27 Mart 2012 Salı

Afrika Ülkelerini Yoksulluktan İnternet Kurtarabilir Mi?

Afrika ülkelerinin çoğunluğunda yoksulluk tüm şiddetiyle hüküm sürüyor. Yine pek çoğunda etnik çatışmalar, mafya ve diğer bazı problemler, bu kıtada yaşayan insanların hayatını karartıyor. Afrika ülkelerine BM eliyle yapılan yardımların ise pek işe yaramadığı ortada. Açlığın artık dramatik bir hal aldığı yerlerde ancak bir avuç insanı hayatta tutmaya yetebiliyor bu yardımlar. Uzun yıllardır BM ve gönüllü vakıf ve dernekler bölgede yardım faaliyetlerinde bulunuyor ancak yara o kadar büyük ki, oldukça küçük bir parçasına deva olabiliyorlar. Oysa Afrika kıtasında yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan insanlara ileriye yönelik sürekli ve düzenli gelir kaynağı sağlanmalı ki en azından bir sonraki nesil daha iyi şartlarda kendi imkanları ile yaşayabilsin.
Afrika'da Bir Aile

Afrika ülkelerinde yaşayan insanlar için internet önemli bir gelir kaynağı olabilir. En azından durumu görece iyi durumda olan ülkelerdeki insanlar interneti kullanarak kendilerine gelir kaynağı yaratabilirler. Ancak bu insanların pek çoğu bu konuda teknik desteğe ihtiyaç duyuyorlar.

İnternetten para kazanmanın pek çok yolu var ancak neredeyse sıfır yatırımla para kazanma yolu site kurmak ve bu siteyi geliştirmekten geçiyor. Ülkemizde de bu yöntemle önemli oranlarda para kazanan pek çok insan var. Yaptıkları şey bir site kurmak, siteyi geliştirmek, doğal yollardan ziyaretçi gelmesini sağlamak ve sitede çeşitli reklam yayın ağlarının reklamlarını yayınlayarak para kazanmak. Afrika ülkelerinde yaşayan, internet erişimi olan insanlar bu yöntemle şu anki yıllık gelirlerini ayda kazanır hale gelebilirler. Böyle yüzlerce, binlerce kişinin gelirinin artması, iktisatın pozitif dışsallık kavramı ile açıklanabilir bir şekilde çevresine, ülkesine de olumlu yansıyacaktır. Kendi ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilir hale gelen bu insanlar daha çok tüketecek, daha çok tüketirken, tükettikleri ürünleri üreten ve pazarlayanların gelirlerini artıracaklar ve bu bir döngü halinde böyle sürüp gidecektir.

Afrika ülkelerini bu konuda önemli bir de avantajları var. Bu ülkelerin pek çoğu bir zamanların sömürge ülkeleri. Bu ülkeleri sömüren Fransa ve Portekiz gibi ülkeler dillerini de bu ülkelerde bırakıp gitmişler. Bugün pek çok Afrika ülkesinde Fransızca ve Portekizce resmi dildir. Fransızca dünyada Fransa ve Kanada başta olmak üzere çeşitli ülkelerde konuşulmaktadır. Portekizce'nin konuşulduğu en önemli ülke ise Brezilya'dır. Afrika ülkelerinde yaşayan insanlar Fransa, Kanada, Portekiz ve Brezilya gibi ülkelerde yaşayan insanları hedef alan siteler kurarak bu ülkelerden ziyaretçi çekebilir ve bu yolla da yayınlayacakları reklamlardan daha yüksek gelir elde edebilirler. Bu dilleri anadilleri olarak konuşuyor olmaları nedeniyle, Fransızca ve Portekizce site kurmak onlar için çok kolay olacaktır. Sömürge ülkesi olmanın avantajı da bu zaten.

Ancak pek çok Afrika ülkesinde insnalar ekmek ve su bile bulamıyorken onlardan bilgisayar ve internet bağlantısına sahip olmalarını beklemek biraz hayalperestlik olabilir. Bu konuda en azından bu imkanlara sahip olanlara bir el uzatabilmek için kişisel bir çaba içine girişmiş bulunuyorum. Bir webmaster olarak Fransızca ve Portekizce başta olmak üzere çeşitli dillerdeki sitelerime içerik sağlayacak yazarlara ihtiyaç duymaktayım. Ben de yazarları Afrika ülkelerinden bulmaya çabalamaktayım. Fransızca içerik sağlamak üzere Fransa'dan ya da Kanada'dan yazar/editör bulmak oldukça kolay ancak bu ülkelerde hayat standartları çok  yüksek olduğundan uygun bir maliyetle bu işi yapacak kişi bulmak neredeyse imkansız. Oysa Afrika'da çok daha düşük maliyetle bu işi yapacak kişiler bulmak mümkün olabilir. Tabi verilen ücret onların fakirliğini ve acziyetini sömürme derecesinde düşük olmamalı. Satın alma gücü paritesine göre hesaplandığında ödenecek ücret, benim için her ne kadar alternatiflerine göre düşük olsa da, oradaki insanlar için oldukça önemli tutarlar olacaktır zaten. Günde bir doların altında gelirler yaşayan insanlara günde 10 dolar kazanma fırsatı sunmak, üstelik fiziksel olarak asla yıpranmayacakları bir yoldan bu geliri kazanma imkanı sağlamak, onlar için büyük bir şanstır. Oysa aynı işi bir Fransız günde 30-40 dolara yapmaya nazlanmaktadır. Üstelik zamanla teknik bilgilerini de yükseltecek olan bu kişiler kendi başlarına bağımsız olarak bu alana girebileceklerdir.

