Sağlık sektörü çok enteresan. Bir yanda insan sağlığı var, öte yandan dönmesi gereken çarklar. Doktorlar, hemşireler ve diğer sağlık personelinin maaşları ödenmeli. Gerekli tıbbi cihazlar temin edilip bakım ve onarımı yaptırılabilmeli. Hastanaler işletilebilmeli ve giderleri karşılanabilemli. İlaçların ve diğer tıbbi sarf malzemelerinin temini sağlanmalı. Tüm bunlar ciddi bir ekonomik yük demek. Bu yükün külfetini ise başta hasta olanlar, yani bu sistemi kullanmak zorunda kalanlar karşılıyor. Her hizmetin olduğu gibi, sağlık hizmetinin de bir bedeli var. Olması da doğal.
Bazı ilaçlar ve tedavi yöntemleri diğerlerine göre çok daha pahalı. Bu da tamamen arz/talep dengesi ve üretim tekniği ve teknolojisi ile açıklanabilir bir durum. Farazi örneklerle açıklarsak; diyelim ki bir hastalığın ilacı dünyada yılda 1 miyar kutu tüketiliyor. Bu ilacı üretenler için ciddi bir rakam. Bu durumda ilacı üretmek için seri üretim tekniğini tercih edeceklerdir ki bu da üretilen her kutu ilacın maliyetini önemli ölçüde düşürecektir. Ancak nadir görülen hastalıkların ilaçları çok az sayıda talep edilmekte. Üreticiler bu ilaçları düşük miktarda satabildikleri için üretmek de istememekteler. Çünkü üretim ve pazarlama açısından karlı bir iş değil. Bir fabrikanız olsa yılda sadece 1 adet satabileceğiniz bir ürünü üretmek için tüm sistemin ayarlarını değiştirmek istemezsiniz. Bunu yaparsanız da ortaya çok yüksek maliyetli bir ürün çıkar ve fiyatı da yüksek olur. Nadir görülen hastalıkların ilaçları bu nedenle pahalıdır. Bir diğer etken de ilaç hammaddesinin üretim ve temininin zorluğudur. Ne kadar kolay üretilebilen bir etken madde ile ilaç yapılıyorsa fiyat o kadar düşük olur. Aksi durumda fiyat yükselecektir.
Sağlık denilince, hastalık nadir de görülse sık da görülse tedavi edilmelidir. Bu nedenle ilaç sekörü herhangi bir başka mal ve hizmet sektörü ile bir tutulamaz. Milyonda bir görülen bir hastalık için bile ilaç üretilmelidir. Karşılaşılan yüksek maliyetin firmaları zorlamaması içinse devletler tarafından teşvik sağlanmalıdır. Bu sistem dünyada genel olarak böyle işliyor zaten.
Ancak ilaç firmaları yüksek kar elde etme arzularının güdümünde mi değil mi? İşte bu önemli bir soru işareti. Her ticari firma gibi ilaç firmaları da kar elde etmek ister. Kar etmelerinin yolu da ilaç satmakla olur. O halde ilaç firmaları için hasta olan insanlar kar kaynağıdır, ekmek kapısıdır. Bu nedenle ilaç firmaları etik ve ahlakli değerleri hiçe sayıp insanların hasta olmalarını isteyebilir. Tabi hepsi böyle demek değil bu. Hatta hiçbir ilaç firması böyle bir suçlamaya muhatap kabul edilemez. Ama bir ancak daha koymak gerek...İnsanların hasta olmalarını istemek başka, hasta olduklarını düşünmelerini sağlamak başka...
Örnek olarak hemen antidepresanları vermek mümkün. Her insan hayatında kötü dönemler yaşar. Ama günümüzde problem yaşayan hemen herkes antidepresan kullanmaya başladı. Eskiden antidepresanlar yokken insanlar sorunlarını nasıl çözüyordu? Çözemiyor değildi elbette. İstatistikleri incelemedim ama, geçmişte antidepresan kullanım miktarın ile günümüzdeki kullanım miktarı arasında devasa bir uçurum olduğu aşikar. İntihar oranlarına bakıldığında ise, anidepresanların pek de işe yarmadığı sonucunun ortaya çıkacağına da eminim. Ama istatistikleri kontrol etmedim, genel gözlemlerimle ulaştığım yargıyı ifade ediyorum.
