22 Ocak 2020 Çarşamba

Müslüman Toplumlar Neden Cahil?

Kabul etmeliyim ki başlık biraz sert oldu. Ancak maalesef ki durum bu. Yine de birini yada birilerini cahil olarak tanımlayabilmek için öncelikle cehaletin ne olduğu ve kime cahil denildiğini net bir şekilde bilmek gerekir. TDK'ya hemen başvurduğumuzda cehalet kelimesine karşılık bilgisizlik karşılığının verildiğini görüyoruz. Cahil kelimesine ise üç farklı karşılık verilmiş. Birincisi öğrenim görmemiş, okumamış, ikincisi belli bir konuda yeterli bilgisi olmayan, üçüncüsü ise deneyimsiz, genç, toy. Haliyle bu yazının başlığının tam anlamıyla cahil kelimesinin sözlükteki kelime anlamını ifade ettiğini, herhangi bir aşağılama ve/veya hakaret amacı güdülmediğini baştan belirtmek isterim. Bununla birlikte bu yakışıksız tanımlamanın ispata muhtaç olduğu da açık. Müsaadenizle ispata çalışayım.

Ülkelerin okuryazarlık istatistiklerini incelemeye alırsak nesnel bir çıkarımda bulunabiliriz. Örneğin 2020 yılı verilerine göre en düşük okuryazarlık oranına sahip ülkelerin hangileri olduğuna bakalım:

    •  Burkina Faso: %36 (Nüfusunun yaklaşık %60'ı müslüman)
    • Orta Afrika Cumhuriyeti: %36,8  (Nüfusunun %15'i müslüman)
    • Afganistan: %38,2
    • Benin: %38,4 (Nüfusunun yaklaşık %28'i müslüman)
    • Mali: %38,7 (Nüfusunun %90'ı müslüman)
    • Çad: % 40.2 (Nüfusunun yaklaşık %28'i müslüman)
    • Fildişi Sahili: %43,1 (Nüfusunun %38,6'sı müslüman)
    • Irak: %43,7
    • Liberya: %47,6 (Nüfusunun yaklaşık %12'si müslüman)
    • Sierra Leone: %48,1 (Nüfusunun %78'i müslüman)
    • Etiyopya: %49,1 (Nüfusunun %34'ü müslüman)
Okur yazarlık oranı en  yüksek olan ülkeler baktığımızda %99 ve üzerinde okur yazar oranına sahip ülkeler: Belarus, Rusya, Slovenya, Küba, Türkmenistan, Slovakya, Özbekistan, Palau, Kırgızistan, Tonga, Moldova, Maldivler, Karadağ, İtalya, Macaristan, Samoa ve Trinindad ve Tobago olarak listeleniyor.  (Kaynak 1)

Buradan da görüleceği üzere çoğunluğu Afrika ülkeleri olmak üzere en düşük okur yazarlık oranına sahip ülkelerde ciddi bir müslüman nüfus bulunuyor. Hatta bazı ülkelerde bu rakam ülke nüfusunun neredeyse tamamı. Örneğin Afganistan ve Irak için oran bile verme gereği duymadım. 

Ancak okur yazar oranı en yüksek ülkelere baktığımızda da ciddi müslüman nüfusa sahip ülkelerin bulunduğunu görüyoruz. Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan gibi SSCB'nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan ülkeler bu listede yerini alıyor. Sovyet rejimini beğenmeyebilirsiniz ancak eğitim konusunda büyük bir başarı yakalamış oldukları da rakamlar tarafından gösteriliyor. 