Afrikalıların dünya ekonomisine tüketici olarak girmeleri tüm dünya ekonomilerini şahlandıracak bir gelişme olacaktır. Küresel ekonomi açısından da büyük bir öneme sahiptir.

Ancak aşılması gereken önemli bir sorun var. Afrika ülkelerinin pek çoğunda insanların büyük bölümü inernet bağlantısından yoksun ya da internet bağlantısı olanlar, yazarlık/editörlük yapabilecek seviyede eğitim almamışlar. Güvensizlik faktörü de önemli bir  etken. Ülkemizde ilköğretim okullarının, köylerin bilr Forum siteleri, facebook sayfaları var iken, pek çok Afrika ülkesindeki üniversitenin internet sitesi, ülkemizde bir lise öğrencisinin çok rahat kurabildiği bir  siteden daha kötü bir halde. Yine de bazı ülkelerde uygun kişiler bulmak mümkün olabiliyor. Azimle arıyorum ve özellikle de üniversite eğitimi alan kişilerle çalışmak istiyorum. Hem bir Afrikalı gencin eğitimine katkıda bulunmak, hem de Afrika ülkelerinin ekonomisine bir damla olsun katkı sağlamak kişisel olarak beni çok mutlu edecek. Tüm Türk Webmasterleri bu konuda çalışmaya davet ediyorum. Şu anda en çok Çin ve Hindistan gibi, görece daha iyi durumda olan ülkelerden yazarla çalışmaktayız. Haydi gelin, Afrikalıların elinden tutalım. Hem onlarla iş yapalım, hem de onlara balık vermeyelim, balık tutmayı öğretelim ve çağımızın mucizesi olan İnternet ile Afrikada bir mucize yaratmaya çalışalım.

20 Mart 2012 Salı

UMTAS Uzun Menzilli Tanksavar Roketleri

UMTAS
Son zamanlarda yerli savunma sanayimizin büyük bir atılım içinde olduğunu görmekteyiz. Şu anda üzerinde çalışılan pek çok proje bulunuyor. Bunlardan biri de UMTAS. UMTAS, Atak T129 ATAK helikopterlerinde kullanılacak olan, uzun menzilli, güdümlü tanksavar roket sisteminin adı. Ana yüklenicisi ROKETSAN olan UMTAS'ın güdüm sistemi de Aselsan tarafından geliştirildi.
UMTAS TANKSAVAR ROKETİ

UMTAS'ın teknik özelliklerini aşağıda sizlerle paylaşacağım. Ancak burada özellikle 8 Km menzille sahip olmasına rağmen neden uzun menzilli denildiğini açıklamak gerekiyor. Savaş alanında helikopterler tankların ve diğer zırhlı muharebe araçlarının korkulu rüyasıdır. Helikopterden atılacak tanksavar roketleri, karadan karaya ve karadan havaya roket sistemlerinin büyük çoğunluğunda olduğu gibi çok uzun menzilli olması gerekli değildir. Menzil arttığında roketlerin daha çok yakıta ihtiyacı olduğundan boyutları ve ağırlıkları artmaktadır. Helikopterler zırhlı araçlara yakın mesafeden etkili atışlar yapabilecek yeteneğe sahip olduklarından, UMTAS'ın sahip olduğu 8 Km menzil kendi sınıfında uzun bir menzildir.
T129 ATAK

UMTAS at ve unut ( fire and forget ) olarak bilinen gelişmiş bir güdüm sistemine sahiptir. Sahip olduğu güdüm sistemi sayesinde hedefe ateşlendikten sonra hedefe ulaşana kadar yönlendirmeye ihtiyaç duymadan kendisi yol alabilmektedir. Ayrıca UMTAS roketleri fırlatıldıktan sonra, hedefe ulaşana kadar manuel olarak da yönlendirilebilmektedir. Tank gibi araçlara karşı kullanılacak bu tür roketlerin sahip olması gereken en önemli özellikten biri de zırh delme kabiliyetidir. UMTAS bu konuda da oldukça başarılı bir roket.

UMTAS'ın bazı yetenekleri:
  • Ateşlenmeden önce ya da ateşlendikten sonra hedefe kilitlenebilme.
  • Gece, gündüz ve kötü hava koşullarında kullanılabilme. 
  • Tandem savaş başlığı ile reaktif zırhlara karşı etkili olma. 
  • Kurşunlardan ve alevden etkilenmeye savaş başlığı. 
  • Data bağlantısı ile hedefe ulaşana kadar görüntü iletme ve komut verilebilme. 
 UMTAS Teknik Özellikleri: 
Ağırlık: 37,5 Kg
Uzunluk : 175 cm
Çap: 16 cm
Başlık : Duyarsız Zırh Delici Tandem Başlık
Motor: Katı-sıvı yakıtlı roket motoru
Menzil : 500-8000 m
Güdüm Sistemi: İki yollu RF Data-link, kızılötesi görüntü tarayıcı

Roketsan UMTAS'ın karadan karaya kullanılacağı bir versiyonu üzerinde de çalışmaktadır. Böylece zırhlı araçlar üzerinden de fırlatılabilecektir. 

