23 Ekim 2011 Pazar

Karpuz Seçer Gibi Sigorta Seçin!




Sigortadukkanim.com, Türkiye’deki sigorta sisteminde çığır açacak bir yenilik ve espri anlayışıyla sektöre giriş yaptı.

“Karpuz seçer gibi sigorta seçin” mantığıyla en bol seçenek ve en ucuz fiyat avantajıyla sigorta ihtiyacınıza en hızlı çözümleri üretiyor. Sistemin karpuzla bağlantısını merak edenler için şu eğlenceli video son derece açıklayıcı:

Çok fazla sigorta şirketi ve çeşidi bulunduğu için, sigorta konusunda da seçim yaparken yardım gerekiyor tabii... Sigortadukkanim.com işte tam bu filmdeki karakter gibi ortaya çıkıyor; kasko ya da trafik sigortasında size en uygun online poliçeleri önünüze seriyor. İhtiyacınıza göre karşınıza gelen bu online teklifleri karşılaştırabiliyor ve size uygun olan sigorta poliçesini tercih edebiliyorsunuz. Geriye de “size en uygun fiyatı” veren online teklifi kabul etmek kalıyor.

Daha detaylı bilgi almak isteyenler; www.sigortadukkanim.com adresini ziyaret edebilirler.


Bir bumads advertorial içeriğidir.

18 Ekim 2011 Salı

AKP'nin Fakir Halk Hedefi

Başlık belki bu yazı için çok doğru olmayabilir. Ancak uzun süredir takip edilen ekonomi politikaları ve başbakanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın ÖTV artışları, zamlar ve güncellemeler üzerinde verdiği tepki böyle bir başlığın çok da yanlış olmayacağını düşündürüyor.

Bir ülkeyi yönetenler, halkın zenginliğini artırmayı, hayat standardını yükseltmeyi hedefler. Aksi halde zaman zaman kişi başı düşen milli gelirin ülkemizde 10000$'ı aştığını hükümet yetkilileri övüne övüne ifade etmezlerdi. Daha çok kazanan halk, ihtiyaçlarını daha çok karşılayabilecek, zorunlu ihtiyaçlar olan beslenme, barınma ve giyim gibi olmazsa olmaz ihtiyaçlarını rahatça karşılayacak ve bunun da ötesine geçip hayat standardını asıl artırıcı sosyal ve kültürel harcamalara da başlayacaktır. Sinemaya, tiyatroya daha çok gidecek, daha çok kitap okuyacak, dergi ve gazetelere belki abone olacak, eğitim ve kurslara katılarak kendini geliştirecek çeşitli hobiler edinecek ve bunları takip edebilecektir. Tabi ki daha güzel bir ev, daha lüks bir araba da edinmek isteyecektir. Bu durum ise tüketimin artması demektir. Oldukça düşük bir ortalama hayat standardının olduğu ülkemizde insanların geliri arttıkça tüketimin patlaması da bundan kaynaklanıyor. Daha önce karşılayamadığı ihtiyaçlarını da karşılamaya çalışan insanlarımız, daha rahat, daha insanca bir hayat yaşamak istiyor. Ama tükettiği ürünlerin çoğu ithal olunca dış ticaret açığı ve dolayısıyla cari açık patlıyor.

Dış ticaret açığını kapatmak için hükümetin uyguladığı politika ise halkın daha az tüketmesini sağlamak. Bunu yapmanın yolu da alım gücünü düşürmek, yani fakirleştirmek. Belki elinize 10000$ geçecek ve bunla da hükümet övünecek ama o 10000$'ı nasıl harcayacağınıza, onunla ihtiyaçlarınızı ne ölçüde karşılayacağınıza da karar vermek istiyor. Bu nedenle işçi ve memurlara ancak enflasyon oranında zam yapılırken vergi oranları ve güncellemeler enflasyonun çok çok üzerinde oluyor. Yani kaşıkla verip kepçeyle almanın bir başka yolu.

Sayın başbakan hemen herkesin Porsche marka arabaya binebilecek ekonomik güce sahip olduğu bir Türkiye istemiyor, sayın başbakan insanların binebilirse ancak Fiat marka bir otomobile binebildiği bir Türkiye arzu ediyor. Yani halkın fakir, ihtiyaçlarını zar zor karşılayabilen, eline geçen gelirin çoğunu vergi olarak devlete geri ödeyen bir halk istiyor. Üstelik bu vergileri de an adaletsiz şekilde almaya devam ediyor. Porche'u olan biri de benzinin her litresine Fiat'ı olan ile aynı vergiyi ödüyor, yediği her somun ekmek için de, içtiği her bardak su için de aynı şey geçerli. Oysa ki zenginin daha çok vergi ödediği bir vergi sistemi olması gerekiyor. KDV ve ÖTV gibi vergiler ise fakir zengin ayırımı yapmıyor.