Doktorların baktıkları hasta sayısı, yaptıkları ameliyat başı ek ücret alabiliyor olması da insanı huzursuz eden bir nokta. Üstelik ilaç firmaları doktorlara muhtaç. Çünkü doktorlar bir firmanın ilaçlarını reçetelerine hiç yazmazlar ise, o firmanın iflas edeceği apaçık ortada. Bunun farkında olan firmalar doktorlara sık sık ilaçlarını tanıtırlar. İlaç tanıtımı yapan kişiler acaba sadece ilacı tanıtıyor ve doktorun gerçekten ihtiyaç duyan hastalarına verebileceği bir ilacın farkına varmasını sağlamakla yetiniyor mu? Yoksa doktorları bu ilaçları daha çok yazmaları için teşvik ediyorlar mı? Bir firmanın doktorlara kendi X ilaçlarını ayda 1000 kutu yazarlarsa araba vaat ettiğini düşünün. Böyle bir teklif alan doktor, meslek etiğini bir kenara bırakıp her hastasına bu ilacı yazabilir. Bu konuda şüpheleri artıran haberleri zaman zaman görüyoruz. Doktorların hepsi böyle demek kesinlikle yanlıştır. Ancak sinek küçük olsa da, mide bulandırır derler ya, şüpheleniyor insan.
Doktorlar daha çok hasta bakıp, daha çok ameliyat yapıp, daha çok ilaç yazdıkça daha çok kazanıyorsa, ilaç firmaları da daha çok ilaç sattığında daha çok kar ediyorsa, durup bir düşünmek gerek. Özelikle özel hastanelerde, teşhisi basit bir kan veya idrar analizi ile yapılabilecek bir hastalık nedeniyle gelen hastaların neredeyse tüm testlere tabi tutulduğu duyuyoruz. Sonuç yüksek tedavi masrafları. Kar eden kim?
En son Prof. Dr. Canan KARATAY hamilelere yapılan şeker yüklemesi testi ile ilgili basında yer alan olumsuz beyanı nedeniyle meslektaşları tarafından topa tutulunca, bu konuda şüpheler yine arttı. Kimileri Canan KARATAY'yın haklı olduğunu söylerken kimileri de "bu kadın kendini ne sanıyor" veya "gündemde kalmaya çalışıyor" gibi eleştiriler getiriyor.
Tıp ile sadece hasta olarak muhatap olan biri olarak, Prof. Dr. Canan KARATAY haklı mıdır değil midir bilemiyorum. Bilemediğim gibi, yukarıda saydığım denklemler nedeniyle, ona karşı çıkanlara da güvenmiyorum. Sonuça yapılan her test, yazılan her ilaç, çekilen her film birileri için kar demek. Her hasta hem ilaç firmaları, hem hastanaler için gelir demek. Her hasta müşteri demek. Bu nedenle ne kadar çok hasta olursa, veya ne kadar çok insan kendini hasta sanarsa, o kadar çok test yapılır, film çekilir, ilaç yazılır. Sağlık sektörü o kadar çok kar eder.
Bu kirli denklem gerçek ve hastalar sağlık sektörü tarafından müşteri olarka görülüyorsa, kimse kusura bakmasın, her reçeteye şüphe ile yaklaşırım.
Sonuçta margarin üreticileri köşeyi dönsün diye tereyağını yerin dibine sokanlar, doğal yağ olan tereyağını tüketmekten insanları korkutup asıl zehir olan margarinleri yedirmediler mi? Bir de kalp dostu diye reklam yapmıyor bu margarin üreticileri...
İşin kötü tarafı, hasta olunca mecburen doktora gidiyoruz. Şüphe etsek de doktorun yazdığı reçeteyi almak ve kullanmak zorundayız. Üstelik canımızı emanet ettiğimiz doktorların büyük bölümü bu kirli sistemin bir parçası değil. Tamam belki aynı etken maddeye sahip A firmasının ilacı yerine, çıkarı olduğu için B firmasının ilacını yazıyor olabilir ama, en azından hastasının tedavisi için hiç de gerekli olmayan bir ilacı reçeteye eklemiyorlardır. En azından ben öyle ümit ediyor ve her hasta olduğumda dokora bu ümitle gidiyorum.
12 Nisan 2015 Pazar
10 Nisan 2015 Cuma
Türkçe Güçlü Bir Dil Değil Mi?
Bizler millet olarak kendimizi hemen her konuda üstün görmeye eğilimliyiz biraz. Özellikle bazı konularda kendimize toz kondurmayız. Ancak tuhaf bir şekilde, pek çok konuda da aşağılık kompleksimiz vardır. Çelişkiler yumağı bir milletiz.
Biraz örnek vermek gerekirse, en kahraman milletizdir. En cesur askerler bizim askerimizdir. Dünyanın en iyi pilotları bizim pilotlarımızdır. Dünyanın en iyi komandoları bordo berelilerimizdir. Dünyanın en güzel ülkesi elbette ki Türkiye'dir. Bu listeyi uzatmak çok kolay ama gerek yok. Herkes biliyor söylenecekleri nasıl olsa.
Tüm bunlara itiraz ediyor değilim. Pek çoğuna ben de katılıyorum. Katılmadıklarıma da kısmen, en olmasa bile enlerden biri derim. O kadar iddialı olmasam da, toz da kondurmam hani. Eeee. Sonuçta ben de bu ülkede doğdum büyüdüm ve yaşıyorum. Mars'tan gelmedim ya...Kaptık birşeyler, iyi, kötü.