Bununla birlikte 2017 yılında dünyada satılan kitapların ülkelere dağılımı incelendiğinde şöyle bir tablo karşımıza çıkıyor:

    1. ABD : %30
    2. Çin : %10
    3. Almanya: %9
    4. Japonya: %7
    5. Fransa: %4
    6. Birleşik Kırallık: %4
    7. İtalya: %3
    8. İspanya: %3
    9. Hindistan: %2
    10. Brezilya: %2
Bu listeye bakılınca ABD'nin neden dünyanın süper gücü olduğunu anlamak çok da zor olmasa gerek. Çin ve Hindistan'ın listede yer alması milyarı aşkın nüfusları ile de ilgilidir. Ancak liste incelendiğinde ve nüfusları ile listeye girebilen Çin ve Hindistan elendiğinde Brezilya hariç listedeki ülkelerin tamamının gelişmiş ülkeler olduğu görülüyor. (Kaynak 2)

Ülkelerin nüfusundaki okula gitme ve mezuniyet dereceleri incelendiğinde ise yüksekokul ve üniversite seviyesinde en iyi ülkeler arasında hiçbir müslüman ülke bulunmazken, lise mezuniyetine gelindiğinde Kazakistan listede yer alıyor. İlkokul seviyesine gelindiğinde ise Kırgızistan'la birlikte Suudi Arabistan'ı listede görüyoruz. (Kaynak 3)

Yıllık alınan patent sayıları incelendiğinde yukarıdan aşağı inilirken karşılaştığımız ilk ülke olan Suudi Arabistan'ı 22. sırada görüyoruz. Türkiye ise bu listede 30. sırada. (Kaynak 4)

Hal böyle olunca müslüman ülkelerin büyük bir cehalet içinde olduğu, okur yazarlığın yüksek olduğu SSCB'den kopan ülkelerde ise kayda değer bilimsel gelişmelerin yaşanmadığını veriler bize gösteriyor. Ayrıca müslüman ülkelere baktığımızda halkın genel olarak batılı ülkelerden çok daha az okula gittiği, çok daha az kitap okuduğu, çok daha az bilimsel ve teknik başarı gösterdiği ortada olan bir gerçek. 

Peki bunun nedeni nedir? İşin açıkçası çok büyük bir zenginlik yaşamamış olan SSCB bile halkına yüksek bir okur yazarlık oranı sağlayabilmiş. Ancak özgür düşüncenin bu sistemde bulunmaması nedeniyle ar-ge ve bilimsel gelişmelerde geri kalınmış görünüyor. Yaratıcı düşünce gereken alanlarda SSCB'den ayrılan ülkelerin pek kayda değer başarısını göremiyoruz. 

İçinde bulunduğumuz çağda artık kitaplar elektronik ortamda, cebimizdeki telefondan bile okunabiliyor. Aslında hemen herkes cebinde potansiyel bir kütüphane taşıyor. Üstelik Gutenberg Project gibi ücretsiz, telifsiz pek çok kitaba erişilebilecek platformlar da mevcut. Hal böyleyken müslümanların önemli bir kısmının okur yazar olmaması, olsa bile kitap okumaması, eğitim hayatının genellikle kısa sürmesi nedenleriyle incelenmeli. Bunda müslümanların yaşadığı ülkelerin ekonomik ve siyasi sorunları bir neden olarak gösterilebilse dahi, siyasi sorunların akılcı çözümü ve ekonomik gelişme için de eğitimli insanların varlığı gerekiyor. Bugün hızla gelişmekte olan Güney Kore eğitime yeterince önem vermemiş olsaydı günümüzde küresel pek çok teknoloji markasına sahip olabilir miydi? Kuzey Kore'nin biraz daha gelişmiş, biraz daha modern versiyonu olarak olduğu yerde sayan bir ülke olarak kalırdı. Yani ekonomik gelişme için kaliteli bir eğitim sistemi ve okuyan, düşünen, eleştiren, çok geniş bir perspektife sahip insanlar yetiştirmek şart. 

Müslüman Toplumların Cahil Olmasında İslamın Etkisi Var Mı?

