehennem korkusu olmasa idi, cennet için bu dünyanın çilesini çekmeye değmezdi de denilebilir. Sonsuza kadar önünüzde yiyecekler içecekler içinde yiyip içip iyice obez olacağınız sonsuz bir hayat kadar sıkıcı başka bir şey hayal etmek güç. Cennet, cenneti kazananların güzel hapishanesi olacak da diyebiliriz belki. Sadece işkencenin olmadığı, sonsuza kadar mahkum olduğunuz bir hapishane.

Tanrı Yalan Söyler Mi?

Bu durumdan şikayetçi olanlar da olacaktır elbette bir süre sonra. Belki cennette 1000 yıl yaşayıp, " Yeter artık 1000 yıldır aynı şeyler sıkıldım ben" diyenler de olacaktır, peki o zaman ne olacak? Yeni bir dünya hayatına mı gönderilecek insanlar? Belki de sonsuz hayatı kaldıramamaya başlayan bazı kişiler var edildikleri gibi yok edilmeyi dileyebilirler. Yani hiç var edilmemiş gibi olmayı dileyecekler de olacaktır belki. Ancak Tanrı'nın bunu hoş karşılayacağını sanmam. Ama burada şöyle de bir sorun var, tanrı insanları yaratırken var olmayı isteyip istemediklerini sormadı. Zaten soramazdı, henüz var edilmemiş bir kişiye var olmak istiyor musun diye bir soru yöneltmek Tanrı için bile mümkün olmasa gerek. Ancak bu da bir çelişki doğuruyor, Kuran'da "O'nun her şey gücü yeter" ifadesi çok yerde geçer. Bu durumda Tanrı'nın gücü, bir varlığı yaratmadan da ona bir şeyler sormaya yetiyor olması gerekir. Bunun olabilmesi imkansız gibi görünüyorsa da öyle olmalı, aksi halde Tanrı yalan söylemiş demektir. Yalan söyleyen bir Tanrı ise inandığımız Tanrı olamaz. İnandığımız Tanrı yalan söylemiş ise, bu durumda diğer söyledikleri de sorgulanmaya başlanır ki, bu da tüm semavi dinleri batıl dinlere çevirir.

Tanrı'nın yalan söylemiş olamayacağına inanıyoruz, ancak bir varlığı yaratmadan onunla diyalog da kurabiliyor olmasını aklımız almıyor. Belki de "her şeye gücü yeter" ifadesinde bu durum kastedilmemiştir.

Bunula birlikte, Tanrı insanı yaratmadan önce, var olmayı isteyip istemediğini sormadı ise, var olmayı insana dayattı demektir. Bu durumda Tanrı despot, baskıcı ve de otoriter bir yapıya da sahip olmuş olur. Tanrı'yı benyaptımolducu olarak da tasvir edebiliriz. Bu durumda da adaleti sorgulanabilecektir. Tanrının adaleti, yani ilahi adalet gerçek manada kusursuz, saf bir adalet midir onun da temeli benyaptımolduculuk mudur?

Ancak bu konuları düşünmenin pratikte insana hiç bir faydası yoktur. Hatta zararı vardır, iç huzuru kaçabilir. Bununla birlikte, sonsuz bir yaşam, cennette bile olsa, ürkütücü seviyede sıkıcı olacaktır.