28 Kasım 2012 Çarşamba

#bimilyonneden: Benim annem güzel annem

Twitter’da hızla yayılan #bimilyonneden hastagini merakla takip ediyorum. Bir yandan da benim dünyamı iyi bir yer yapan nedenlerimi düşünüyorum. Sanırım annem ve babam benim için dünyayı iyi yapan #bimilyonneden’den iki tanesi.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Para Her Şey Mi?

Malesef evet, para her şey! Özellikle de çoğunluk için. Bunun kimse kolay kolay kabul etmeyecektir ancak, en sert şekilde buna karşı çıkanlar dahi bir konuda karar verirken parayı belki bilerek belki de bilmeden önemli bir kriter olarak değerlendirmeye dahil etmektedir.

Paranın işe yaramadığı ve umursanmadığı çok az zaman vardır. Günümüzde para ile saadet olmaz sözü çürümüştür. Çünkü günümüzde açık bir gerçek vardır ki parasız saadet hiç olmuyor.

Para halen pek çok yerde sağlığı satın alamıyor ancak pek çok hastalığın tedavisi için önemli miktarda para gerekebilir. Ancak bu gibi klişe örneklerin ötesine geçmek gerek.

Paradan kasıt maddi kazanç, kazanım, refah demektir. Daha bol kazanç, daha yüksek bir yaşam standardı, daha zengin sofralar, daha lüks bir ev ve araba, daha kaliteli eşyalar, kıyafetler, daha iyi yerlerde tatiller, daha çok gezmeler..... Bu liste uzayıp gider. Ancak tüm bunlar insanı insan yapan bazı temel değerlere rağmen olmalı mıdır? İşte günümüzde asıl sorulması, sorgulanması gereken tam da bu noktada insanların nasıl kararlar verdiği ve hangi yolu seçtiğidir. Bu yol ikiye ayrılır, ya ekonomik olarak yüksek bir refah, yüksek ve rahat bir yaşam ( en azından mevcudun korunması ), ya da bunları ve hatta elindekileri riske atarak daha insanca yaşamak...

Şimdi diyebilirsiniz ki ilk durumda yüksek refah, bol kazanç, bolluk ve bereket içinde yaşamak insanca değil de, parasızlıktan sürünerek yaşamak mı daha insanca? Eğer insanlığınıza para ile değer biçiyorsanız ve lükse karşı insanlığınızdan ödün veriyorsanız hayır, ancak insanlığınıza katı bir şekilde bağlı iseniz kesinlikle evet.

İnsanlar zaman zaman gelirlerinin ve refahlarının devamı ve iyileşmesi için özgürlüklerinden, insan olmaktan doğan haklarından ödün verebilmektedirler. Güvende olma ihtiyacından doğan bir güdü ile hareket ederler. Bu sayede yuvalarına ekmek götürdükleri işlerinden olma korkusu yaşamazlar. Gelirlerinin artışı, refahlarının yükselişi ve geleceklerinden emin olmak her insanın arzu edeceği şeylerdir. Ama insanlığa rağmen mümkün mü?

Malesef mümkün! Örneklerini çokça görmekteyiz. Üç kuruşluk çıkar uğruna insanlar kendilerini küçültecek pek çok şeyi yapabilmektedirler. Üç kuruşluk menfaat uğruna beş para etmez insanların önünde el pençe divan durabilmektedirler. Yağ yakabilmekte, yalakalıkta Guiness rekorlar kitabına girmeye hak kazancak performans sergileyebilmektedirler. Öyle ki bu tür insanlara nefes almayacaksın denilse, ölene kadar olmasa da, en azından bilinçlerini kaybedene kadar tutarlar nefeslerini. Ne aşağılık insanlardır onlar, ne aşağılık insanlardır ki, insanlıkları insan denilemeyecek seviyeye inmiştir. Bu insanlara bu nedenle insan değil İnsansı demek makbuldür. İnsan denilirse bu tiplere çünkü, Homo Erectuslara dahi hakaret edilmiş olur. Çünkü insanlığından maddi menfaatleri uğruna ödün vererek insanlığını kirletenler, seviyesizleştirenler, yaratılmışları en yücesi olan insanı aşağıladıkları anda, yaratılmışların en aşağılığı olandan dahi daha aşağılık bir hale gelirler.