Türkçe'miz için de benzer bir durum söz konusu. Dünyanın en güzel dili deriz. Anlatım gücü çok yüksek deriz. Dünyanın en köklü dillerinden biri deriz. Bu listeyi de uzatabilirim ama, yine gereksiz bir uğraş olur.
Türkçe gerçekten dünyanın en eski dillerinden biridir. Bunu söylemek için ne tarihçi ne de filolog olmaya gerek yok. Biraz okuyan, araştıran herkes bunu bilir. Dilimiz özellikle söz sanatları konusunda çok güçlü bir dil. Bunu kabul etmek gerek. Tam bir şiir dili. Özellikle ünlü uyumunun getirdiği ahenk Türkçe'nin şiirsel bir dil olmasına büyük katkı sağlıyor. Ancak bana göre anlatım gücünde bazı sıkıntılar var.
Türkçe biraz damıtılmış bir dil. Öyle ki, açıklamak için sayfalar dolusu kitap yazılabilecek sözler söylemek mümkün. Üstelik bu damıtılmış hal günlük konuşma dilinde de kendini gösteriyor. Dilimiz için sakız gibi, nereye çeksen uzuyor benzetmesi de bundan kaynaklanıyor. Türkçe kurulan tümceler o kadar çok anlam içeriyor ki, muhatap olan kişi neresinden isterse orasından anlayabiliyor. Bu anlatım gücü şiir yazıyorsanız çok işinize yarayabilir. Ama bir anlam kargaşası yaratabildiği de bir gerçek.
Türkçe konuşurken söyledikleriniz farklı farklı anlaşılabiliyor. Bu az sözle çok şey anlatmanıza imkan verirken, bir yandan da kendinizi açık ve seçik şekilde ifade etmenizi zorlaştırıyor. Tam olarak ifade etmek istediğiniz şeyleri ifade edemeyebiliyorsunuz.
Kelime hazinesi bakımından Türkçe'nin biraz fakir oluşunun da bunda katkısı büyük. Yanılmıyorsam en geniş kapsamlı Türkçe sözlükte 80 bin civarı sözcük bulunuyor. İngilizce sözlük bunun neredeyse 10 katına sahip. Günlük konuşma dilinde kullanılan kelime sayısı ise bizde sanırım 150-160 iken ingilizcede 500-600 arası. Ne kadar az sözcük kullanıyorsak o kadar az kavram, o kadar az detay ifade ediyoruz demektir. Asıl sıkıntı da burada zaten.
Az sayıda kavrama sahip olmak düşünme yeteneğimizi de sınırlıyor. Detaylı düşünemiyor, derine inemiyoruz. Kavramlar birbirine karışıyor, ayrıntılar yok oluyor. Türkçe'de her zaman puslu cümleler kuruyoruz. Pek çok dilde konuşan biri fotoğraf netliğinde anlatmak istediğini resmedebilirken, biz empresyonist bir tablo çizmekten öte gidemiyoruz.Haliyle ne kendimizi açık ve net bir şekilde ifade edebiliyoruz ne de başkalarını açık ve net bir şekilde anlayabiliyoruz.
Sık sık İngilizce'den Türkçe'ye ve zaman zaman da Türkçe'den İngilizce'ye çeviri yapan biri olarak iki dil arasındaki anlatım gücü farkını yakından gözlemleyen biriyim. Hemen her çeviride karşıma Türkçe'de ifade edilemeyecek bir kavram çıkıyor. Türkçe'de İngilizce'ye çevirilerde ise özel deyişler dışında böyle bir durum yaşamak neredeyse imkansız.
Belki de benim Türkçe'ye yeterince hakim olmamam söz konusu olabilir. Ancak Türkçe'ye benden daha hakim kaç kişi var ki?
Türkçe'de tanımlanmamış çok fazla kavram var. Detaya inilmemiş, üstünkörü tanımlanmış. Bir metaforla örneklersek, karpuz denilmiş ama içindeki çekirdekler tanımsız. Çekirdeği ifade edemiyorsunuz, karpuz demekle yetinmek zorunda kalıyorsunuz. Çekirdeği ifade edememek bir yana, algılayamıyorsunuz da. Algılasanız da tanımlayamadığınızdan tıkanıyorsunuz. Kısaca Türkçe düşünmek için uygun bir dil değil. Net tanımlardan, betimlemelerden uzak, sezgisel, sisli bir dünya. Ve bu dünyada pek çok şeyi net olarak anlamak, kavramak, tanımlamak, algılamak mümkün olmuyor. Bu nedenle bizler ikinci hatta üçüncü bir yabancı dili çok iyi derecede öğrenmeliyiz. Aksi halde çağın gerektirdiği şekilde düşünemeyen insanlar olmaktan kurtulamayız.
