Bildiğiniz gibi THY bir süre önce Barcelona'nın sponsoru oldu. Barcelonlı futbolcuların oynadığı ve yakında gösterime girecek olan reklam filmi, THY için umarım hayırlı olur. THY, inanılmaz bir ivme ile, uluslararası arenada adından gittikçe daha fazla bahsettirmeye başladı. Oldukça rekabetçi olmayı başaran THY, verdiği yeni uçak siparişleri ile de filosunu genişletiyor ve daha önce uçmadığı bölgelere de yeni seferler koyuyor. Böylelikle uluslararsı havayolu pazarındaki payını artırmayı hedefleyen THY, dünyanın önde gelen iki futbol kulübü ile sponsorluk anlaşması imzaladı.
Dünyadaki pek çok rakibi küçülürken büyümeyi başaran THY, bu reklam filmi ile, hafızalarda daha çok yer tutacak, daha güçlü bir imaja sahip olacak böylelikle de tercih edilen bir havayolu şirketi olabilecektir.
11 Nisan 2010 Pazar
5 Nisan 2010 Pazartesi
İNSANIN DEĞERSİZLİĞİ ÜZERİNE
Dünyanın umurunda değiliz, hiçbirimiz. Oysa o kadar da severiz dünyayı, önemseriz. Yine bizim gibi hiç önemi olmayan insanlara bağlarız birer parçamızı. Oyunlar oynar, kavgalar ederiz. Evrende bir nokta bile olmamamıza rağmen, ne kadar da önemseriz kendimizi. Bir tek biz mi, bu sevdiğimiz dünya bile evrende bir nokta bile değil, belki samanyolu bir nokta olabilir evrende, ancak dünyamız olsa olsa, ancak samanyolunda bir nokta olabilir. Nokta içinde nokta, ve o nokta içinde noktacıklar, yani bizler. Kanımızdaki milyonlarca alyuvar hücrelesinden bir tanesinin bizim için ne kadar değeri varsa, evrendeki değerimiz onun milyonda, belki milyarda biri bile değildir. Oysa bir damla kanda bile ne çok vardır o küçük hücrelerden. Bizim için çalışırlar, ama değerleri yoktur, hiç kimse alyuvar hücrelerini düşünmez bir an olsun. Evren de bizi düşünmez böyle, bir an olsun.
Hiç olmak, değersiz olmak... En değersiz şey nedir bu dünyada? Zor bir soru oldu, her şeye değer veren insan değil midir zaten? Hemen hiç bir işe yaramayan altın,gümüş vb takılara tomarla para veren insan... Oysa altın bir saat de ancak en ucuz bir saat kadar doğru gösterebilir zamanı. Altın olduğu için gösterdiği zaman ne daha az ne de daha çok değerlidir. Zamanı da sahibinin dilediği gibi hızlandırıp, yavaşlatamaz, durduramaz. Ama pek çok saatin onlarca katı fiyata sahiptir. Neden?
Tam bir trajedidir, hiç bir değeri olmayan insanların, her şeye değer verme çabası. Ne kadar değeriniz var ki, ne kadar değer verebileceksiniz. Sonra kavramlar çıkarır insanlar. Elle tutulan, gözle görünen yetmez, yeni değerler icat olunur. Adına sevgi derler, aşk derler, nefret derler, öfke derler, ahlak derler, etik derler, din derler, inanç derler derler de derler. Thales'ten önce de düşünene birileri varmıştır elbette, insan ya bu, böyle gereksiz şeyleri. Gereksiz şeyleri gerekli kılmak için gerekçeler icat edilir zaten. İnsan ya bu, değer verecek. Değer verecek ki, kendi değerli olabilsin. Değersiz olmak kolay hazmedilebilir bir şey değildir.
