3 Eylül 2012 Pazartesi

Fındık Fiyatları Yükselecek Mi?

Fındık
Fındık rekoltesi bu yıl ülkemizde bölgesel bazda büyük farklılık gösteriyor. Giresun ve Ordu'da belli bölgelerde rekolte iyiyken bazı diğer bölgelerde oldukça düşük. Bu dengesizliğin ülkemizdeki toplam üretime yansıması ise ancak ilerleyen dönemlerde belli olacak.

Bununla birlikte ilk açıklanan fındık fiyatları üreticilerin yüzünü güldürmüş değil. Bu yazıyı yazarken Fiskobirlik'in internet sitesinden 03.09.2012 tarihli fındık fiyatlarını kontrol ettim. Giresun kalite fındık için asgari ve aazami fiyatlar sırası ile 4,50 TL ile 4,60 TL iken, Düzce'de ve Akçakoca'da 3,80 TL ila 3,90 TL, Ünye'de 3,90 TL ila 4,00 TL, Ordu'da 3,90 TL ila 3,95 TL ve Trabzon'da 3,85 TL ila 3,90 TL aralığında değişiyordu. Fiyatlardan da görüldüğü üzere azami ve asgari fiyatlar arasında ancak 5-10 kuruşluk bir fark bulunuyor.

Fındık Fiyatları
Serbest piyasa fındık fiyatları 2012 yılında sezone düşük başlamış olsa bile, genel beklenti bu yıl dünya fındık ihtiyacının yaklaşık %70'ini tek başına karşılayan ülkemizde rekoltenin ortalamanın altında kalacağı ve bu nedenle fındık fiyatlarının zaman içerisinde yükseleceği yönünde. Üstelik bu yıl dünyaya hakim olan aşırı sıcaklar ve kuraklık nedeniyle İtalya ve İspanya gibi fındık tarımının yapıldığı diğer ülkelerde de rekoltede önemli ölçüde düşüş bekleniyor. Tüm bunları üst üste koyduğumuz zaman, ekonominin genel ilkelerinden olan arz-talep dengesi gereği fındık fiyatlarının yükseleceğini öngörmek için ekonomist olmaya da kahin olmaya da gerek yok.

Hemen her yıl olduğu gibi bu yıl da fındık fiyatları sezona düşük başladı. Bu durumdan en çok borçlu olan üreticiler etkileniyor. Genellikle fındık tüccarlarından banka kredilerinden çok daha yüksek faizle borçlanan ( burada fındık tüccarlarının önemli bir kısmının aynı zamanda tefecilik yaptığını da belirtmek gerek ) fındık üreticileri, borç aldıkları tüccarların da baskısı ile ellerindeki mahsülü ilk açıklanan bu düşük fiyattan piyasaya sürmek zorunda kalıyorlar. Ellerine az para geçen üreticiler bir sonraki yıla kadar hem geçinebilmek hem de gübre, ilaç gibi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için tekrar borç için tefecilik yapan tüccarların kapısını çalmak zorunda kalıyorlar. Belki de biraz bu nedenle, borçlu olanların fındığını düşük fiyattan almak için hemen her yıl fındık fiyatları düşük bir seviyeden sezonu açıyor ve yavaş yavaş yükseliyor.

Fındık fiyatlarının düşük fiyattan sezonu açmasındaki bir diğer etken olarak da, daha fındık doğumu olmadan büyük fındık tüccarlarının yurtdışı bağlantıları ile sabit fiyat üzerinden ticari anlaşmalar yapmaları ve bu nedenle rekoltenin düştüğü yıllarda fiyatların yükselmesini engellemek için çaba gösteriyor oldukları da iddialar arasında yer alıyor.

Bununla birlikte 2012 yılında fındık fiyatlarının rekolte düşüklüğü nedeniyle çok kısa bir sürede yükseleceğini öngörmek çok hatalı olmaz. Geçtiğimiz dönemlerde de rekolte ortalamanın altında kalmış ve bu da mevcut depolardaki fındık stoklarının büyük ölçüde azalmasını sağlamıştı. Mevcut stokların azalmış olması da, rekoltenin yine düşük olacağı 2012 yılında fındık fiyatlarının oldukça yükseleceği anlamına gelebilir. İç piyasada üreticiler birkaç ay içerisinde ellerindeki mahsülü 50 randıman kabuklu fındık için 6.50 TL ya da üzerinde bir fiyattan satma imkanına sahip olabilirler. Bu fiyatlar geçen yıl serbest piyasada aşılmıştı. Bu yıl stokların da etkisinin çok az olacağından ya da hiç olmayacağından bu fiyatları çok daha erken görmek mümkün olabilecektir. Hatta yılbaşından sonra 50 randıman kabuklu fndık için 7.00 TL üzeri bir fiyat görmek mümkün olabilecektir.