Tabi ki benim yazdıklarıma şiddetle karşı çıkanlar olacaktır. Ancak partizanca Türkçe'yi körü körüne savunmak, Türkçe'yi olduğundan daha güçlü bir dil yapmaz.
Biraz örnek vermek gerekirse, en kahraman milletizdir. En cesur askerler bizim askerimizdir. Dünyanın en iyi pilotları bizim pilotlarımızdır. Dünyanın en iyi komandoları bordo berelilerimizdir. Dünyanın en güzel ülkesi elbette ki Türkiye'dir. Bu listeyi uzatmak çok kolay ama gerek yok. Herkes biliyor söylenecekleri nasıl olsa.
Tüm bunlara itiraz ediyor değilim. Pek çoğuna ben de katılıyorum. Katılmadıklarıma da kısmen, en olmasa bile enlerden biri derim. O kadar iddialı olmasam da, toz da kondurmam hani. Eeee. Sonuçta ben de bu ülkede doğdum büyüdüm ve yaşıyorum. Mars'tan gelmedim ya...Kaptık birşeyler, iyi, kötü.
Türkçe'miz için de benzer bir durum söz konusu. Dünyanın en güzel dili deriz. Anlatım gücü çok yüksek deriz. Dünyanın en köklü dillerinden biri deriz. Bu listeyi de uzatabilirim ama, yine gereksiz bir uğraş olur.
Türkçe gerçekten dünyanın en eski dillerinden biridir. Bunu söylemek için ne tarihçi ne de filolog olmaya gerek yok. Biraz okuyan, araştıran herkes bunu bilir. Dilimiz özellikle söz sanatları konusunda çok güçlü bir dil. Bunu kabul etmek gerek. Tam bir şiir dili. Özellikle ünlü uyumunun getirdiği ahenk Türkçe'nin şiirsel bir dil olmasına büyük katkı sağlıyor. Ancak bana göre anlatım gücünde bazı sıkıntılar var.
Türkçe biraz damıtılmış bir dil. Öyle ki, açıklamak için sayfalar dolusu kitap yazılabilecek sözler söylemek mümkün. Üstelik bu damıtılmış hal günlük konuşma dilinde de kendini gösteriyor. Dilimiz için sakız gibi, nereye çeksen uzuyor benzetmesi de bundan kaynaklanıyor. Türkçe kurulan tümceler o kadar çok anlam içeriyor ki, muhatap olan kişi neresinden isterse orasından anlayabiliyor. Bu anlatım gücü şiir yazıyorsanız çok işinize yarayabilir. Ama bir anlam kargaşası yaratabildiği de bir gerçek.
Türkçe konuşurken söyledikleriniz farklı farklı anlaşılabiliyor. Bu az sözle çok şey anlatmanıza imkan verirken, bir yandan da kendinizi açık ve seçik şekilde ifade etmenizi zorlaştırıyor. Tam olarak ifade etmek istediğiniz şeyleri ifade edemeyebiliyorsunuz.
Kelime hazinesi bakımından Türkçe'nin biraz fakir oluşunun da bunda katkısı büyük. Yanılmıyorsam en geniş kapsamlı Türkçe sözlükte 80 bin civarı sözcük bulunuyor. İngilizce sözlük bunun neredeyse 10 katına sahip. Günlük konuşma dilinde kullanılan kelime sayısı ise bizde sanırım 150-160 iken ingilizcede 500-600 arası. Ne kadar az sözcük kullanıyorsak o kadar az kavram, o kadar az detay ifade ediyoruz demektir. Asıl sıkıntı da burada zaten.
Az sayıda kavrama sahip olmak düşünme yeteneğimizi de sınırlıyor. Detaylı düşünemiyor, derine inemiyoruz. Kavramlar birbirine karışıyor, ayrıntılar yok oluyor. Türkçe'de her zaman puslu cümleler kuruyoruz. Pek çok dilde konuşan biri fotoğraf netliğinde anlatmak istediğini resmedebilirken, biz empresyonist bir tablo çizmekten öte gidemiyoruz.Haliyle ne kendimizi açık ve net bir şekilde ifade edebiliyoruz ne de başkalarını açık ve net bir şekilde anlayabiliyoruz.
Sık sık İngilizce'den Türkçe'ye ve zaman zaman da Türkçe'den İngilizce'ye çeviri yapan biri olarak iki dil arasındaki anlatım gücü farkını yakından gözlemleyen biriyim. Hemen her çeviride karşıma Türkçe'de ifade edilemeyecek bir kavram çıkıyor. Türkçe'de İngilizce'ye çevirilerde ise özel deyişler dışında böyle bir durum yaşamak neredeyse imkansız.
Belki de benim Türkçe'ye yeterince hakim olmamam söz konusu olabilir. Ancak Türkçe'ye benden daha hakim kaç kişi var ki?