Belki müslüman toplumlarda cehaletin böylesin yaygın olması ile İslam arasında bir bağlantı olup olmadığı merak edilebilir. Dini açıdan ahkam kesebilecek biri olmasam da Kuran'da pek çok defa "akletmezler mi?", "görmezler mi?", "anlamazlar mı?" gibi manalara gelen ifadelerin varlığı görülmektedir. Bundan hareketle İslam dininin düşünmeye, anlamaya, kafa yormaya önem verdiği, bunu en iyi yapabilmek için ise eğitimin gerektiği göz önüne alınırsa, İslam dininin cehaletin nedeni olarak kabul edilmesi kesinlikle mümkün değildir. 

Kaldı ki, inanalar için cennete giden yolun kılavuzu niteliğinde olan Kuran, inanışa göre bizzat Allah tarafından peygamberi aracılığı ile insanlara aktarılmıştır. İçindeki her bir ayet Allah'ın kelamıdır. Bu ayetler hem toplumsal hem de bireysel olarak tüm insanlara hitap etmektedir. Ve bilindiği üzere Allah'ın peygamberine ilk vahyi "Oku!" dur. İstisnai vahiyler hariç olmak üzere peygambere gelen her vahiy aslında ona inanan tüm insanlara söylenmiş sayılacağından aslında Allah tüm müslümanlara ilk olarak "Oku!" demiştir. Bu ifadenin ise bir emir cümlesi olduğu ortadadır. Haliyle okumak müslümanların inanışında Allah tarafından onlara verilen ilk görev, hatta ilk emirdir. Bu nedenle de İslam dini ile müslüman toplumların cehaleti arasında doğrudan bir bağ kurmak akıl dışıdır. Hatta öyle denilebilir ki, müslüman olmanın ilk şartı okumaktır. Daha ilk emirde savsaklayan biri nasıl olur da sonraki diğer emirleri doğru düzgün anlayabilir, kavrayabilir ve uygulayabilir. 

SONUÇ

Tüm veriler ortaya konulduğunda müslüman toplumların neden cahil kaldıkları ile ilgili net bir kanaate ulaşmak mümkün değil. Üstelik İslam tarihinin belirli bir döneminde ciddi bilimsel gelişmelerin de yaşandığı ve günümüz bilim dünyasına da ışık tutmuş pek çok İslam aliminin de bu dönemde yetiştiğini unutmamak gerekir. Ancak ruhban sınıfı bulunmayan İslam dininde dini bilgisi yüksek kişilerin bu bilgileri ile parlayabilmeleri, çeşitli ünvanlar, makamlar ve mevkiler kazanabilmeleri için diğer insanların okuyup araştırmıyor olmasının gerektiği de ortadadır. Belki de bu yüzden çeşitli kesimler tarafından önemsenen ve Şeyh vb. ünvanlarla anılan kişilerin Kuran'ı herkesin anlayamayacağı, kavrayamayacağı, dinle uğraşmanın kolay olmadığı gibi söylemleri ile insanları dinlerini araştırarak öğrenmekten soğutmaları hatta korkutmaları buna bir etken olabilir. Yine de kesin bir neden ortaya koymak mümkün değil. Eğer ortada kesin bir neden yoksa bu genellikle çok sayıda nedenin varlığını ve girift bir durumun mevcut olduğunu gösterir.






21 Ocak 2020 Salı

Doğruysa Yuh Sana Boing

New York Times'da bugün yayınlanan bir haber normalde ülkemiz gündemine bomba gibi düşmesi gerekirken kıyıda köşede kalmış bir haber olarak kalıyor oluşunu görmenin büyük bir şaşkınlığını yaşamaktayım.
2009'da Amsterdam'da düşen THY uçağı