Son olarak çeşitli dış kaynaklar, UMTAS'ın Amerikan AGM-114 Hellfire ve İsrail'in Spike-ER roketlerinden daha başarılı olduğunu ifade ettiğini belirtelim.

Şimdiye Kadar Yedik; Ama Artık Yemezler!

Son zamanlarda giderek şiddetlenen GDO tartışmaları ilginizi çekmiştir. Biyogüvenlik Kurulu tarafından onaylanan genetiği değiştirilmiş organizmalar et, süt ve yumurta halinde evlere giriyor. Bu durumu değiştirmek isteyen Yemezler kampanyası da geçtiğimiz yıl “Seninki Kaç Santim” kampanyasıyla balıkları kurtarmış olan Greenpeace tarafından düzenlenmiş.

Onay bekleyen 42 GDO türünün ülkemize girmesini istemeyenler hala zaman varken aşağıdaki linkten imza atarak kampanyaya katılabilir.

www.yemezler.org/?ref=199883

Konuyu daha fazla merak edenler içinse Greenpeace tarafından hazırlanmış bir de video bulunuyor:

#yemezler

Bir bumads advertorial içeriğidir.

10 Mart 2012 Cumartesi

Türk Webmasterların Reklam Ağı Sıkıntısı

Bir site kurmak kolay bir iş değildir. Önce bir konu belirlenir, sonra o konuda blogger.com gibi ücretsiz bir servis mi kullanılacak yoksa farklı bir sistem mi uygulanacak karar verilir, gerkeli tüm işlemler yapılır ve yayına geçilir. Yayına geçene kadar işin teknik boyutu ile uğraşılır, zaman zaman ihtiyaç duyulan değişiklik ve düzenlemeler yapılır. Yani teknik işler hiç bitmez. Ancak yayına geçtikten sonra en büyük sorunlardan biri içerik sağlamaktır.

İnsanlar içeriği olmayan bir siteye neden girsin? Kaynaklar bulunur, zamen ve emek harcanır içerikler oluşturulur ve yayınlanır. Paylaşılan içerikler arttıkça arama motorları aracılığı ile insanlar siteye giriş yapmaya başlar. Zaman geçtikçe ve wembaster ya da blogger doğru işler yaptıkça ziyaretçi sayısı büyür. Belli bir sadık ziyaretçi kitlesi dahi edinilebilir. Bir bakıma günlük ya da haftalık takip edilen gazete/dergi gibi bir hal alır siteniz. İnsanlar düzenli aralıklarla olmasa da sitenize gelmeye ve yeni palaştığınız içeriklerle ilgilenmeye başlar.

İşin bundan sonrasında para kazanma vardır. Webmaster ya da blogger insanlara faydalı bir site yapmak için harcamış olduğu emeğin karşılığı olarak bu siteden para kazanmak ister. Sitelerde bağış butonları görebilirsiniz. Ancak bu yöntem pek işe yaramaz. Bu durumda ziyaretçilere paylaşılan içeriğin yanında reklam da göstermek akıllıca bir yöntemdir. Zaten her sitenin az da olsa yayında olmasının bir maliyeti vardır. Sanal reklam, yani internet ortamın sitelerde gördüğünüz çok çeşitli türleri olan reklamları alır ve sitesine koyar ve para kazanmaya başlar.

Genel olarak intenette karşınıza çıkan sitelerin çoğunda yukarıdakine benzer bir süreç işler. Reklamların temini konusunda, bu amaçlar kurulmuş reklam ağlarından faydalanılır. Reklam ağları, sitelerde reklam yayınlamak isteyen firmalar ve reklam ajansları aracılığı ile yayınlanacak reklam temin eden ve bunu yayın ağına kaydolmuş sitelerde yayınlayan kuruluşlardır. Reklam yayınlatan firmalardan elde ettiği gelirin bir kısmını, reklam ağları çeşitli şekillerle yayın ağında yer alan site sahipleri ile paylaşır. Site sahipleri de yayın ağı da kazanmış olur.

Tüm dünyadaki internet reklamı pazarının lideri konumunda bulunan tek bir yayın ağı vardır, Adsense. Adsense, hayatımızın vazgeçilmezi olan Google'ın reklam yayın ağıdır ve biraz da bu nedenle hemen hemen tüm dünyadaki pazarın hakimidir.

Türk webmasterlar ve bloggerlar için Adsense alternatifi olabilecek çok sayıda yerli reklam yayın ağı bulunmaktadır. Ancak bunların tamamına yakını, webmasterların ve bloggerların başını ağrıtmaktan fazla bir iş yapmıyorlar. Sitesinde Adsense kullanmak istemeyen ya da bir şekilde Adsense reklamları kullanamayanlar için iyi bir alternatif yoktur.