Kısaca sayın başbakanımız çok çalışın, az tüketin ve hayat standardınızı yükseltmeyin diyor.

14 Ekim 2011 Cuma

İnsafsız ÖTV Zamları ve Devletin Yanlış Vergi Politikası

Duymayan bilmeyen yoktur, ÖTV'ye ( Özel Tüketim Vergisi ) gelen yüksek zam gündemi meşgul ediyor. Otomobillerden cep telefonlarına alkollü içeceklerden sigaraya yapılan  bu ÖTV artışının etkisini yakında tamamen hissedeceğiz.  Bu vergi artışı ise hem ÖTV'nin varlığını hem de artışların insafsızlığını sorgulatır oldu.
Vergi artışları

ÖTV, 17 Ağustos 1999 depreminin zararlarını karşılamak amacıyla dönemin hükümeti tarafından çıkarılan geçici bir vergiydi ve güya depremin yaraları sarıldıktan sonra kalkacaktı. Ancak AKP hükümeti böyle bir gelir kaynağından vazgeçmek istemedi ve sürekli vergi haline geldi. Tanrı ülkemizi her nevi doğal afetlerden korusun. Yoksa hem afet yaşamımızı maffediyor hem de ardından devlet cüzdanımızı daha da sömürmek için bir bahane yakalamış oluyor. Çifte darbe yiyoruz yani.

Çok saygı duyduğum bakanlardan biri olan sayın maliye bakanımız Mehmet Şimşek, bu vergi artışlarını savunurken, zam ifadesi yerine güncelleme ifadesini kullanmayı tercih etmiş. Neden olarak da, tüm ülkelerde maktu vergilerin belirli dönemlerle ( genelde her yıl sonunda ) otomatik olarak güncellendiğini, ülkemizde ise bu güncelleme için bakanlar kurulu kararı gerektiğini ifade etmiş. Maktu vergi nedir bilmeyenler için açıklayalım. Maktu vergi mal ya da hizmetin fiyatı ya da maliyeti üzerinden belli bir oran üzerinden hesaplanmayan, doğrudan sabit ya da belirli aralıklarda değişken tutarlarda alınan vergidir. Eskiden cep telefonları için sınır değer olan 40 TL  idi ve sınır değeri aşan tutarlar için de %20 ÖTV alınıyordu. Yani 40 TL altında fiyata sahip bir cep telefonuna 40 TL ÖTV maktu vergi olarak ekleniyor, sonra oluşan 80 TL yeni fiyata da %18 KDV ekleniyordu. Bu arada ödediğiniz 40 TL ÖTVnin de KDV'sini ödüyorduk. Şimdi ise bu 40 TL sınır 100 TL'ye yükeltilmiş. Yani 2.5 kat ( % 250 ) artırılmış. Benzer şekilde yüksek ÖTV artışları otomobiller için de geçerli.

Her ne kadar lüks sınıfa giren otomobillerdeki artış oranı daha yüksek olsa da, bu vergi artışının düşük ve orta gelir grubunda yer alan insanları koruduğu savunulamaz. Hele hele bu artışa bir güncelleme denilemez. Enflasyon oranında bir maktu vergi sınır artışı ile karşı karşıya kalsaydık buna bir güncelleme diyebilirdik. Ancak bu vergi artışları hem gerçekleşen hem de beklenen enflasyon oranlarının oldukça üzerinde olduğu için güncelleme ifadesi ne kadar doğrudur bunu takdirinize bırakıyorum.

Bu son zamlarla birlikte devletin kasasını yine alt ve orta gelir grubunda yer alan vatandaşlar dolduracak. Ülkemizdeki vergi sisteminin adaletsizliği ortada bir gerçek iken mevcut hükümetin bu adaletsizliği gidermek yerine daha da üzerine gitmesi de kabul edilebilir  bir durum değil. Kuşkusuz bunda Türkiye ekonomisinin en büyük sorunu olan cari açığa karşı bir tedbir amacı da var. Ancak, dış ticaret açığının körüklediği cari açığı kapatacağız diye vatandaşın sırtına yüklenmek ve zaten düşük bir hayat standardında yaşamaya mahkum edilen halkımızın hayat standardını daha da düşürmek ne kadar insaflı bir davranıştır. Aynı zamanda işçiye ve memura nasıl hesaplandığı ve ne kadar gerçeği yansıttığı oldukça tartışmalı olan enflasyon oranlarında zam yapılırken bu tür dolaylı vergilere ve elektrik, akaryakıt ve doğalgaz gibi halkı doğrudan etkileyen kalemlere yüksek zamlar yapmak da tek kelime ile insafsızlıktır. Bütün bunlar olurken milletvekillerinin akaryakıt giderlerinin de vergilerimizle karşılanacağı haberi kamu vicdanını rahatsız etmiyor ise eğer, bu ülkede yaşayan insanlara bu yapılan zamlar  ve daha da fazlası kesinlikle müstehaktır.