Haber 2009 yılında inişe geçtiği sırada düşen THY'nin İstanbul-Amsterdam seferini yapan yolcu uçağı ile ilgili. Habere göre Hollanda'lı raportörler kaza ile ilgili raporlarını hazırlarken Boeing'in baskıları sonucu kazaya karışan uçağın üreticisi Boeing'i aklamak için tüm suçu pilotlara yıkmak üzere bazı tasarım kusurlarını gizlemeyi tercih etmişler. Böyle bir olay dünya çapında ses getirmesi gereken büyük bir skandala yol açmalı. Kaldı ki New York Times gibi köklü bir gazete, ABD'nin en önemli markalarından biri olan Boeing'i zora sokacak böyle bir haberi güvenilir kaynaklara sahip olmadan yapmaz. Bu haberin son dönemde yaşanan uçak kazaları nedeniyle başı belada olan Boeing'in işini iyice zorlaştıracaktır. Havacılık sektöründe kesinlikle bir karşılığı olması gereken bu haber Boeing firmasının iyi niyetine olan güveni temelden sarsacaktır. Bir firma hatalı bir tasarım ve üretim yapabilir. Ancak hatasını açık yüreklilikle kabul eder, oluşan zararın telafisi için çaba gösterir ve hatasını düzeltmek için elinden geleni yaparsa yaşadığı krizi küçük bir hasarla atlatabilir. Ancak bir marka art niyetli davranır, hatalarının üstünü New York Times'ın itham ettiği şekilde kirli yöntemlerle ört bas etmeye çalışırsa büyük bir güven kaybına uğrar. Bu güven kaybını markanın iflası ile bile sonlanabilir. 

Olay neresinden bakılırsa bakılsın tam bir rezalettir. Boeing'in üretimi bir uçak düşüyor. Yaşanan kaza sonucunda 9 kişi hayatını kaybediyor ki bu pek çok uçak kazası için çok düşük bir rakamdır. Kazanın tüm sorumluluğu pilotlara yükleniyor. Oysa kazanın oluşumunda uçağın bazı sistemlerinin tasarımındaki hataların da payı bulunuyor. Ancak uçağı üreten firma (burada Boeing) baskı yaparak, belki de rüşvet vererek, kazanın oluşumundaki uçağın yapısından, tasarımından kaynaklanan unsurların görmezden gelinmesini sağlıyor. Havacılık sektörü açısından son yılların en büyük rezaletlerinden biri.

Öncelikle uçaklar dünyadaki en güvenli ulaşım araçları arasında başta gelirler. Normal bir insanın uçak kazasında hayatını kaybetme ihtimali bir trafik kazasında hayatını kaybetme ihtimalinden yüzlerce hatta binlerce kat daha düşüktür. Ancak uçak kazaları çok ciddi kazalardır ve pek çok uçak kazasında uçakta bulunan yolcu ve mürettebattan kurtulan olmadığı görülür. Bununla birlikte THY'nın 2009 yılında yaşadığı kazada sadece 9 kişinin hayatını kaybetmiş olması, belki de bu açıdan bakıldığında, pilotların ustalıkları ile çok daha kötü sonuçlanabilecek bir kazayı minimum hasarla atlatmayı başardığını da gösteriyor olabilir. Bu haberden sonra acaba suçlanan pilotlar aslında birer kahraman mıydı sorusunu da sormak gerekiyor. 

Ayrıca bu olayın büyük ses getirmesi gerekiyor. THY'nın acilen Boeing firmasına vermiş olduğu siparişleri sözleşmeleri müsaade ediyorsa iptal etmesi ve bir daha Boeing'ten uçak siparişi vermeyeceğini açıklaması ve sadece açıklamayla kalmayıp Boeing'ten en azından çok uzun bir süre yeni uçak siparişi vermemesi gerekiyor. Bu benim THY'den beklediğim bir harekettir. Hatalarını kabullenmeyen, kirli oyunlarla hatalı tasarım ve üretimlerinin suçlarını başkalarına yıkmaya çalışan, sicili zaten 737 Max uçakları ile ilgili yaşananlar yüzünden şüpheli hale gelmiş bu firmadan uçak almak tek kelime ile aptallık olacaktır. 

Ayrıca New York Times'ın haberin Hollanda'nın havacılık sektörünün de güvenilirliğini sorgulanır hale getirmektedir. Baskılara boyun eğerek gerçekleri saklamak ve saptırmak suretiyle büyük ve güçlü olanı korumak, hataların çok pahalıya mal olduğu ve bu nedenle hatalara karşı toleransın minimum düzeyde tutulduğu, hatta tolerans hakkı tanınmadığı havacılık sektörü açısından kabul edilemez bir durumdur. 