İnsanlar varlıklarını sorgulamaya başladıklarında bir anlamsızlık ile karşılaştılar. İnsanın var oluşunun anlamı yoktur. Hatta bu dünya için istenmeyecek varlıklardır insanlar. Ekosistemde insana yer yoktur. Bu nedenle zaten dünyanın dengelerini insanın varlığı bozmaktadır. Nehirleri,denizleri, atmosferi kirleten insan, ne kadar değerli olabilir ki. Can taşıyan, insanların nefes alması için çalışan binlerce ağacı, altın için kesen insan ne kadar değerli olabilir. Demirden çok daha az işe yaradığı halde, her nedense çok daha değerlidir. İnsan ya bu, işe yarayan şeylere değer vermeyi bilmez. Yararlı olanın değil, gereksiz olanın değeri büyüktür.
İnsanın değer sistemi hastalıklıdır. Binlerce yıldır kendini değerli görme çabası içinde çırpınan insan, zaman zaman var olup olmadığını bile sorgulamışsa da, ki hala da sorgulanabilir, varlığına bir anlam, bir değer bulamamıştır. Dinlere de bu nedenle gerek duyulmuş olsa gerek biraz da. Yoksa insanın varlığına anlam katacak, ve insana değer verecek bir dayanak yoktur.
İslama göre insan oldukça değerli. Şu dünyanın haline bakınca, "bunlar mı bu kadar değerli olan varlıklar" denileblir. Tanrı bu koca evreni bir insan için yaratmış. İnsan hayatı için güneş sistemi bile yeterli iken, samanyolunu da yaratmış ki yıldızlar, gezegenler geceleri de gökyüzünü süslesin. Ama ya diğer galaksiler, karadelikler... Ne kadar değerliymişiz ki, bir nokta bile olmadığımız şu evren, bizim için yaratılmış. Tanrı, bu konuda biraz abartmış olabilir. E tabi, karşı türbinde oturup STOP diyecek seyirciler de yok, Forest Gump'ta durmayı akıl edemeyen Forest'a seyircilerin durmayı hatırlattığı gibi.
Bu dünyayı hayal etmeye çalışın, sonra bir su molekülünü. Bu dünyada bir su molekülü ne ise, evrende bir insan o kadar bile değil. Bir de kendimizi büyük görürüz. Kendi anlamsızlığımıza bakmaz da, başkalarını hor görürüz. Bir hiç olduğumuzu unuturuz. Anlamın yok ey insan, gereğin yok, değerin yok. Hepsini sen icat ettin, ama sen bir hayalden ibaretsin. Kafanda olduğunu sandığın düşüncelerinden başka bir şey değilsin. Duygu ve düşüncelerin dışında, dünyanın en büyük kütüphanesindeki herhangi bir kitabın herhangi bir sayfasındaki her hangi bir nokta bile değilsin. Yaşamına, varlığına bir anlam arama.
Hiç olmak, değersiz olmak... En değersiz şey nedir bu dünyada? Zor bir soru oldu, her şeye değer veren insan değil midir zaten? Hemen hiç bir işe yaramayan altın,gümüş vb takılara tomarla para veren insan... Oysa altın bir saat de ancak en ucuz bir saat kadar doğru gösterebilir zamanı. Altın olduğu için gösterdiği zaman ne daha az ne de daha çok değerlidir. Zamanı da sahibinin dilediği gibi hızlandırıp, yavaşlatamaz, durduramaz. Ama pek çok saatin onlarca katı fiyata sahiptir. Neden?
Tam bir trajedidir, hiç bir değeri olmayan insanların, her şeye değer verme çabası. Ne kadar değeriniz var ki, ne kadar değer verebileceksiniz. Sonra kavramlar çıkarır insanlar. Elle tutulan, gözle görünen yetmez, yeni değerler icat olunur. Adına sevgi derler, aşk derler, nefret derler, öfke derler, ahlak derler, etik derler, din derler, inanç derler derler de derler. Thales'ten önce de düşünene birileri varmıştır elbette, insan ya bu, böyle gereksiz şeyleri. Gereksiz şeyleri gerekli kılmak için gerekçeler icat edilir zaten. İnsan ya bu, değer verecek. Değer verecek ki, kendi değerli olabilsin. Değersiz olmak kolay hazmedilebilir bir şey değildir.