Bu insanlar çıkarları uğruna öyle alçalabilirler öyle alçalabilirler ki, insanlığından vazgeçmeyenlerin midesi kaldırmaz. Üstelik bu kişiler insanlığından vazgeçmeyenleri aşağılamakta, onları ötekileştirmektedirler. Adeta insanlığı kemiren bir virütik hastalık gibi çoğalmakta ve pek çok insanı kendilerinden olmak için zorlamaktadırlar. Onlara bir cennet vaat etmekte ve karşılığında üç maymunu oynamasını istemektedirler. Bir insan kendi karakterinden başkaları için maddi çıkarlar uğruna fedakarlıkta bulunduğu anda, sözkonusu tuzağa düşmüş olur. Üstelik bu tuzağa bir defa düşüldüğünde, çoğu zaman geri dönüşü yoktur.

Ve malesef bu insanlar çokça bulunuyor. Hatta o kadar çokça bulunuyor ki, aralarında bozulmamış insanlar geceleri çıkan yıldızlar gibi ışıldıyor.

İnsanlığınızdan vazgeçmeyin ve öz karakterinizden sakın ama sakın ödün vermeyin.

23 Kasım 2012 Cuma

Çocuk Sahibi Olmak Haddini Aşmaktır

Çocuk sahibi olmak, anne olmak, baba olmak, insanların haddini aşmasıdır.

İnsanlar neden çocuk sahibi olur? Soylarını devam ettirmek, ömür boyu çalışarak oluşturduğu serveti devretmek.... Herkesin kendince bir nedeni olabilir. Ama bu nedenler size çocuk yapma hakkını verir mi?

Doğa vahşidir. Kuralları keskindir. Biz canlılar ise doğanın kuralları ile belirlediği vadilerde yol alan su gibiyiz. Nereye akacağımıza doğa, evren ve tanrı bizden çok karar veriyor. Etten ve kemikteniz, düşünebiliyoruz, duygularımız var... Ancak programlanmış robotlarız. Kaderden söz etmiyorum. Genetik yapımızdan, içgüdülerimizden, bu dünyaya belli bir vazife ile gelişimizden, kanımızdaki hormonlardan söz ediyorum.

İnsan yaşamının anlamı nedir? Doğadaki tüm diğer canlılar gibi, her bir insanın iki temel görevi vardır. Önce hayatta kalmak, sonra neslini devam ettirmek. Hayatta kalmak için barınmak, karnını doyurmak zorundadır. Neslini devam ettirmek içinse çiftleşmek.

Çiftleşmek kelimesini özellikle seçtim. Aşk yapmak, sevişmek, birlikte olmak gibi daha uygar kelimeler kullanabilirdim. Ancak teorik olarak yapılan, doğadaki tüm hayvanların yaptığı çiftleşme eyleminden pek de farklı değildir.

Hormonlara ve genetik yapı ile programlanmış oluşumuza geri dönelim. Bu öyle bir program ki, karşı koymak çok zor. Bu nedenle tüm insanlar hayatlarını tehlikeye atan durumlardan korkar. Gök gürültüsünden, şimşeklerden, depremden korkarız. Bir araçla yol alırken araç çok hızlı gidiyorsa korkarız. Yüksekte olmaktan korkarız, önümüze aniden bir sokak köpeği çıksa korkarız. Anında kanımızdaki adrenalin miktarı tavan yapar, göz bebeklerimiz büyür, kalp atışlarımız hızlanır. Hayatta kalma güdümüz ile hareket etmeye başlarız. Artık hareketlerimizin kontrolü pek de bizde olmaz.

Üreme güdüsü de böyle bir güdü. İnsanlar nesillerini sürdürmeli, tıpkı doğadaki tüm canlılar gibi. Tanrı böyle istiyor ki cinselliği bu kadar arzulanan, bu kadar haz veren bir eylem olarak insanların kodlarına işliyor. Bu nedenle erkekler çekici bir kadın gördüğünde en azından dönüp bir daha bakma ihtiyacı duyuyor. Bu nedenle kadınların büyük çoğunluğu anne olmak için bu kadar aceleci. Yeni evlenen çiftlere bakın, çok büyük bir bölümü evliliklerinin daha ilk dönemlerinde çocuk yapmış olacaktır. Her erkek dünyaya bir seks makinesi olarak gelir. Bu makine ne kadar iyi çalışır, kişiden kişiye değişir ama, tespitimin doğruluğundan kuşkum yok.