Borçlu olanlara ve ellerindeki mahsülü en kısa sürede satmak zorunda olanlara mümkün olduğunca beklemelerini tavsiye ediyorum. Borcu olmayanlar ise fındıklarını depolarında tutabilirler.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Dolar 2 TL Olur Mu?

Son günlerde bu soruyu çevremde soranlar oldukça fazlalaşmaya başladı. Doların 2 TL olması beklentisinin yavaş yavaş da olsa ortaya çıkmaya başladığını söyleyebilirim. Ancak bunun asıl nedeni makroekonomik göstergeler ve atmosfer değil de, dünyadaki politik atmosferden kaynaklı olduğu açıkça görülüyor. Cadı kazanının kaynadığı bir coğrafyadayız. Zor bir dönemden geçiyoruz.

Tam anlamıyla petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynakları açısından dışarıya bağlı Avrupa ile bu kaynakların önemli bir kısmına sahip Ortadoğu ülkelerinin kesişiminde yer alan ülkemizin çevresinde, tam kenarında, yani Suriye'de insanlar birbirini öldürüyor. Bir iç savaşın sürdüğü Suriye'deki siyasi belirsizlik, iki dünya devi olan Rusya ve ABD'nin de çekişmesine yol açıyor ki bu çekişmeye Avrupa ülkeleri ile Hindistan ve Çin gibi gelişen ve güçlenen ülkeler de taraf oluyor. Diğer taraftan Ortadoğunun aksi çocuğu İran laf anlamıyor ( Batıya göre ). Ülkemizin çevresinde artan bi risk var. Ancak bu gerilim sınırlarımızı rüzgar gibi aşıyor. Ülkemizde hemen her gün şehit haberleri duymak alışkanlık haline geldi ve eğer çok büyük rakamlarda şehit vermez isek toplum olarak pek tepki göstermiyoruz. Bununla birlikte Gaziantep'te patlayan bumba da gösterdi ki yıllar önce HSBC binasında olduğu gibi büyük şehirlerde meydana gelebilecek olası terörist faaliyetlerin toplum üzerinde oluşturacağı panik ve yerli ve yabancı yatırımcıların ülkemizden çıkması, ayrıca ülkemize gelen ve önemli bir döviz kaynağı olan Turist sayısında ani bir kesinti olasılık dahilinden pek de uzak değil. Böyle felaket tellalığı yapmak hoş değil ancak bütün bunlar olası risk olarak yatırımcılar tarafından göz önüne alınmalı.

 Küresel ekonomiye bakıldığı vakit halen daha risklerin ve belirsizliklerin hüküm sürdüğü Avurpa'da Euro'nun toparlanması zor görülüyor. Euro'nun tahtı sarsılırken Dolar daha güvenli bir liman olarak görülüyor. Bu durum Dolara olan talebi haliyle doların değerini artırabilir. Dolar tüm dünyada güçlenirken TL'de değer kayıpları beklemek son derecede olası. yine de yatırımcılar küresel piyasaları iyi izlemeli. Ancak yabancı yatırımcılar ve Turistler silahların susmadığı, bombaların patladığı ve hergün birilerinin öldürüldüğü coğrafyaları pek sevmez.

17 Ağustos 2012 Cuma

İnteraktif Pazarlama Zirvesi 2012 : "Türkiye interaktif ekonomiyle büyüyor!"


Türkiye’nin ilk ve en geniş kapsamlı interaktif pazarlama etkinliği İnteraktif Pazarlama Zirvesi 19-20 Eylül 2012 tarihlerinde yedinci kez katılımcılarıyla buluşmaya hazırlanıyor. Bu yıl İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenecek ve "İnteraktif Ekonomiyle Büyüyen Türkiye" temasıyla kapılarını açacak olan zirvede iki gün boyunca Türkiye’den ve yurt dışından onlarca pazarlama profesyoneli IPZ platformunda olacak.


#bizeheryerinteraktif
Ya size?

Kısacası İPZ 2012’de, internet mecrasının "ekonomik değer yaratan" tüm bileşenlerini konuşacağız. İnteraktif yatırımları, bu yatırımların geri dönüşünü ve interaktif pazarlamanın ekonomiye doğrudan katkısını, sayısal sonuçlarla ve rakamların konuştuğu bir içerikle iş dünyasının önüne sermeyi planlıyoruz. Bunun yanı sıra son iki yıldır olduğu gibi bu yıl da gençleri unutmuyor ve zirvenin ikinci gününde "İPZ Youth" ile 400 üniversite öğrencisini zirveye davet ediyoruz. Ve iki gün boyunca #bizeheryerinteraktif diyoruz!