İnsanlar varlıklarını sorgulamaya başladıklarında bir anlamsızlık ile karşılaştılar. İnsanın var oluşunun anlamı yoktur. Hatta bu dünya için istenmeyecek varlıklardır insanlar. Ekosistemde insana yer yoktur. Bu nedenle zaten dünyanın dengelerini insanın varlığı bozmaktadır. Nehirleri,denizleri, atmosferi kirleten insan, ne kadar değerli olabilir ki. Can taşıyan, insanların nefes alması için çalışan binlerce ağacı, altın için kesen insan ne kadar değerli olabilir. Demirden çok daha az işe yaradığı halde, her nedense çok daha değerlidir. İnsan ya bu, işe yarayan şeylere değer vermeyi bilmez. Yararlı olanın değil, gereksiz olanın değeri büyüktür.
İnsanın değer sistemi hastalıklıdır. Binlerce yıldır kendini değerli görme çabası içinde çırpınan insan, zaman zaman var olup olmadığını bile sorgulamışsa da, ki hala da sorgulanabilir, varlığına bir anlam, bir değer bulamamıştır. Dinlere de bu nedenle gerek duyulmuş olsa gerek biraz da. Yoksa insanın varlığına anlam katacak, ve insana değer verecek bir dayanak yoktur.
İslama göre insan oldukça değerli. Şu dünyanın haline bakınca, "bunlar mı bu kadar değerli olan varlıklar" denileblir. Tanrı bu koca evreni bir insan için yaratmış. İnsan hayatı için güneş sistemi bile yeterli iken, samanyolunu da yaratmış ki yıldızlar, gezegenler geceleri de gökyüzünü süslesin. Ama ya diğer galaksiler, karadelikler... Ne kadar değerliymişiz ki, bir nokta bile olmadığımız şu evren, bizim için yaratılmış. Tanrı, bu konuda biraz abartmış olabilir. E tabi, karşı türbinde oturup STOP diyecek seyirciler de yok, Forest Gump'ta durmayı akıl edemeyen Forest'a seyircilerin durmayı hatırlattığı gibi.
Bu dünyayı hayal etmeye çalışın, sonra bir su molekülünü. Bu dünyada bir su molekülü ne ise, evrende bir insan o kadar bile değil. Bir de kendimizi büyük görürüz. Kendi anlamsızlığımıza bakmaz da, başkalarını hor görürüz. Bir hiç olduğumuzu unuturuz. Anlamın yok ey insan, gereğin yok, değerin yok. Hepsini sen icat ettin, ama sen bir hayalden ibaretsin. Kafanda olduğunu sandığın düşüncelerinden başka bir şey değilsin. Duygu ve düşüncelerin dışında, dünyanın en büyük kütüphanesindeki herhangi bir kitabın herhangi bir sayfasındaki her hangi bir nokta bile değilsin. Yaşamına, varlığına bir anlam arama.
1 Nisan 2010 Perşembe
Türkiye'nin Önündeki Fırsatlar Ve Riskler
R.T.E kriz bizi teğet geçecek dediğinde haklı olarak bir yeri ile gülen yurdum insanının bu iddaya inanamamakta ne kadar haklı olduğunu gösteren bir istatistik açıklandı. Buna göre Türkiye 2009 yılında %4.7 küçülmüş.
Yüzde %4,7 küçük gibi gelebilir. Ancak, Türkiye'nin işsizlik rakamlarını düşürebilmesi için her yıl %9'un üzerinde büyümesi gerekmektedir. Aradaki açık yaklaşık 14 puan, bu da durumun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.