Anne ya da baba olmak toplumda belli bir statü edinmek demektir. Bir çocuğun size anne ya da baba demesi hoş gelebilir. Ancak çocuk yapmanın ileride elden ayaktan düşünce bakacak birinin olmasını istemek gibi de bencilce bir yanı vardır.

Neslin devamı konusunda yaşlılar daha katıdır. Bu nedenle anneler babalar evlenen çocuklarının derhal çocuk yapmasını isterler. Torun sevdası aslında neslinin devam ediyor oluşunu garantilemiş olmanın huzurunu da verir.

İnsan yaşamı doğa için bir hiçtir. Tek önemli olan hayatta kalıp kalmadığınız ve neslinizi devam ettirip ettirmediğinizdir. Yani yaşamınızın, yaşamımızın tek amacı ve değeri budur. İnsan hayatındaki diğer tüm olgular sanaldır. İnsanlar için bu şekilde düşünmek pek hoş olmamaktadır zira.

Ancak, çocuk yapmak dünyaya bir can getirmek demektir. Her şeyi ile size bağlı bir can. Büyük bir sorumluluk. Üstelik çocuklara dünyaya gelmeden önce hiçbir şey sorulmaz. Dünyaya gelmek isteyip istemediği sorulmaz. Hangi ülkede yaşamak istediği sorulmaz. Hangi dinin ona dayatılacağı sorulmaz. Derisinin rengi, konuşacağı dil, tapacağı tanrı, yaşayacağı coğrafya, iklim, annesinin babasının kardeşlerinin kim olacağı, maddi durumları, sosyo ekonomik koşulları, statüleri, eğitim seviyeleri, saçının rengi, düz mü kıvırcık mı olacağı, göz rengi, boyu, genetik hastalıklara yatkınlığı vs vs vs....

Yani sözün özü, bir çocuk dünyaya hiçbirşey seçmeden gelir. Tüm bunlar çocuklara dayatılmıştır. Peki bu kadar çok şeyi bir çocuğa, bir cana, bir insana dayatma hakkımız var mıdır?

Evet, çünkü yazının başında dediğim gibi, doğanın kanunları vardır ve acımasızdır. Bize bu dayatmayı yapma hakkını veren tek şey, gücümüzün yetiyor olmasıdır. Eğer üreme yeteneğine sahip bir bireyseniz, pekala çocuk yapabilirsiniz. Üstelik çocuk yapmak keyifli bir iştir. Ancak dünyaya gelen bir candır.

Bir insana bu kadar çok şeyi dayatmak? Her anne baba birer zorbadır, itiraf edelim. Ne kadar yumuşak bir kişiliğe, anlayışlı bir yapıya sahip olursanız olun, eğer çocuğunuz varsa, zorbanın dik alasısınız. Kendi egoları, zevkleri uğruna bir cana onlarca şeyi dayatan bir zorba. Ancak bir insana bu kadar çok şeyi dayatmak zalimce değil mi? Doğanın oyunu bitmez ama. İnsanlar bunları genelde sorgulamama, aksine kabullenme eğilimindedir. Dinler, toplumsal gelenekler bu eğilimi destekler. Tek bir amaç için... İnsanlar üremeye devam etsin...

Sizi bilmem ama, bu bana çok çirkin geliyor. Bir gün baba olursam, bir zorba olduğumun farkında olacağım ve bu konudaki düşüncelerim değişmemiş olacak. Ancak kendimi o kadar zalim biri olarak görmüyorum. Hiçbir insana kendimi baba olarak dayatma hakkımı kendimde görmüyorum. Hiçbir insana dinimi din, dilimi dil, ülkemi ülke, kültürümü kültür olarak dayatamam. Bunlar bana hiç insanca gelmiyor. Şu soru aklımda sürekli: " Gücümüzün her yettiği şeyi yapmaya hakkımız var mı?" Yok... Peki çocuk yapmaya gücümüzün yetiyor olması bize neden bu hakkı versin ki?