Türkçe'de tanımlanmamış çok fazla kavram var. Detaya inilmemiş, üstünkörü tanımlanmış. Bir metaforla örneklersek, karpuz denilmiş ama içindeki çekirdekler tanımsız. Çekirdeği ifade edemiyorsunuz, karpuz demekle yetinmek zorunda kalıyorsunuz. Çekirdeği ifade edememek bir yana, algılayamıyorsunuz da. Algılasanız da tanımlayamadığınızdan tıkanıyorsunuz. Kısaca Türkçe düşünmek için uygun bir dil değil. Net tanımlardan, betimlemelerden uzak, sezgisel, sisli bir dünya. Ve bu dünyada pek çok şeyi net olarak anlamak, kavramak, tanımlamak, algılamak mümkün olmuyor. Bu nedenle bizler ikinci hatta üçüncü bir yabancı dili çok iyi derecede öğrenmeliyiz. Aksi halde çağın gerektirdiği şekilde düşünemeyen insanlar olmaktan kurtulamayız.
Tabi ki benim yazdıklarıma şiddetle karşı çıkanlar olacaktır. Ancak partizanca Türkçe'yi körü körüne savunmak, Türkçe'yi olduğundan daha güçlü bir dil yapmaz.
7 Nisan 2015 Salı
Dört Hak Mezhep - Pardon?
Yandaki kitabı biri dağıtmış bedava çalıştığım kurumda. Daha kapağını bile açmadım, hatta elime dahi almadım. Zaten "Dört Hak Mezhep" diyen bir kitabın kapağını açmaya gerek dahi yoktur.
MEZHEP TDK'ya göre bir dinin görüş, yorum ve anlayış ayrılıkları sebebiyle ortaya çıkan kollarından her biri. Anlayış, görüş, öğreti demek.
Peki bir dinde görüş, yorum ve anlayış ayrılığı olabilir mi? Normları olmayan din için geçerli. Örneğin matematik normatif bir bilimdir ve doğruları tartışmasız doğru, yanlışları tartışmasız yanlıştır. Ancak teolojide doğrular ve yanlışlar her zaman puslu bir sınırla ayrılır. Doğru nerede biter yanlış nerede başlar, çoğu zaman kesinliği yoktur.
İstisasız tüm dinler dünyada toplum hayatını düzenleyen kurallarla doludur.Yalan söylemeyeceksin, cinayet işlemeyeceksin, çalmayacaksın vb. Bunların doğruluğunu ve yanlışlığını tespit etmek için din kitabına bakmaya gerek yoktur.
Peki mezhepler gerçek bir yorum farkından mı kaynaklanıyor? Bu konuda çok şey söyleyecek, olayın derinine inecek kadar konuya vakıf değilim. Ancak bu aklımı kullanıp mantık yürütmeme de mani değil.
Hak'kın yolu bir ise, ortada yorumlanacak, farklı düşünülecek ve değerlendirilecek bir hususun olmaması gerekir. Eğer ki böyle bir husus varsa, Hak'ın yolunda olmaması gerekir. Yani dine sonradan eklenmiş olmalıdır. Çünkü bir olan, tek olan, farklı şekilde yorumlanamaz.
Bugün ise çok sayıda mezhep var. Peki bunun neden sadece dördü hak? Diğerleri neden hak değil? Kim, neye göre bir mezhebi hak veya hak olmayan olarak değerlendirebilir? Böyle bir değerlendirmede bulunabilecek yeterliliğin ölçütü nedir? Herhalde dinin kaynağı Tanrı, elçisi peygamber ise, bir mezhebin hak olup olmadığına karar verebilmek için en azından peygamber olunması gerekmez mi? Ola ki biri böyle bir değerlendirmede bulunup bazı mezhepleri hak diğerlerini de hak olmayan olarak ilan etmiş olsun (ki olan bu), ya hak dediği yol mezhep yanlış, hak saymadığı doğru ise? Neye göre kime göre?
Biraz önce dedik, Hak'kın yolu bir. O halde dört mezhep nasıl olabiliyor? Eğer ki bu dört mezhep hak ise, bazıları diğererine göre daha fazla hak olabilir. Ya da en azından böyle bir iddiada bulunulabilir. Benim mezhep en Hak olan diyen çıkabilir. Aynı anda bu dört mezhep de hak ise, zaten ortada dört farklı mezhep değil, bir mezhep vardır, dördü de birdir. Peki o zaman dörde ayırmak niye?
Mezhep farklı yorumlama ise, dünyada ne kadar insan varsa, o kada mezhep var demek olmaz mı? Hangi dine mensup olursa olsun, insanlar dini farklı farklı yorumlamaz mı? Bire bir aynı algılamak ve yorumlamak mümkün mü?