Yuh sana Boeing, yuh sana Hollanda!!!



19 Ocak 2020 Pazar

Yerli Motor Yapmak Çok Mu Zor?

Otomotiv sektöründe ciddi bir üretici olmamıza rağmen ciddi bir yerli ve milli otomobil markamızın olmaması pek çoğumuzun için buran bir durum. Bu konuda özellikle Cumhurbaşkanımızın çağrısı üzerine bir araya gelen Türkiye'nin Otomobili Girişim Grubu tarafından 2020 öncesinde tanıtımı yapılan tamamen elektrikli SUV ve Sedan araçlarla büyük bir umutla artık sahip olamasak da gurur duyacağımız bir yerli otomobil markasına kavuşmayı bekliyoruz. Ancak bu araçlar tamamen elektrikli olacağından konvansiyonel içten yanmalı benzinli veya dizel motora sahip olmayacaklar. Yıllardır içten yanmalı motor dahil otomotiv sektöründe üretmediği bir bileşen neredeyse bulunmayan ülkemizin kendi milli içten yanmalı motorunu geliştirememesi ise ilk bakışta yadırganacak bir durum. 
TOGG elektrikli yerli otomobil

İçten yanmalı motor teknolojisi her ne kadar çok eski bir teknoloji olsa da son derecede karmaşık bir  teknolojidir. Bir benzinli motorda çok sayıda farklı bileşen bulunur. Üstelik motorun güç üreten kısmını, yani esas motor olan kısmını üretebilmeniz yetmez, bir de güç aktarım birimi olan şanzıman da üretmeniz gerekir. Çok sayıda farklı bileşenden oluşan ve büyük bir hassasiyetle tasarlanmış parçaların büyük bir uyum içinde çalışması gerekir. Aksi halde motor ya hiç çalışmaz ya da kısa sürede teknik sorunlar ortaya çıkar. Bu kadar karmaşık bir teknolojiyi birden geliştirmek, üstelik çok uzun yıllardan beri motor üreten firmalarla rekabetçi olacak şekilde verimli ve ekonomik olarak bu işin üstesinden gelebilmek hiç de kolay değildir. İstenirse içten yanmalı motor geliştirmek elbette ki mümkün olacaktır, ancak bunun için ciddi zaman harcanması gerekir. Üstelik elektrikli araçların yavaş yavaş benzinli ve dizel araçların yerini almaya başladığı bir çağda içten yanmalı motor geliştirmeye çalışmak çok da anlamlı gelmemektedir. 

Yukarıdaki paragraftan da anlaşılacağı üzere içten yanmalı motor geliştirmek çok zordur. Kalabalık bir mühendislik ekibinin çok uzun süreler üzerinde çalışmasını gerektirir. Bununla birlikte ülkemizde yavaş yavaş içten yanmalı motor geliştirilmeye de başlanmıştır. Ancak bu motorlar otomotiv sektöründen ziyade savunma sektöründe kendini göstermektedir. Örnek olarak TEI PD170 adında 170 beygir gücünde pistonlu bir motor üretmiş durumda. Bu motor milli İHA'larımızda kullanılacak. Ayrıca bu motor üzerinde geliştirme çalışmaları devam ediyor. Üstelik askeri bir sistemde kullanılan bir içten yanmalı motorun sivil araçlardan çok daha yüksek niteliklere sahip olması gerekir. Zira otomobillerde kullanılan içten yanmalı motorların çalışma koşulları ile yerden kilometrelerce yukarıda çalışan bir uçaktaki motorun çalışma koşulları bile tasarımı güçleştirecektir. Teknik olarak PD170 motoru sivil bir otomobilde de kullanılabilir. Tabi bazı küçük değişiklikler yapılması gerekecektir. Ancak dediğimiz gibi, içten yanmalı motor konusunda batılı ülkelerin çok gerisinde kalmış olduğumuzdan otomotiv sektöründe ancak elektrikli otomobillerle rekabetçi olabiliriz. Elektrikli otomobillere ayak uyduramayan günümüz ve yakın geçmişin güçlü firmaları ne yazık ki yakın gelecekte tarihin tozlu sayfalarına gömülecektir.