Bir gün çocuğunuzun size "beni dünyaya neden getirdiniz ki?", "keşke beni yapmasaydınız", "keşke hiç doğmasaydım" dediğini düşünün. Belki engelli biri olarak doğacak. Belki çok kötü bir kaderi olacak. Belki dünyanın en çirkin kızı, en suratsız erkeği olacak... Belki tedavisi olmayan ancak insana hayatı zehir eden bir hastalığı olacak. Belki tüm bunlar nedeniyle doğmamış olmayı dileyecek. Sizi sevdiğinden belki bunları size söylemeyecek. Ancak dünyaya birkaç dakikalık bir zevk uğruna getirdiğiniz bir canın böyle şeyler düşünüyor olması bile, duyulması gereken pişmanlığın büyüklüğünü ortaya koyuyor.

Çocuk yapmaya gücümüz yetiyor olabilir ancak, hiçbir şey sormadan, hiçbir seçim hakkı tanımadan dünyaya bir can getirmek, insanlar için yetkisiz alana girmektir, haddini aşmaktır.

Haddimizi aşmaz isek neslimiz tükenebilir, dünyadaki insanlar yok olup gidebilir değil mi? Varsın gitsin. Bizsiz bu dünya daha güzel zaten.

19 Kasım 2012 Pazartesi

Elveda MSN

İnternetin yaygın olarak kullanılmasında sunduğu online sohbet imkanının yeri tartışılmaz. İnsanlar bir anda dünyadaki bir noktadan herhangi bir başka noktada bulunan kişilerle diledikleri kadar konuşma olanağına kavuşmuştu. Üstelik kabarık telefon faturaları ile karşılaşmadan. Peki yıllar yıllar önce kullandığımız ilk programlar neydi? IRC ya da daha yaygın haliyle MIRC, ICQ? Bu programları halen yaygın olarak kullanan yerler var. MIRC platformu kan kaybedeli çok oldu ve yeni üye kazandığı pek söylenemez ancak ICQ halen Rusya başta olmak üzere belli ülkelerde yoğun şekilde kullanılan bir program.

Ülkmizde online sohbet ya da İngilizce tabiri ile Chat yapmak için ilk olarak MIRC servisleri yaygın olarak kullanıldı dersek çok yanlış olmaz heralde. Ancak bu platform biraz karışık bir yapıya sahipti. ICQ daha basit bir arayüze sahipti ve göze de daha çok hitap ediyordu. Ancak hiçbi chat programı MSN kadar ülkemizde yaygınlaşmamıştır.

MSN ilkokuldan üniversiteye kadar tüm gençlerin kullandığı bir programdı. Hatta internet ile tanışan yurdum insanı ilk olarak MSN sahibi oluyordu. MSN adresini vermek cep telefonu numarasını vermek gibiydi adeta. Sonra Facebook çıktı ve işin rengi yavaştan değişmeye başladı. Facebook üzeriden sohbet etmeyi pek çok kişi MSN kadar sevmedi ve inatla MSN kullanmaya devam etti. Ancak Facebook üzerinden de kişilerle sohbet edebiliyorken, neden bir de MSN açalım? Zamanla MSN daha az kullanılmaya başladı.

MSN ülkemizde o kadar derin bir yer etmişti ki kendine, adı WLM olarak değiştiğinde bile herkes MSN ifadesini kullanmaya devam etti. Sadece Microsoft artık ona WLM diyordu diyebiliriz.

Bir başka online sohbet platformu ise Skype. Skype ülkemizde çok yaygın olmasa da pek çok özelliği bakımından en iyi online sohbet programıdır. Hatta bu programı kullanarak pek çok değişik ülkeden telefon numaraları edinebilir ve bu numaralar aracılığı ile sabit ve mobil hatlara çağrı yapabilir, sms gönderebilirsiniz ve sabit ve mobil hatlardan gelecek çağrıları cevaplayabilirsiniz.

MSN ülkemizde bu kadar yaygınlaşınca Skype kullanan kişi sayısında bir artış olmadı. Yalnızca özellikle yurtdışı bağlantıları olan kişiler başta olmak üzere, sınırlı bir çevre Skype kullanıyordu.

Artık MSN yok, WLM de...

Evet, Microsoft tarihindeki en büyük alımlardan birini yaparak Skype servisini aldı ve MSN/WLM servisini sonlandırmaya hazırlanıyor. Artık MSN kullanan herkes Skype'e geçiş yapacak.

Skype MSN'nin yerini aratmayacak bir program. Ancak MSN'li günleri hatırlayınca insan, duygulanmadan edemiyor. MSN hayatımıza o kadar yerleşmiş ki, hayatımızdan çıkacak olması pek çok kişiyi de üzecektir.