Dört hak mezhep olması saçma değil mi? Bunlardan biri doğru olabilir ancak. Hakkın yolu bir ise ya bu dördü de aynı şeyi söyleyip aynı mezhep olur, veya dördü de yanlıştır. Kaldı ki, bir olan yol kasıt olmadan farklı yorumlanamayacağından, ortada farklı yorumlar varsa sonradan eklenmiş şeyler var demektir ki, dine sonradan birşey eklemek doğru olmaz. Ola ki ekleyenler olmuştur, bir yerde, "Allah yarım bıraktı biz tam ediyoruz" deme cüreti göstermişlerdir. Allah dini olması gerketiği gibi indirdi, eksiksiz ve tam olarak. Eğer bu böyle ise ondan birşey çıkarmanın yanlış olacağı kadar, ekleme yapmak da yanlış olur.
Durum buysa günümüzde mezheplerin tamamı yanlış olmalıdır. En azından kısmen. Tek ve doğru olan mezhep ise kitabın kendindedir. Müslüman olan okumalı, ne anladıysa ona göre davranmalıdır -ki kitap bunun için indirilmiştir. Müslümanın kafası karıştıysa başkalarına sorabilir, ama gelen görüşleri kendi akıl terazisinde tartıp mantık süzgecinden geçirip uygun bulmadan doğru kabul edemez.
Dört hak mezhep demek Hakkın yolu bir değildir demektir. Mezheplerin ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğunu ancak Hakkın kendisi veya izni ile elçisi bilebilir. Böyle kitaplar ise olsa olsa iblisin işidir.
MEZHEP TDK'ya göre bir dinin görüş, yorum ve anlayış ayrılıkları sebebiyle ortaya çıkan kollarından her biri. Anlayış, görüş, öğreti demek.
Peki bir dinde görüş, yorum ve anlayış ayrılığı olabilir mi? Normları olmayan din için geçerli. Örneğin matematik normatif bir bilimdir ve doğruları tartışmasız doğru, yanlışları tartışmasız yanlıştır. Ancak teolojide doğrular ve yanlışlar her zaman puslu bir sınırla ayrılır. Doğru nerede biter yanlış nerede başlar, çoğu zaman kesinliği yoktur.
İstisasız tüm dinler dünyada toplum hayatını düzenleyen kurallarla doludur.Yalan söylemeyeceksin, cinayet işlemeyeceksin, çalmayacaksın vb. Bunların doğruluğunu ve yanlışlığını tespit etmek için din kitabına bakmaya gerek yoktur.
Peki mezhepler gerçek bir yorum farkından mı kaynaklanıyor? Bu konuda çok şey söyleyecek, olayın derinine inecek kadar konuya vakıf değilim. Ancak bu aklımı kullanıp mantık yürütmeme de mani değil.
Hak'kın yolu bir ise, ortada yorumlanacak, farklı düşünülecek ve değerlendirilecek bir hususun olmaması gerekir. Eğer ki böyle bir husus varsa, Hak'ın yolunda olmaması gerekir. Yani dine sonradan eklenmiş olmalıdır. Çünkü bir olan, tek olan, farklı şekilde yorumlanamaz.
Bugün ise çok sayıda mezhep var. Peki bunun neden sadece dördü hak? Diğerleri neden hak değil? Kim, neye göre bir mezhebi hak veya hak olmayan olarak değerlendirebilir? Böyle bir değerlendirmede bulunabilecek yeterliliğin ölçütü nedir? Herhalde dinin kaynağı Tanrı, elçisi peygamber ise, bir mezhebin hak olup olmadığına karar verebilmek için en azından peygamber olunması gerekmez mi? Ola ki biri böyle bir değerlendirmede bulunup bazı mezhepleri hak diğerlerini de hak olmayan olarak ilan etmiş olsun (ki olan bu), ya hak dediği yol mezhep yanlış, hak saymadığı doğru ise? Neye göre kime göre?
Biraz önce dedik, Hak'kın yolu bir. O halde dört mezhep nasıl olabiliyor? Eğer ki bu dört mezhep hak ise, bazıları diğererine göre daha fazla hak olabilir. Ya da en azından böyle bir iddiada bulunulabilir. Benim mezhep en Hak olan diyen çıkabilir. Aynı anda bu dört mezhep de hak ise, zaten ortada dört farklı mezhep değil, bir mezhep vardır, dördü de birdir. Peki o zaman dörde ayırmak niye?
Mezhep farklı yorumlama ise, dünyada ne kadar insan varsa, o kada mezhep var demek olmaz mı? Hangi dine mensup olursa olsun, insanlar dini farklı farklı yorumlamaz mı? Bire bir aynı algılamak ve yorumlamak mümkün mü?
Dört hak mezhep olması saçma değil mi? Bunlardan biri doğru olabilir ancak. Hakkın yolu bir ise ya bu dördü de aynı şeyi söyleyip aynı mezhep olur, veya dördü de yanlıştır. Kaldı ki, bir olan yol kasıt olmadan farklı yorumlanamayacağından, ortada farklı yorumlar varsa sonradan eklenmiş şeyler var demektir ki, dine sonradan birşey eklemek doğru olmaz. Ola ki ekleyenler olmuştur, bir yerde, "Allah yarım bıraktı biz tam ediyoruz" deme cüreti göstermişlerdir. Allah dini olması gerketiği gibi indirdi, eksiksiz ve tam olarak. Eğer bu böyle ise ondan birşey çıkarmanın yanlış olacağı kadar, ekleme yapmak da yanlış olur.