Her ne kadar içten yanmalı bir İHA motoru geliştirmeyi TEI başarmış olsa da, motor geliştirilmesi ve tedariğinde yaşanan sıkıntılar nedeniyle milli tankımız ALTAY halen seri üretime alınamamıştır. Söz konusu askeri sistemler olunca tasarlanacak motorun isterlerini karşılamak ancak çok büyük uzmanlık ve yüksek mühendislik ile mümkün olabilmektedir. Öyle ki bir tankın motoru aşırı soğuk, aşırı sıcak, tozlu, çamurlu, karlı, yağmurlu ortamlarda hiç takılmadan çalışmak zorundadır. Aynı zamanda yaklaşık 60 tonluk bir aracı hareket ettirebilmek için çok yüksek güç üretilmesi gerekmektedir. Bu kadar yüksek gücü elde edebilmek, üstelik de bunu tankın içine sığacak kadar küçük bir motorla başarabilmek, içten yanmalı motor teknolojisi çok eski bir teknoloji olsa dahi, günümüz için bile son derecede zordur.
TEI PD170

ÖZETLE, içten yanmalı motor üretmek çok zor bir iş değildir. Ülkemizin pek çok yerinde sanayide görev yapan ustaların çoğu kendi başına bunu yapabilirler. Ancak önemli olan çalışan bir içten yanmalı motor yapmak değildir. Önemli olan beklentileri tam olarak karşılayan, verimli, ekonomik, üretilebilir, güvenilir ve rekabetçi bir içten yanmalı motor üretebilmektir. Bu ise hemen olan bir şey değildir. Basit bir örnekle, yine havacılıkla benzeştirerek açıklamaya çalışırsak, uçak yapmak için gerekli olan fizik kuralları çok basittir ve pek çok kişi evinde basit uçaklar yapabilir. Ancak bir İHA yapmak çok daha fazla teknik bilgi ve detaylı tasarım gerektirir. Biz havacılık sektöründe dünyayı İHA'larımız ile yakaladık ve bu alanda en öndeki ülkelerden biri haline geldik. Ancak bir savaş uçağı yapmak ile bir İHA yapmak aynı şey değildir.  İş ABD'nin Türkiye'ye teslim etmeyeceğini açıkladığı F35'ler gibi son teknoloji ürünü bir savaş uçağı yapmaya geldiğinde, her ne kadar aynı fizik kurallarına bağlı olarak uçacak olsa da, araştırma ve geliştirmenin zorluk katsayısı astronomik sayılacak bir düzeyde artacaktır. Bu durum içten yanmalı motorlar için de aynıdır. 

AMD'nin Yükselişi

Çok uzun yıllar boyunca Intel işlemci piyasasında adeta tekel konumundaydı. Halen tüm dünyada kullanılan mevcut masaüstü, dizüstü ve iş istasyonlarının büyük bir bölümünde Intel işlemcilerin bulunduğu da bir gerçektir. Ancak Intel'in en dişli rakibi olan AMD, uzun yıllar Intel'in gerisinde kalmış olsa da, son yıllarda ciddi bir atak yapmış durumda. Üstelik AMD hem CPU pisyasasının  hakimi Intel ile hem de GPU piyasasının hakimi Nvidia ile yoğun rekabeti aynı anda ve başarılı bir şekilde sürdürüyor.