Yerli reklam yayın ağları, pazar lideri olan Adsense'ten pay kapmakta sıkıntı çekmektedirler. Yine gösterilen reklamlar için site sahiplerine ödenecek tutarın belirlenmesi için çoğunda kullanılan sistem zaman zaman sorun çıkarmakta ve ödenecek tutar eksik hesaplanmaktadır. Adsense reklamverenlerden aldığı tutarın, yerli reklamverenlere göre daha büyük bir payını yayıncı ile paylaşmaktadır. Yerli reklam yayın ağlarının büyük bölümünde, yayıncı ödeme talep ettiğinde de sorunla karşılaşabilmektedir. Ya ödemeler çok geç yapılmakta, ya da vergiler haricinde de kesintiler yapılmaktadır. Kısaca yerli firmalar Türk webmasterların düşünmemekte, adeta sömürmektedir.

Bu durumun ülkemiz adına da hoş olmadığını belirtmek isterim. Herşeyden önce, ciddi ve yerli webmasterları düşünen bir reklam yayın ağı olmadığından dolayı, internette reklam yayınlamak isteyen Türk firmalarının paraları yurtdışına transfer olmaktadır.

6 Mart 2012 Salı

AB İle Vize Sorunu Çözülürse ?

AB ülkelerinin hemen hiç biri Türkiye'ye vize vermeye pek gönüllü değil. Bu ülkelerde yaşayan hümanist ve demokrat tavırları ile ön plana çıkan çeşitli liderler tarafından vizelerin kalkması ve Türkiye'nin AB'ye tam üye olması yönünde demeçler verilse de, AB ülkelerinin çoğunluğu buna pek sıcak bakmıyor gibi görünüyor. Hele de uzun süredir pençesinden kurtulamadıkları ekonomik kriz nedeniyle böyle bir şeye sıcak bakmalarını düşünmek biraz saflık olacaktır kanaatindeyim.

AB Türkiye'ye uyguladığı vizeyi kaldırmaya ve Türkiye'nin tam üyeliğine sıcak bakmayadusun, Türk halkı da AB'ne artık eskisi kadar sıcak bakmamaya başladı. Bir tür olmaz ise olmasın tavrı var denilebilir. Bu tavır hiç de haksız değildir, uzun yıllardır yılan hikayesine dönen müzakere süreci Türk halkında bir bıkkınlık oluşturdu doğal olarak. Ancak tek neden bu değil.

Genel olarak işsizliğin yüksek olduğu ülkemizde, iş bulmakta zorluk çeken ve işsizler ordusunun en büyük bölümünü oluşturan ve bu orduya katılmaya aday olan genç nesil, AB üyeliğini ve vizelerin kalkmasını bir umut ışığı olarak görmekteydi. Bu tür sorunlarla pek boğuşmayan batıya gitmek, orada bir iş bulmak ve mutlu mesut yaşamak istiyorlardı. Ancak 2008 yılında ABD'de patlak veren Mortgage krizinin ardından krize giren AB bir türlü toparlanamadı. AB ülkelerinde pek çok büyük şirket ya battı ya batma noktasına geldi. Güçlü ekonomileri ile övünen pek çok ülke kemer sıkma politikalarına sarıldı. İşsizlik bu ülkelerde çığ gibi büyümeye başladı. Genç ve nitelikli işgücüne ihtiyaç duyan ve bu konuda en büyük kaynak olarak da yetişmiş Türk gençliğinden faydalanacağı öngörülen AB ülkelerinin pek çoğunda işsizlik şu anda ülkemizde olduğundan çok daba büyük bir problem. Haliyle AB ülkeler göçmen kabul etme konusunda artık hiç de istekli değiller. Aynı zamanda genç Türk nesli de, Avrupaya gidince iş bulabileceğinden artık pek ümitli değil.

Türkiye AB üyesi olursa ne olurun analizi çok daha detaylı olarak yapılmalıdır. Çünkü böyle bir katılımın analizinde askeri, politik, ekonomik, kültürel ve sosyal etkenler gibi pek çok etken değerlendirilmelidir. Ancak vizeler kalkar ise ne olur sorusuna şu anda verilebilecek en doğru yanıt, "Avrupaya kolayca gider, gezer tozar sonra da tıpış tıpış döneriz" şeklindedir sanırım.

2008 krizi dünyadaki güçlerin değişimini tetikledi. Artık 20. yy'ın güçlü ülkeleri zayıflamaya başladı ve 20. yy'ın esamesi okunmayan ülkelerinin yıldızı parlamaya başladı. Ne mutlu ki ülkemiz de yıldızı parlayan bu ülkeler arasında yer alıyor. Ancak " Brightest flame burns quickest " diye bir şarkı sözü aklıma geldi. Tercüme konusunda iyi değilim ancak bu cümle ile ifade edilmek isteneni Türkçe söylemek istersem, alevi parlak olan çabuk söner derim sanırım. Ülkemizin ekonomik durumunda da çanlar çalmaya başlayalı uzun zaman oldu. Umarım ilgililer bir an önce bu çanlara kulak kabartırlar da, bizim parlayan umudumuz ve yakaladığımız bu fırsat yanlış politikalar yüzünden heba edilmez.