Durum buysa günümüzde mezheplerin tamamı yanlış olmalıdır. En azından kısmen. Tek ve doğru olan mezhep ise kitabın kendindedir. Müslüman olan okumalı, ne anladıysa ona göre davranmalıdır -ki kitap bunun için indirilmiştir. Müslümanın kafası karıştıysa başkalarına sorabilir, ama gelen görüşleri kendi akıl terazisinde tartıp mantık süzgecinden geçirip uygun bulmadan doğru kabul edemez.
Dört hak mezhep demek Hakkın yolu bir değildir demektir. Mezheplerin ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğunu ancak Hakkın kendisi veya izni ile elçisi bilebilir. Böyle kitaplar ise olsa olsa iblisin işidir.
6 Nisan 2015 Pazartesi
İlber Ortaylı'yı Eleştirmek İçin En Azından Doçent Olmak Lazım
Prof. Dr. İlber Ortaylı medyada sık sık gördüğümüz bir isim. Capsçiler "Çok cahilsin, keşke ölsen" diye sosyal medyada bir akım başlatmıştı bir ara. Bu capslerdeki espri İlber Ortaylı'nın adeta ayaklı kütüphane olmasından kaynaklanıyor. Ayaklı kütüphane olmanın yanında, bizzat yaşadıkları ile kültür abidesidir ve çağımız Türkiye'sinin yetiştirdiği en kıymetli şahsiyetlerdendir. Hal böyle olunca İlber Ortaylı konuşurken insan kendini cahil hissediyor. Hele hele yine entelektüel birikimi ile saygı duyulan ve kendini amatör tarihçi olarak tanımlayan Murat Bardakçı'nun sunduğu Tarihin Arka Odası programında, Murat Bardakçı kiril alfabesi ile yazılmış bir metni okurken telafuzunu düzeltişine ekran başında şahit olan biri olarak...Kesinlikle insana kendini çok cahil hissettirdiğini söyleyebilirim.
Bu kadar çok şey bilince ve öyle bir kariyer sahip olunca insan korkmadan bildiğini söyleme gücünü kendinde görür. İlber Ortaylı'da da aynı özgüven var kuşkusuz. Doğru bildiği ne ise onu söylüyor. Lafını esirgemeden. Üstelik kimseden. İlber Ortaylı o kadar çok şey biliyor dedik ama, kabul etmek gerekir ki, bu herşeyi bildiği veya doğru bildiği anlamına gelmez. Muhakkak ki kendinin de böyle bir iddiası yoktur. Ancak onun kadar entelektüel birikim sahibi birinin görüşleri, düşünceleri her zaman kıymetlidir. Böyle kimselerin görüş ve düşünceleri, karşıt görüş ve düşüncelere sahip kimseler tarafından bile saygı ile karşılanmalıdır. Çünkü böyle kimseler, içi boş beylik laflar etmezler. Söyledikleri her sözün altında belli bir altyapı vardır. Yaş tahtaya basmazlar.
İlber Ortaylı gündemde katıldığı bir televizyon programında başkanlık sistemini sert bir şekilde eleştirdi ve başkanlık sistemini doğru bulmadığını açıkça belli etti. Hatta bununla da yetinmeyip, Aziz Nesin'i hatırlatan bir üslupla, Türk halkının darbe anayasasına %92 ile evet dediğini belirterek, bu halkın doğru olanı seçmeyebileceğini ima etti. Hatta ve hatta çoğunluğun doğru ile yanlış ayırt etme kabiliyetinde olmadığını ima ettiğini bile söylemek mümkün.İmaları bir kenara bırakı isek, bugün moda olan darbe karşıtlığına rağmen, Türk halkının darbe anayasasını böylesine büyük bir oranla evet diyerek onayladığı da bir gerçek. Gerisine katılıp katılmamakta ise herkes özgür.
İlber Ortaylı'nın açıklamaları neredeyse tüm medyada olay haline geldi. Haberlerin altına yapılan yorumlarda ise, başkanlık sistemini savunanlar İlber Ortaylı'ya demediklerini bırakmadılar.
Bu yazının amacı İlber Ortaylı'yı savunmak değil. Ancak İlber Ortaylı gibi birini eleştirenlerin kullandığı Türkçe'den doğru düzgün bir eğitim almadıklarını görmek insanı düşündürüyor. Çünkü böylesine kültür abidesi bir şahsı eleştirmeye cüret edebilmek için en azından ona yakın seviyede bir bilgi birikimine sahip olmak gerek. Ama tabi, klavye efeliği toplumumuzda meşhur. Özellikle de okumadan alim kesilmeye bu kadar meyilli olanların bu kadar çok olduğu bir ülkede, İlber Ortaylı'yı eleştirmek için İlkokul mezunu olmaya bile gerek yoktur.