AMD'nin yeni nesil Ryzen 4000 serisi işlemcileri Intel işlemcilerden pek çok açıdan üstün görünüyor. Bunun yanında Intel işlemciler ile arasında ciddi bir fiyat farkı da bulunuyor. Her nedense Intel işlemcilerini yüksek fiyattan satmaya AMD ciddi bir atak yapmışken bile devam ediyor. Muhtemelen AMD'nin eski ve nispeten başarısız işlemcileri nedeniyle kemikleşen Intel işlemcilere güveni ve sadakati sömürüyor denilebilir. Peki son kullanıcı olan bizler, neden daha düşük performans veren bir işlemciye sırf markaya duyulan güven ve sadakat nedeniyle aynı işi çok daha ucuza yapabilecek alternatifi varken yüksek bedeller ödeyelim? Mantıklı mı? Değil.

Yüksek performanslı işlemcilerin işlem güçlerine göre kıyaslandığı benchmark listelerinde zirveyi genellikle AMD Ryzen işlemciler kaplamış durumda. Üstelik bu yazıyı hazırladığım anda yandaki ekranda kontrol ettiğim listede AMD Ryzen 7 Pro 3700 listede birinci, AMD Ryzen 9 Pro 3900 ikinci, Intel Core i9-9900 KS  4.00GHz ise üçüncü konumdaydı. Üstelik Ryzen 7 3700 325,00$ gibi bir fiyatla alınabilirken Intel Core ip-9900KS'de fiyat 500$ seviyesinin üzerinde. Arada yaklaşık 200$ gibi ciddi bir fark var. Üstelik bu fiyatları Amazon üzerinden, ABD fiyatlarına bakarak tespit ediyorum.

Buraya kadar AMD'nin işlemci alanında rakibi Intel'i hem performans hem de fiyat avantajı ile sarstığını söylemek mümkün. Ancak ekran kartı alanına gelindiğinde AMD işlemci alanında olduğu kadar başarılı görünmüyor. AMD Radeon serisi güncel GPU'lar Nvidia'nın güncel GTX GPU'larının performans seviyesinin gerisinde kalıyor. Ancak AMD Radeon ekran kartları ile Nvidia GTX ekran kartları arasında zaman zaman iki kata varan fiyat farkları olduğu görülüyor. Ancak bu kartlar arasındaki performans farkı ile fiyat farkı arasında bir ilişki bulunmuyor. Yani AMD ekran kartları Nvidia ekran kartları kadar yüksek performanslı değiller ancak çok daha uygun fiyatlılar. Haliyle fiyat/performans açısında çok başarılı kartlar ve son kullanıcının verdiği her kuruşun hakkını çok daha fazla veriyorlar. Bu da özellikle oyuncular arasında AMD Radeon GPU'lu ekran kartlarının hızla yaygınlaşmasına yol açıyor.

İnternette en güncel ve güçlü AMD ve Nvidia ekran kartlarının fiyatlarını ve performanslarını inceleyebilirsiniz. Göreceğiniz manzara büyük olasılıkla Nvidia'nın performansta kesin galibiyeti olacaktır. Tabi aradaki performans farkına ikinci bir ekran kartı alabilecek kadar fazla ödeme yapmayı pek çok kişi istemiyor.

AMD Intel'in hakimiyetini ciddi olarak sarstı. Nvidia'dan ise fiyat/performans ürünü ekran kartları ile çok ciddi pazar payı kapmaya başladı. Bu durumda sevinen taraf biz son kullanıcılar olacağız. Çünkü keskin ve zorlu rekabet koşullarında çok daha güçlü işlemci ve ekran kartlarını çok daha uygun fiyatlarla alabileceğimiz bir gelecek bizi bekliyor olacaktır. Tabi burada döviz kurları canımızı sıkabilir. ABD doları şu anda 6,00 ₺ seviyelerinde geziniyor. Kurun uzun süredir dar bir bant içinde yatay seyir izlediği söylenebilir. Ancak kurlar hiçbir zaman dar bir bant içinde çok uzun süre kalmazlar. Ya aşağı ya da yukarı yönlü harekete geçerler. Eğer kur yukarı yönlü bir trend oluşturursa her geçen gün bilgisayar almak bizler için çok daha pahalı hale gelecektir.