Deprem Bölgelerine Prefabrik Evler Çözüm Olabilir Mi?

Prefabrik Ev
Kütük Ev ( prefabrik)



Bir deprem ülkesi olan ülkemizdeki binaların yapı kalitesinin içinde bulunduğu vahim duruma acil bir şekilde çözüm bulmak zorundayız. En son Van depremi bu gerçeği bir tokat gibi yüzümüze vurdu. Ancak kolay unutan bir millet olduğumuzdan, medyada deprem ile ilgili haberler azaldığında halkın konuya ilgisi azalıyor. Önceliği halkın öncelikle önem verdiği konularda bir şeyler yaparak halkın takdirini ve oyunu kazanmak olan her kademedeki seçilmişler de, deprem gündemde olduğu sürece bu konuda ardı ardına ortaya projeler atıyor ancak deprem gündemden düşer düşmez bu projeler de rafa kalkıyor. Bu nedenle millet olarak deprem gerçeğini gündemimizden hiç düşürmemeli ve önceliklerimiz arasında her zaman ön planda tutmalıyız. Çünkü depremin ne zaman olacağını bilmiyoruz ve gün geliyor pusuya yatmış bir düşman gibi, hiç ummadığımız bir anda hayatımızı yıkabiliyor.

Kalas Ev ( Prefabrik )
Depreme karşı güvenli binalar yapma konusunda sınıfta kaldığımız ortada. Özellikle doğru düzgün temeli bile bulunmayan kerpiç ve taş yapıların yoğun bulunduğu bölgelerde durum çok ciddi. Ülkemizin inşaat denilince ilk akla gelen ismi olan sayın Ali Ağaoğlu da, zamanında binalarda kalitesiz malzeme kullandığını bizzat itiraf ederek büyük bir medeni cesaret gösterdi ve aslında bu itiraf asıl durumun sanıldığından da kötü olabileceğine işaret ediyor olabilir.

Çelik Konstrüksiyon Prefabrik Ev
Büyük şehirlerde arsalar çok değerli olduğundan insanlar çok katlı bina yapma eğiliminde olur. New York City'deki meşhur Manhattan Adası bu nedenle gökdelenlerle dolmuştur. İstanbul ve Bursa gibi deprem bölgesinde yer alan büyük şehirlerde çok katlı binaların yapılmasının önüne geçilemez ancak Japonların yaptığı gibi bu binaları en şiddetli depremlere karşı bile emniyetli halde yapılmasını sağlamak mümkündür.

Prefabrik Ev
Ancak büyük bir kısmı büyük oranda deprem riski taşıyan yurdumuzun pek çok bölgesinde, özellikle de kırsal yerleşim yerlerinde depereme karşı güvenli binalar olarak Prefabrik evler uygun bir alternatif olabilirler. Prefabrik evler, ister çelik konstrüksiyon olsun ister kütük ev ya da kalas ev formunda olsun, depreme karşı oldukça yüksek bir dirence sahiptir. Aynı zamanda betonarme yapılardaki o kutu gibi, estetikten uzak görüntüden tamamıyla uzak, aksine son derecede estetik evlerdir.

Prefabrik Ev
Prefabrik evlerin bir avantajı da inşaat sürelerinin aylarla değil günlerle belirlenecek kadar kısa olmasıdır. Bu evlerde de bir temel gerekir ve prefabrik evin bağlanacağı bir zemin betonunun dökülmesi gerekir. Ev bu beton zemin üzerine bağlanır. Gerek çelik gerekse kütük ve kalas evlerde kullanılan ahşap malzemeler, betona göre son derecede yüksek elastikiyete sahip olmaları nedeniyle, deprem anında kolay kolay yıkılmazlar.

Prefabrik Ev
Çok kısa sürelerde inşaa edilebilmeleri, Van'da depremde yıkılmış ya da oturulamayacak kadar zarar görmüş binaların yerine kısa sürede yeni binaların yapılabilmesini de olanaklı kılması açısından da oldukça önemlidir. Ayrıca burada sözünü ettiğimiz prefabrik evler, depremzedelere verilen konteyner evler gibi değiller elbette. Konteyner evler de her ne kadar bir prefabrik ev türü olsalar da, bu tür evler daha çok deprem gibi doğal afetlerde afetzedelerin barınma ihtiyaçlarını gidermek, şantiyelerde, maden ocaklarında vb yerlerde personele kalacak yer sağlamak gibi amaçlarla kullanılırlar.

Görece yüksek maliyete ve inşaat süresine sahip betanarme binalar karşısında ucuz prefabrik ev fiyatları dikkat çeken bir unsur iken, kısa inşaat süreleri de Van'da evini kaybetmiş yurttaşlarımızın yeni bir ev ihtiyacını kısa sürede karşılayabilir. Üstelik bu evler son derecede estetik bir tasarıma ve modern bir mimariye sahipler. Aynı zamanda son derecede sağlıklılar. Bu konuda belki devletimiz de çeşitli yollarla teşvikler sunabilir.