Bununla birlikte, kriz bizi teğet geçmemiş de olsa, en azından bazı açılardan pek çok ülkeden daha iyi olduğumuz da bir gerçek. Türkiye'nin krizdeki ekonomisi hakkında haberler duymaktan bıktığımız medya, bu günlerde Yunanistan başta olmak üzere AB ülkelerinin ekonomisi hakkında kara haberler yayımlayıp duruyor. Bizde ise genelde iyi haberler var. Borç yükümüz azaldığı gibi, IMF'siz olarak bu derin krizi atlatmayı başardık. Zaten bu büyük krizi IMF'siz atlatabilmiş olmamız bile, tek başına takdir edilmesi gereken bir durum. Kendi kendini IMF'ye muhtaç eden bu ülke, IMF olmadan oldukça derin bir krizin üstesinden gelmeyi iyi kötü başardı, başarıyor.
Her ne kadar Türkiye küçülmüş olsa bile, ihracat rakamları çift haneli olarak artış gösteriyor. Bu da toparlanmanın hızlı olacağı yönündeki umutları artırıyor. İhracat demek, sanayide çarklar dönüyor demektir. Ancak ithalat rakamlarının daha hızlı artış gösterdiğini de belirtmek gerek. İthalat-ihracat söz konusu olduğunda rakamsal büyüklükler anlık durumu ifade eder, değişim hızlarına bakmak gerek gelişimin ne yönde olduğunu kestirebilmek için. Yani, ihracat artış hızımızın ithalat artış hızının üstünde olması gerek ki dış ticaret açığını kapatabilelim. Şimdilik görünen ise, açığın daha da büyüyeceği yönünde. Zafer Çağlayan çıkıp, bir zamanlar Kürşat Tüzmen'in yaptığı gibi, ihracat artış hızı ile övünecektir, kanmayın. İthalat artış hızından pek bahsetmeyecektir.
Ancak yine de, Türkiye pek çok ülkenin ihracat artış hızından daha yüksek bir ihracat artış hızına sahip olmuştur. Bu durum sürdürülebilirse, Türk firmaların uluslararası pazardaki payı artacaktır. İlerisi için umut beslememize neden olabilecek bir gelişme de budur.
Türkiye'de uygulanan sıkı para politikası nedeniyle iç talep oldukça düşüktür. Türk halkı düşük gelir, yüksek vergiler ve fiyatlar altında ezildiği için, tüketimi kısmış dudurmdadur. Bu durumun ekonomiye yansıması ise şöyledir. Yerli pazar dar olduğu için, yerli firmalar büyümek için ihracat yapmak durumundadır. Aynı zamanda, ihracata dayalı büyüme sağlanması ile ancak yeni iş imkanları doğabilecektir. İhracatın artması bu bakımdan da önemlidir. Yerli pazara yönelik yeni yatırım yapmak, yani iş imkanı yaratmak, şimdilik pek karlı değildir. Türkiye, ihracata dayalı büyüme sağlayabildiği sürece, hem işsizlik oranlarını aşağıya çekebilecektir, hem de dış ticaret açığını azaltabilecektir.
TUİK'in istatistiklerine göre, Türkiye, yukarda da belirttiğim gibi, pek çok ülkeden daha yüksek bir ihracat artış hızına ulaşabilmiştir. Bu durum devam ettiği sürece, Türk firmaları ihracat pazarlarında daha çok söz sahibi olabilecek, pazar payını daha da artırabilecek ve ihracata dayalı yeni yatırımlar yapmak için daha büyük bir istek duyacaktır. Türkiye'nin rekabet gücünü iyileştirmek için çaba sarfetmek gerekmektedir. Bu çaba sarf edilmediği takdirde, filmi başa alıp, çok geçmeden tekrar IMF'nin kapısına dayanmaktan başka yol kalmayacaktır.
Yüzde %4,7 küçük gibi gelebilir. Ancak, Türkiye'nin işsizlik rakamlarını düşürebilmesi için her yıl %9'un üzerinde büyümesi gerekmektedir. Aradaki açık yaklaşık 14 puan, bu da durumun ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.