"Bu mecrada bir şeyler oluyor!"

Bunun artık hepimiz farkındayız. Peki ne olduğunu gerçekten biliyor musunuz? Sektör inanılmaz bir hızla gelişirken, bu hıza nasıl ayak uyduracağınızı biliyor musunuz? Bu büyümedeki rolünüzün farkında mısınız? Pastadan yeteri kadar büyük bir dilim alabiliyor musunuz? Tüm bu soruların ve çok daha fazlasının yanıtını öğrenmek için 19-20 Eylül tarihlerinde sizi İPZ’12’ye bekliyoruz.

İPZ’12, Marketing Türkiye ve MMI işbirliğinde 19-20 Eylül tarihlerinde İstanbul Kongre Merkezi’nde…

"Detaylı bilgi için www.ipz2012.com adresini ziyaret ediniz."


Bir bumads advertorial içeriğidir.

14 Ağustos 2012 Salı

Avrupa Ekonomisi Neden Toparlanamıyor?

Avrupa ekonomisi 2008 krizinden sonraki dönemde bir türlü toparlanmayı başaramadı ve yakın bir gelecekte de krizden çıkış yönünde pek umut vaat etmiyor. Son 4 yıl boyunca tökezleyerek ilerleyen Avrupa ekonomisinin bu durumu, küresel çapta tüm dünyayı etkiliyor. Her ne kadar AB üyesi olmasa da Gümrük Birliği içinde yer alan ülkemiz de AB ükelerinin toparlanamamasının olumsuz etkilerini yaşıyor ve daha yaşayacak. Peki acaba bu durumun nedeni nedir? Hiç merak ettiniz mi? Bir kriz neden bu kadar uzun sürer?

Konuya ilk başta modern iktisadın kurucusu diyebileceğimiz Adam Smith'in ekonomi teorisinin çöktüğü BÜYÜK BUHRAN ve sonrasındaki büyük ekonomik krizleri inceleyerek başlamak akıllıca olabilirdi. Ancak her olayda olduğu gibi, bu krizde de kendine has pek çok özellik bulunuyor ve bu nedenle tam anlamıyla bir benzerlik kurmak mümkün olmayacaktır. Dünya değişti, dengeler değişti ve değişiyor.

İkinci olarak bu krizin neden böyle uzun sürdüğünü anlamak için başta AB ülkelerinin ekonomik verilerinin incelenmesi gerektiği de düşünülebilir. İşin açıkçası gereklidir de bu, sonuçta rakamlar yanlış yorumlanabilir ama yalan söylemezler.

Ben olaya biraz daha farklı bir pencereden bakmaya çalışacağım. Çok genel ve neredeyse düz bir mantık üzerinden gideceğim. Hiç öyle rakamlarla, istatistiki verilerle yazımı doldurmayacağım. Bunun için bilinen en basit gerçeklerden yola çıkacağım ve sorunların temelini görmeye çalışacağım. Kanserli bir akciğerdeki kanserli hücrelerindeki bozuklukları, bunların nedenlerini karmaşık olarak açıklamak olmayacak ama "bu kadar sigara içersen kanser olursun işte böyle" demeye çalışacağım.

AB ülkelerinde nüfusun yaşlandığını bilmeyen yok. Lüksüne ve rahatına düşkün Avrupalılar çocuk yapmak konusunda isteksiz davranmaya başlayınca batılı toplumlar yaşlandı. Sonuçta bazı ülkelerde öyle bir noktaya gelindi ki, dışarıdan göçmenler gelmese, ülkede mal ve hizmet üreten kuruluşlarda çalışarak üretim yapacak, aynı zamanda kazandığı para ile tüketimi artırarak ekonomiyi dinç ve dinamik tutacak, yine aynı zamanda ödediği sigorta primi ile sosyal güvenlik sistemini ayakta tutacak bir işgücünden yoksun duruma düştüler. Ayrıca AB ülkelerindeki yaşlanan nüfusun tüketimi de azaldı. İnsanlar yaşlandıkça pek çok konuda eskisi kadar tüketim yapmamaya başlıyorlar. En çok talep ettikleri şey sağlık hizmeti oluyor ki bu da sosyal güvenlik sistemlerinde derin açıklara yol açan bir durum.