Van gibi ülkemizin güzel bir köşesini yıkan depremden sonra, kutu gibi, estetikten uzak beton binalar dikmetense, depreme dayanıklı, uygun maliyetli, modern ve estetik bir tasarımı olan prefabrik evler teşvik edilmelidir diye düşünüyorum. Ancak pek çok deprem uzmanın da dediği gibi, deprem öldürmez, bina öldürür. Bir bina deprem anında yıkılmasa dahi, devrilen eşyalar, elektrik ve doğalgaz kaçakları gibi nedenlerle tehlikeli olabilir. Bu da depreme karşı evde alınacak önlemlerini iyi belirlenmesi ve bir deprem ülkesi olan yurdumuzda herkesçe iyi öğrenilmesi ve uygulanması gerektiğini gösteriyor. 




5 Mart 2012 Pazartesi

Annecim Türkler Geliyor!

Tüm avrupalılara kök söktürmüş, korkudan tir tir titretmiş olan atalarımız yüzünden Avrupalılar halen " Annecim Türkler Geliyor!" ifadesini zaman zaman kullanırlar. E, o zaman düşman olduğumuzdan ve bu düşmanlık tarih boyunca kanlarına ve bu ifade gibi dillerine, kültürlerine işlediğinden, bize pek dost olarak bakamazlar. Bunlar bilinen bir gerçek. Tabi hepsi için geçerli değil ancak " old habits die hard ", yani eski alışkanlıklar zor ölür. Halen geçmişin izleri batı toplumları üzerinde etkilidir.

İçinde bulunduğumuz teknoloji çağında da, sanal ortamda sıklıkla vakit geçiren insanlar arasında " Annecim Türkler Geliyor! " yaygın bir ifade midir tam bilmiyorum ama, üç aşağı beş yukarı buna benzer bir  durum var. Üstelik bizzat kendim çokça gözlemlediğim için bunu net bir şekilde biliyorum.

Çeşitli nedenlerle dünyanın çeşitli noktalarında yaşayan insanlarla iletişim halindeyimdir. Eskiden beri Skype kullananlar bilir, eskiden Skype'ın SkypeCast denilen bir servisi vardı. Burada bir konu açıp dünyanın çeşitli yerlerinden gelen insanlarla o konuyu tartışabiliyordunuz. SkypeCast'ler çevrimiçi toplantı için de güzel bir platform olduğundan sıklıkla kullanır ve arada diğer castlere girerek dünyada kimler neler düşünüyor neler tartışıyor göz atardım. Sonra Skype bu servisini devre dışı bıraktı. Belki de Türkler yüzünden. SkypeCast'ler güzel ortamlardı ve halen eksikliğini duyarım. Çevrimiçi toplantılar için başka platformlar bulmakta zorlanmadım ancak castlerin özgür tartışma ortamından yoksun kaldım. Aynı zamanda bu castler bu gavurların biz Türkler'den neden hoşlanmadığını da gözlemleme yol açmıştır.

Önce bu gözlemlerimden biraz sizlere söz edeyim.
Skype

SkypeCast'lerde sürü halinde gezen abazan Türk grupları vardı ve bir Cast'i yani tartışma odasını işgal ettiklerinde muhabbetin de içine ediyorlardı. O kadar abazaydılar ki, Türban takıp dar pantolon giyip suratına bir daireye yetecek kadar boya sürüp sokakta gezen kadınlarımızdan ve kızlarımızdan kat kat tutucu olan katolik kadınlara mide bulandırıcı seviyesizlikle saldırırcasına sarkıyorlardı. Onlara göre her yabancı kadın fahişe idi. Pek çok seviyeli bir şekilde belli bir konuda fikir alışverişinde bulunulan Cast'lerin nasıl dağıtıldığını içim acıyarak görmüşümdür. Dahası bu yaratıklardan bir tanesinin bile amacına bir kez olsun ulaşabildiğinden şüphe duymaktayım. İngilizce ya da bir başka yabancı dili konuşabilecek kadar olsun bilseler en azından... Fransıca tartışma olan bir Cast'e girip, " No ingiliş, Türkiş Türkiş! " diyen acınası insanlar gördüm ben.
Çevrimiçi Toplantı

Bu durumun böyle olmadığını başka platformlarda da gözlemledim ve aynı zamanda pek çok arkadaşım tarafından bu tür gözlemlerin varlığını gözlemlediklerini biliyorum. Kısacası böyle bir çürümüş kesimimiz var ve sanal ortamdaki davranışları ile tüm Türkleri lekelemektedirler. Pek çok defa, SkypeCast'lerde Türk olduğumu görenler tarafından söz söylememe imkan verilmeden odadan uzaklaştırılmışlığım da vardır. İlk başlarda nedenini anlamamıştım ancak zamanla farkettim ki, bana yapılan tamamen kurulan tartışma ortamının selameti için alınan bir tedbirdi ve kurunun yanında yaş da yanıyordu. Hak vermedim değil. Bu tür davranışlar halen daha devam ediyor. Rusya'dan bir kadın ile belli bir konuda iş görüşmesi yapacaktım. Türk olduğumu öğrendikten sonra çekip gitmesini engellemek için bayağı bir çaba sarf etmem gerekmişti. Buna benzer örnekleri çok defa görmekteyim. Bu ne iğrençlik, bu ne sapıklık, bu ne sapkınlık...