Bununla birlikte, kriz bizi teğet geçmemiş de olsa, en azından bazı açılardan pek çok ülkeden daha iyi olduğumuz da bir gerçek. Türkiye'nin krizdeki ekonomisi hakkında haberler duymaktan bıktığımız medya, bu günlerde Yunanistan başta olmak üzere AB ülkelerinin ekonomisi hakkında kara haberler yayımlayıp duruyor. Bizde ise genelde iyi haberler var. Borç yükümüz azaldığı gibi, IMF'siz olarak bu derin krizi atlatmayı başardık. Zaten bu büyük krizi IMF'siz atlatabilmiş olmamız bile, tek başına takdir edilmesi gereken bir durum. Kendi kendini IMF'ye muhtaç eden bu ülke, IMF olmadan oldukça derin bir krizin üstesinden gelmeyi iyi kötü başardı, başarıyor.
Her ne kadar Türkiye küçülmüş olsa bile, ihracat rakamları çift haneli olarak artış gösteriyor. Bu da toparlanmanın hızlı olacağı yönündeki umutları artırıyor. İhracat demek, sanayide çarklar dönüyor demektir. Ancak ithalat rakamlarının daha hızlı artış gösterdiğini de belirtmek gerek. İthalat-ihracat söz konusu olduğunda rakamsal büyüklükler anlık durumu ifade eder, değişim hızlarına bakmak gerek gelişimin ne yönde olduğunu kestirebilmek için. Yani, ihracat artış hızımızın ithalat artış hızının üstünde olması gerek ki dış ticaret açığını kapatabilelim. Şimdilik görünen ise, açığın daha da büyüyeceği yönünde. Zafer Çağlayan çıkıp, bir zamanlar Kürşat Tüzmen'in yaptığı gibi, ihracat artış hızı ile övünecektir, kanmayın. İthalat artış hızından pek bahsetmeyecektir.
Ancak yine de, Türkiye pek çok ülkenin ihracat artış hızından daha yüksek bir ihracat artış hızına sahip olmuştur. Bu durum sürdürülebilirse, Türk firmaların uluslararası pazardaki payı artacaktır. İlerisi için umut beslememize neden olabilecek bir gelişme de budur.
Türkiye'de uygulanan sıkı para politikası nedeniyle iç talep oldukça düşüktür. Türk halkı düşük gelir, yüksek vergiler ve fiyatlar altında ezildiği için, tüketimi kısmış dudurmdadur. Bu durumun ekonomiye yansıması ise şöyledir. Yerli pazar dar olduğu için, yerli firmalar büyümek için ihracat yapmak durumundadır. Aynı zamanda, ihracata dayalı büyüme sağlanması ile ancak yeni iş imkanları doğabilecektir. İhracatın artması bu bakımdan da önemlidir. Yerli pazara yönelik yeni yatırım yapmak, yani iş imkanı yaratmak, şimdilik pek karlı değildir. Türkiye, ihracata dayalı büyüme sağlayabildiği sürece, hem işsizlik oranlarını aşağıya çekebilecektir, hem de dış ticaret açığını azaltabilecektir.
TUİK'in istatistiklerine göre, Türkiye, yukarda da belirttiğim gibi, pek çok ülkeden daha yüksek bir ihracat artış hızına ulaşabilmiştir. Bu durum devam ettiği sürece, Türk firmaları ihracat pazarlarında daha çok söz sahibi olabilecek, pazar payını daha da artırabilecek ve ihracata dayalı yeni yatırımlar yapmak için daha büyük bir istek duyacaktır. Türkiye'nin rekabet gücünü iyileştirmek için çaba sarfetmek gerekmektedir. Bu çaba sarf edilmediği takdirde, filmi başa alıp, çok geçmeden tekrar IMF'nin kapısına dayanmaktan başka yol kalmayacaktır.