AB ülkelerinde görülen bir diğer ortak özellik de üstün standartlar. AB standartları kağıt üstünde günümüz insanlığının eriştiği en ileri uygarlık düzeyini ifade eder. Ancak bu kadar yüksek standartların da kendine has maliyetleri vardır. Bu maliyetler AB ülkelerinde mal ve hizmet üretimini sürekli olarak daha zor, daha pahalı hale getirirken, pek çok sanayi kuruluşu standartların çok daha düşük olduğu gelişmemiş ülkelere üretim faliyetlerini kaydırmaya başladı. Bugün özellikle içinde Made in China ya da Made in P.R.C. ifadesi olmayan hemen hiçbir ürün yoktur. Pahalı emek, yüksek maliyetli standartlar ve beklentiler nedeniyle Avrupadan kaçan sanayi, bu ülkeleri mal üreten ülkeler olmaktan iyice çıkarıp, hizmet üreten ülkeler haline getirdi. Ancak insanların geliri azalırsa hizmet talep edemezler.

Avrupa ülkelerinde yüksek maliyetli yüksek yaşam standartları ekonomik kriz ile birlikte sürdürülebilirliğini kaybetmiş durumda. Bu nedenle pek çok ülkede maaşlardan kesintiler ve ek vergiler gibi önlemler alınıyor. Bu tür gelişmeler ise yüksek yaşam standartlarına alışmış bu ülkelerde insanların sert bir şekilde tepki göstermesine yol açıyor. Bu nedenle geçmişte pek çok liderin başının yandığını gördük ve daha görmee de devam edeceğiz.

Petrol, doğalgaz vb enerji kaynaklarından mahrum ve bu konuda neredeyse tamamen dışa bağımlı olan AB ülkeleri, yükselen enerji maliyetleri ile de başa çıkmak durumunda. Avrupada devletler gelirlerini artıramazken giderlerini azaltmakta büyük bir direniş ile karşı kaşıyalar. Dünyada artan politik riskler ise eneji maliyetleri başta olmak üzere pek çok önemli kalemin çok daha zorlayıcı seviyelere yükselmesine yol açıyor.

Tüm bunlar gerçekleşirken AB toplumları azalan gelirler, artan riskler ve belirsizlikler yüzünden acil olmayan pek çok giderini sürekli olarak erteliyor. Yani bir başka değişle insanlar çok gerekli olmayan harcamaları kesiyorlar. Bu tüketimi azaltırken, zaten zorlanan üretimin de düşmesine ve istihdamın azalmasına yol açıyor. Bir sarmal şeklinde kötüye gidiş devam ediyor.

Elinde bol miktarda sermaye bulunan küresel güçler ise, artan belirsizlikler yüzünden paralarını daha güvenli gördükleri gelişmekte olan ülkelere aktarıyorlar ya da güvenli liman olarak gördükleri altına yöneliyorlar. Sonuçta Batı toplumları yeterine sorunları yokmuş gibi bir de nakit sıkıntısı içine düşüyor.

Tüketmeyen ya da tüketemeyen AB ülkeleri, bu ülkelere büyük oranda ihracat yapan ülkemizin sanayisini de olumsuz etkiliyor. AB ülkelerine yapılan ihracatın ülkemizin toplam ihracatı içindeki payı her geçen yıl biraz daha eriyor.

Sonuç olarak denilebilir ki, AB ülkelerinde insanlar önlerini sağlam görüp tüketimlerini artırmadıkça ve bu artan tüketime bağlı olarak bu ülkelerde mal ve hizmet üretimi, dolayısıyla istihdam artmadıkça, bu kriz her geçen gün biraz daha kronik bir hale geliyor.

Gelişen BRIC ülkeleri ve Türkiye gibi belli başlı görece güvenli limanlar ise bu olumsuz havadan çok sert etkilenmiş gibi görünmüyor. Bununla birlikte gidişat böyle devam ederse, gelişmekte olan ülkeler pek çok açıdan yaşlı Avrupayı yakalayacak ve geçecektir.

Benzer sorunları ABD'de de görmek mümkün. Ancak ABD görece AB ülkelerinden iyi durumda.

Üretim olmaz ise tüketim olmaz, Tüketim artmaz ise üretim artmaz. Üretim artmaz ise İstihdam artmaz... İstihdam artmaz ise refah düzeyi artmaz.

Bu böyle nereye kadar gidecek ve bizler daha ne kadar kurtarma operasyonları, kredileri, fonları, görüşmeleri, kavgaları göreceğiz bilinmez. Ancak AB ülkelerinin işi zor. İşte bundan kimsenin kuşkusu yoktur.