Sanal alemde Türk görünce insanlar " Annecim Türkler geliyor! " diye kaçıyor adeta. Üstelik bunda Türklere karşı tarihten gelen korkularından ya da Türklere kin güttüklerinden çok, çağımız gençlerinin sapıklıklarından korunmak istemeleri en büyük etken.

Helal olsun sana Türk Gençliği...

3 Mart 2012 Cumartesi

İnsanın Kendini Tanıma Sorunsalı

İnsanlar yeryüzünde yürümeye başladıkları ilk günden itibaren kendilerini tanımaya çalışmışlardır dersek yalan olur büyük ihtimalle. Çünkü öncelik çevre olmalı. Hayatta kalmak için insanlar büyük olasılıkla çevrelerinde ne olup bittiğini, neyin ne olduğunu sorgulamış, deneyimlemiş ve öğrenmiştir. Bu sayede olumsuz hava koşullarından ve yırtıcılardan korunma yollarını bulup, yiyecek bulma problemini çözebilmişlerdir. Ancak insanlar kendilerini güvende ve tok hissettiklerinde akıllarına şu soru gelmiştir " Ben neyim? ".
Çeşitli İnançların Sembolleri

Tarih insanların kendilerini bulma arayışıdır denilebilir. Tüm bilimler ve felsefi akımlar insanların kendilerini bulma uğraşları sonucu doğmuştur. Hatta dinlerin de temelinde bu ihtiyaç vardır. Din adamları insanların inanmak için bir tanrıya ihtiyaçları olduğunu ve aslında ateistlerin bile bir insanca sahip olduklarını iddia ederler. Aslında Tanrı kavramının varlığı insanların kendi varlıklarına bir anlam vermeleri konusunda yardımcı olur. Kendi varlığına bir anlam arayan insanların büyük bölümü, bu anlamı dinlerde bulur. İnsanların pek azı dinlerin verdiği anlamın ötesini kurcalayabilecek kadar meraklı, inatçı, azimli ve korkusuzdur. Burada özellikle korkusuzdur ifadesinin altını çizmek istiyorum. Burada korkusuz olmak, dini inançlara aykırı düşünceler ve söylemler üreterek toplumun tepkisini çekmekten duyulabilecek korkuya sahip olmama değil, din sayesinde insan varlığının kazandığı anlam da yitirip, varlığının anlamsızlaşması tehlikesinden korkmamaktır.

Tarih boyunca düşünürler kendi varlıklarına bir anlam aradılar. Yaşıyor olmanın, nefes alıyor olmanın bir anlamı olmalıydı. Doğada insan dışında hiçbir varlık kendi varlığının anlamını sorgulamaz. Onlar dünyaya çeşitli görevlerle programlanarak gelmiş organik robotlardır. İnsanlar da diğer canlılar ile ortak çeşitli programlara sahiptir. Bunlara içgüdü ya da dürtü diyebilirsiniz. Ancak insanların programı diğer canlılar gibi değildir. İnsanlar kendi programları üzerinde değişiklik yapabilir, farklı amaçlar edinebilir ve farklı davranabilirler. Bu hem büyük bir ödül, hem de ağır bir yüktür.

Cehalet mutluluktur. Çünkü insanlar öğrendiği her bilgi ile birlikte aslında bilmedikleri pek çok yeni şeyin var olduğunu da öğrenirler. Bu da bir insan ne kadar çok şey biliyorsa, bildiklerinden kat kat daha fazla şeyi bilmediğini de biliyor demektir. Yani insanların tek öğrendiği aslında ne kadar az şey bildiğidir. Ne kadar çok şey bilirseniz, henüz bilmediğiniz ama bilebileceğiniz o kadar çok şeyin var olduğunu öğrenirsiniz ve bu insana ne kadar cahil olduğunu gösterir. Salt bu nedenle az şey bilenler çok şey bildiğini sanırken, çok şey bilenler aslında ne kadar az şey bildiklerini öğrendiklerinden, kendilerini o kadar cahil hisseder.

Cehalet mutluluktür çünkü çok şey bildiğini sanan cahillerde yeni birşeyler öğrenme arzusu o kadar gelişmiş değildir. Onlar pek çok şeyi sorgulamazlar hatta sorgulayanları, bildikleri yanlışları yüzlerine vuranları yalancılıklar suçlarlar. Malesef ki bu tür insanlar tüm dünyada çoğnuluğu oluştururlar. Bulundukları halde mutludurlar ve kimsenin rahatlarını bozmasını istemezler. Ancak çok şey bilenler cahil olduklarının farkında olduklarından o kadar çok merak sahibidirler. Anlamak, kavramak, öğrenmek için sürekli bir çaba içindedirler. Huzursuz ve mutsuzdurlar. Bu çabaları da onları daha çok mutsuzluğa, daha çok huzursuzluğa götürmekten öte geçmez.