27 Mart 2010 Cumartesi
Kuşların Sabah Şarkısı
Uyanıp kalktım bir sabah, mevsim bahardı. Neden o kadar erken uyandığımı hatırlamıyorum, ama güneş daha karşıdaki sırtın üzerinde bulunan küçücük korunun ladin ağaçlarını aşamamıştı. Hatta ladin ağaçlarının arasından göz kırpmasına daha bir, bir buçuk saat kadar vardı. Kapıya çıktım buz gibi suyla yüzümü yıkadım.
Kuş sesi dışında hiç bir ses duyamadığınız anlar olmadıysa, neden bahsettiğimi anlayamazsınız. Hele bahar olunca, sabahları kuşlar pek geveze oluyor. Bazen insanı rahatsız ettiği bile olabilir. Bir süre sonra kayıtsız kalıyor insan, ancak doğaya yeni kavuşmuş iseniz henüz, uzunca bir aranın ardından, kuş seseleri baş ağrısı yapabilir. Ne kadar güzel de olsa, biri susmadan diğerinin başlaması ve 360 derece her an her yerden kuş sesi gelmesi, böyle bir duruma alışık olmayan beynin seslere karşı mesafe ve konum tanımlamaya çalışırken alışık olmadığı kadar fazla çalışıp hararet yapmasından olacak, bir baş ağrısıne sebebiyet veriyor. Bir zaman sonra zaten sıradanlaşan bu güzel seslere kayıtsız kalmaya başlıyorsunuz. Daha doğrusu, sanırım beyin gereksiz veri olarak algılamaya başlıyor bu ses kalabalığını ve kulaktan gelen bu titreşimleri bilgi olarak işlemeyerek, bu seslerin en azından çoğunu duysanız bile, farkında olmamanıza neden oluyor. Bunula birlikte kuş seslerine yeteri kadar duyarsızlaşacak kadar bir zaman oradaydım. Ancak sabah hem kuş sesinden başka pek ses olmaması, hem beyninizin temiz havada derin bir uykuyla dinlenmiş olması, bir de buz gibi suyun, üzerinizdeki tüm yataktan kalma sersemlik izlerini bir anda kovmasıyla, tüm sabah şarkılarını net bir şekilde farkedebiliyorsunuz kuşların.
Böyle bir durumda, kafanızı çevirip, yemyeşil otların üzerine düşmüş çiğ tanelerinin günün ilk ışıkları altında, elmas gibi ışıldadığını görünce, insan kendini cennette bile sanabiliyor. Kısa bir süre sonra buharlaşacak olan damlacıklara baktıkça insan, gece gökten yere elmas yağmış olduğuna kanaat getirebilir. Islak sabahın serin rüzgarı tüm tüylerimi diken diken edince içeri kaçtığımı hatırlıyorum. Yine de bir süre kuşların şarkıları eşliğinde bu güzel doğa olayını seyretmiştim. Daha çocuktum, kaç yaşlarımda olduğumu bile hatırlamıyorum. Bununla birlikte, hani insanın hayatında unutamadığı anlar vardır ya, işte o sabah da benim hayatımdaki, ilk olmasa da, güzel olan ilk unutamayacağım andı. Ne kadar süreceğini bilmediğim ömrümde gerçekten yaşadığımı hissettiğim nadir anlardan biri be belki de en güzeli.
Çocukken insan daha çok yaşıyor. Bundan belki de hemen her yetişkinin tekrar çocuk olsam demesi. Ne hayatın sonradan üzerine yüklediği sorumluluklar, ne de yaklaşan ölüm bu kadar önemli bir etken olabilir bu konuda. Çocukken daha çok hayali oluyor insanın, gerçekleşme, gerçekleştirme umudu taşıdığı. Zaman insanın bu hayallerinin büyük çoğunu bir güzel kırıp parçalıyor. Bir süre sonra kendine bile zaman ayıramayacak hale gelebiliyor insan. İstemediği şeyleri mecbur olduğu için yaparak ziyan edilen saatler, en büyük kısmını oluşturuyor uyanık geçirdiği bölümünün günlerin.