Peki İlber Ortaylı eleştirilmesin mi? Herkes gibi o da eleştirilebilir. Ancak onun gibi bir şahsı eleştirmek belli bir entelektüel birikim gerektirdiğinden, ancak ve ancak böyle bir birikime sahip kimselerin buna cüret etmesi gerekir. Aksi halde yapılan eleştiriler komediden öte bir anlam ifade etmez. İlber Ortaylı'nın muhatabı bile olamayacak kimselerin ona laf atmasına ancak ve ancak gülünür. İnternette yer alan haberlerin altında İlber Ortaylı'ya eleştiriler döşeyen klavye efeleri, karşısına çıksalar iki lafı bir araya getirmekten aciz kalırlar. O yüzden en azından doçent olmak gerekir diyorum. Öyle dört yıllık lisans bitirmek bile yetmez.
Hatırlamak isteyenler videoyu aşağıda izleyebilir.
Bu kadar çok şey bilince ve öyle bir kariyer sahip olunca insan korkmadan bildiğini söyleme gücünü kendinde görür. İlber Ortaylı'da da aynı özgüven var kuşkusuz. Doğru bildiği ne ise onu söylüyor. Lafını esirgemeden. Üstelik kimseden. İlber Ortaylı o kadar çok şey biliyor dedik ama, kabul etmek gerekir ki, bu herşeyi bildiği veya doğru bildiği anlamına gelmez. Muhakkak ki kendinin de böyle bir iddiası yoktur. Ancak onun kadar entelektüel birikim sahibi birinin görüşleri, düşünceleri her zaman kıymetlidir. Böyle kimselerin görüş ve düşünceleri, karşıt görüş ve düşüncelere sahip kimseler tarafından bile saygı ile karşılanmalıdır. Çünkü böyle kimseler, içi boş beylik laflar etmezler. Söyledikleri her sözün altında belli bir altyapı vardır. Yaş tahtaya basmazlar.
İlber Ortaylı gündemde katıldığı bir televizyon programında başkanlık sistemini sert bir şekilde eleştirdi ve başkanlık sistemini doğru bulmadığını açıkça belli etti. Hatta bununla da yetinmeyip, Aziz Nesin'i hatırlatan bir üslupla, Türk halkının darbe anayasasına %92 ile evet dediğini belirterek, bu halkın doğru olanı seçmeyebileceğini ima etti. Hatta ve hatta çoğunluğun doğru ile yanlış ayırt etme kabiliyetinde olmadığını ima ettiğini bile söylemek mümkün.İmaları bir kenara bırakı isek, bugün moda olan darbe karşıtlığına rağmen, Türk halkının darbe anayasasını böylesine büyük bir oranla evet diyerek onayladığı da bir gerçek. Gerisine katılıp katılmamakta ise herkes özgür.
İlber Ortaylı'nın açıklamaları neredeyse tüm medyada olay haline geldi. Haberlerin altına yapılan yorumlarda ise, başkanlık sistemini savunanlar İlber Ortaylı'ya demediklerini bırakmadılar.
Bu yazının amacı İlber Ortaylı'yı savunmak değil. Ancak İlber Ortaylı gibi birini eleştirenlerin kullandığı Türkçe'den doğru düzgün bir eğitim almadıklarını görmek insanı düşündürüyor. Çünkü böylesine kültür abidesi bir şahsı eleştirmeye cüret edebilmek için en azından ona yakın seviyede bir bilgi birikimine sahip olmak gerek. Ama tabi, klavye efeliği toplumumuzda meşhur. Özellikle de okumadan alim kesilmeye bu kadar meyilli olanların bu kadar çok olduğu bir ülkede, İlber Ortaylı'yı eleştirmek için İlkokul mezunu olmaya bile gerek yoktur.
Peki İlber Ortaylı eleştirilmesin mi? Herkes gibi o da eleştirilebilir. Ancak onun gibi bir şahsı eleştirmek belli bir entelektüel birikim gerektirdiğinden, ancak ve ancak böyle bir birikime sahip kimselerin buna cüret etmesi gerekir. Aksi halde yapılan eleştiriler komediden öte bir anlam ifade etmez. İlber Ortaylı'nın muhatabı bile olamayacak kimselerin ona laf atmasına ancak ve ancak gülünür. İnternette yer alan haberlerin altında İlber Ortaylı'ya eleştiriler döşeyen klavye efeleri, karşısına çıksalar iki lafı bir araya getirmekten aciz kalırlar. O yüzden en azından doçent olmak gerekir diyorum. Öyle dört yıllık lisans bitirmek bile yetmez.
Hatırlamak isteyenler videoyu aşağıda izleyebilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