İnsan varlığına bir anlam ararken kendini kaybedebilir. Ancak varlığına bir anlam aramayan insan, kendini bulmuş bile değildir. Bir kovandaki herhangi bir işçi arıdan ya da bir yuvadaki karıncadan pek de farkı yoktur. Doğadaki diğer canlılardan daha değerli birşeyler yapmaz. Onlar gibi doğar, büyür, ürer ve ölür. Bu dünyada kalıcı olarak tek yaptığı şey ( onu da yaptıysa ) neslini devam ettirmektir. Bunun dışında yaşamına ve varlığına alam katacak hiçbir değeri yoktur. İstediği kadar zengin ya da fakir olsun, istediği kadar toplum önünde saygınlığı olsun, istediği kadar büyük bir makamı meşgul ediyor olsun varlığının pek bir anlamı yoktur.

Varlığına bir anlam arayan insanlar sayesinde bugüne kadar geldik. Ancak ilk insandan beri kat ettiğimiz yol bir arpa boyu bile değildir. Çünkü öğrendiğimiz her bir yeni şey ile, aslında bilmediğimiz yeni onlarca şeyin daha varlığından haberdar oluyoruz. Yani aslında insan, kendini arayış yolunda ileri doğru değil, geri geri gitmektedir.

1 Mart 2012 Perşembe

Kartalkaya'yı Ateşleyenler


Hayalin bir dağın tepesine karlarla kaplı olsa da ateşle iz bırakmak kadar zor bir şey olsa bile peşini bırakma. Önce hayal eder, sonra o hayale inanırsın; nasıl yapabileceğini tasarlar ve denersin, yılmadan. Yeterince denersen, neden olmasın?

Onlar tam da bunu yaptı. Karlarla kaplı Kartalkaya’nın zirvesine ateşle iz bırakabileceklerine inandılar. Burn, sadece ihtiyaç duydukları cesaret ve enerji desteğini sağlayarak bir hayali ateşledi. Onlar da tutkularının peşinde yola çıktılar. Boardlarını hazırladılar, pompalarla modifiye ettiler, rampalarını kurdular ve kaydılar. Olmadı, baştan aldılar, onları amaçlarına ulaştıracak şartları gerçekleştirmeyi başarana kadar, tekrar tekrar.

Ve 3. gün de bitip gece yarısı olduğunda Kartalkaya’da istedikleri ateşi yakmayı başardılar. Çektikleri videoyla da ‘İçindeki kıvılcım nasıl kocaman bir ateşe dönüşür’ü hepimize gösterdiler. Tutku ve cesaretle yanmayacak ateş yoktu, inandık. Burn, gençleri tutkularından başka bir şeye kulak asmadan, istediklerini alana kadar denemeye, vazgeçmeden denemeye çağırıyor. Tutkuları cesaretle besleyen kocaman bir ateş yakmak için Burn gençleri ateşlemeye devam edecek.

İçindeki kıvılcımı farket ve büyüt. Burn ateşler.

http://www.facebook.com/BurnTurkiye

Bir bumads advertorial içeriğidir.

TL'ye Yeni Simge! Tam Bir UCUBE!

TL'na yeni bir simge arayışı içinde olunduğundan bile yakın bir tarihe kadar haberim yoktu. Ancak zaman zaman bunun bir eksikliğini hissederdim. TL'nin yeni simgesinin açıklanacağını duyduğumda hem heyecanlanmış hem de meraklanmıştım. Ancak her nasılsa beğenilen simge tam anlamıyla bir hayal kırıklığı oldu benim için.
TL'nin yeni simgesi

Herşeyden önce simgede aşırı köşeli hatlar kullanılmış olmasını yadırgadım. Bildiğiniz gibi modern tasarımlarda köşeli hatlardan olabildiğince uzak duruluyor. Sonra çapaya benzetilen, zokaya da benzeyen eğri kısım, hem olduğu yerde çok iğreti duruyor hem de asimetrik yapısı ile görsel açıdan dengeyi bozuyor.

T harfinin simgelendiği kısımdaki paralel pozitif eğimli çift şerit simgedeki en güzel detay, ancak neden çift şerit?

İnternette simgenin başbakanımızın adını yansıttığı yönünde iddialar var. Dikkat edince doğruluğunu gördüm. T harfi zaten simgede bulunuyor. Çift şerit ile yarım çapanın birleşmiş halini de E'ye benzetebiliriz. Ancak bu bir varsayım.
Finale kalan simgeler

Yeni simgenin Ermenistan parasının simgesinin ters çevrilmiş hali olduğu yönündeki iddialar da var. Ciddi anlamda doğru bir iddia, çünkü neredeyse birebir aynısı oluyor.

El yazısı ile bu simge yazıldığında Euro'nın simgesi olan €'ye çok benzeyeceği de söyleniyor ve haksız bir iddia olduğu da söylenemez.

Son olarak paramızın yeni simgesi tam anlamıyla bir ucubeye benziyor.  Üstelik finale kalıp elenenler de pek başarılı değil. Ancak yine de finale kalanların pek çoğu, seçilen simgeden çok daha başarılı. Ayrıca Kuruş için neden bir simge yok. Cent için var.