Bu nedenle çocukluktan kalma güzel anılar unutulmamalı asla. Çünkü insanın ömrü boyunca gerçekten yaşadığı zamanların çoğunu çocukluğu oluşturur.
Kuş sesi dışında hiç bir ses duyamadığınız anlar olmadıysa, neden bahsettiğimi anlayamazsınız. Hele bahar olunca, sabahları kuşlar pek geveze oluyor. Bazen insanı rahatsız ettiği bile olabilir. Bir süre sonra kayıtsız kalıyor insan, ancak doğaya yeni kavuşmuş iseniz henüz, uzunca bir aranın ardından, kuş seseleri baş ağrısı yapabilir. Ne kadar güzel de olsa, biri susmadan diğerinin başlaması ve 360 derece her an her yerden kuş sesi gelmesi, böyle bir duruma alışık olmayan beynin seslere karşı mesafe ve konum tanımlamaya çalışırken alışık olmadığı kadar fazla çalışıp hararet yapmasından olacak, bir baş ağrısıne sebebiyet veriyor. Bir zaman sonra zaten sıradanlaşan bu güzel seslere kayıtsız kalmaya başlıyorsunuz. Daha doğrusu, sanırım beyin gereksiz veri olarak algılamaya başlıyor bu ses kalabalığını ve kulaktan gelen bu titreşimleri bilgi olarak işlemeyerek, bu seslerin en azından çoğunu duysanız bile, farkında olmamanıza neden oluyor. Bunula birlikte kuş seslerine yeteri kadar duyarsızlaşacak kadar bir zaman oradaydım. Ancak sabah hem kuş sesinden başka pek ses olmaması, hem beyninizin temiz havada derin bir uykuyla dinlenmiş olması, bir de buz gibi suyun, üzerinizdeki tüm yataktan kalma sersemlik izlerini bir anda kovmasıyla, tüm sabah şarkılarını net bir şekilde farkedebiliyorsunuz kuşların.
Böyle bir durumda, kafanızı çevirip, yemyeşil otların üzerine düşmüş çiğ tanelerinin günün ilk ışıkları altında, elmas gibi ışıldadığını görünce, insan kendini cennette bile sanabiliyor. Kısa bir süre sonra buharlaşacak olan damlacıklara baktıkça insan, gece gökten yere elmas yağmış olduğuna kanaat getirebilir. Islak sabahın serin rüzgarı tüm tüylerimi diken diken edince içeri kaçtığımı hatırlıyorum. Yine de bir süre kuşların şarkıları eşliğinde bu güzel doğa olayını seyretmiştim. Daha çocuktum, kaç yaşlarımda olduğumu bile hatırlamıyorum. Bununla birlikte, hani insanın hayatında unutamadığı anlar vardır ya, işte o sabah da benim hayatımdaki, ilk olmasa da, güzel olan ilk unutamayacağım andı. Ne kadar süreceğini bilmediğim ömrümde gerçekten yaşadığımı hissettiğim nadir anlardan biri be belki de en güzeli.
Çocukken insan daha çok yaşıyor. Bundan belki de hemen her yetişkinin tekrar çocuk olsam demesi. Ne hayatın sonradan üzerine yüklediği sorumluluklar, ne de yaklaşan ölüm bu kadar önemli bir etken olabilir bu konuda. Çocukken daha çok hayali oluyor insanın, gerçekleşme, gerçekleştirme umudu taşıdığı. Zaman insanın bu hayallerinin büyük çoğunu bir güzel kırıp parçalıyor. Bir süre sonra kendine bile zaman ayıramayacak hale gelebiliyor insan. İstemediği şeyleri mecbur olduğu için yaparak ziyan edilen saatler, en büyük kısmını oluşturuyor uyanık geçirdiği bölümünün günlerin.
Bu nedenle çocukluktan kalma güzel anılar unutulmamalı asla. Çünkü insanın ömrü boyunca gerçekten yaşadığı zamanların çoğunu çocukluğu oluşturur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)