12 Ekim 2011 Çarşamba

Türkiye'de tablet pc üretilebilir mi?

TABLET PC

Son günlerde tablet pc haberleri medyada çokça yer almaya başladı. Fatih projesi adı altında, tam emin olmasam da MEB'na ait olduğunu tahmin ettiğim proje çerçevesinde öğrencilere tablet pc dağıtılması söz konusu. Bu projeyi son günlerde medyaya sıkça taşıyan konu ise, tıpkı yerli otomobilde olduğu gibi, tablet pc'lerin de yerli imkanlarla üretilebilip üretillemeyeceği ve bunu kim ya da kimlerin başarabileceği konusu. Önce şu tablet pc nedir ve öğrencilere ne gibi imkanlar sağlayacak ona bir bakalım.

Tablet pc küçük boyutlu, hafif ve düşük performanslı bir bilgisayardır ama buradaki düşük performans ifadesi için yeni masaüstü ve dizüstü bilgisayarların performanslarına kıyasla düşük bir performansa sahip olduğunu belirtmek gerek. Bu bilgisayarların öğrencilere çok faydalı olacağını şiddetle savunanlar var, aksini iddia edenler de var. Eğer bu proje hayata geçirilir ise öğrencilere tablet bilgisayar dağıtılacak, öğrencilerin ders kitapları tablet bilgisayarlarda yüklü olacak, aynı zamanda öğrenciler ders notlarını da defterlere değil tablet bilgisayarlarına kaydedecekler. Aynı zamanda okulda ve hemen her yerde internete erişip çok daha fazla kaynaktan bilgiye ulaşabilecekler. Örneğin tarih dersinde İstanbul'un fethi konusunu öğretmenleri anlatırken kitabın dışında internetteki kaynaklardaki bilgier de önlerinde olacak. Bu durum elbette ki pek çok konuda öğretmenleri de zorlayacaktır, çünkü öğrenciler çeşitli kaynaklardan edindikeri bilgileri öğretmenlerine soracak, hatta zaman zaman onların hatalarını daha düzeltebileceklerdir. Bazı öğretmenlerin bu gelişmeden rahatsız olacağı kuşkusuz. Aynı zamanda çok sayıda kitap ve defterle dolu ağır çantaları taşımak yerine bir tablet pc taşıyacaklar ve büyük bir eziyetten de kurtulacaklar. Bu açıdan oldukça faydalı bir proje.

Ancak bazı kişiler bu projenin olumsuz yanları olduğunu ve faydadan çok zarar vereceğini iddia ediyorlar. Bu kişilerin savundukları noktalar da dikkate değer. Öncelikle bu bilgisayarların hem pahalı hem de hassas cihazlar olduklarını belirtip, çocukların çok kısa sürede bu bilgisayarları bozacaklarını beliriyorlar ki bu da oldukça gerçekçi bir bakış açısı. Çocukların bu bilgisayarlara yeterli özeni göstereceğini düşünmek pek akılcıl değil. O nedenle öğrencilere dağıtılacak bilgisayarların kesinlikle halihazırda piyasada olan tablet pc'lerden çok daha dayanıklı olması, toza, suya ve darbelere karşı yüksek direnç gösterebilmesi gerekiyor. Öte yandan çocukların bu bilgisayarlar ile zararlı içeriğe sahip sitelere de gireceği, kendilerine faydalı siteler yerine zarar verecek sitelerde zaman geçireceği ve bu bilgisayarları dersten çok oyun oynamak için kullanacağını ifade ediyorlar. Her ne kadar bu konuda haksız olmasalar da, çeşitli programlar ve filtreler ile öğrencilerin girebilecekleri siteler kısıtlanabilir. Oyun konusuna gelince, bazı bilgisayar oyunlarının çocukların zeka gelişimine faydalı olduğunu iddia edenlerin de bulunduğunu belirtmek gerek. Ayrıca bilgisayar ve hele de internetin zararlarından söz edip, bu konuda düzenlemeler, kısıtlamalar, yasaklar, filtreler vb tedbirleri alanların genellikle teknoloji çağından önce yetişmiş, bilgisayar ve interneti yeteri pek kullanmayan, 10 yaşındaki bir çocuk kadar dahi bilgisayar bilgisine sahip olmayan, dolayısıyla aslında ne olduğu konusunda pek az şey bildikleri halde tu kaka diyen kişiler olduklarını da üzülerek görmekteyiz.

Tablet pc'lerin yerli imkanlarla üretimi konusuna gelirsek, durum ne çok karamsar ne de çok ümit vaat ediyor. Avrupanın tek dizüstü blgisayar üretim tesisi Türkiye'de bulunuyor ve Vestel'e ait. Vestel kendi imkanları ile sadece montaj değil, özellikle anakart gibi temel parçaların da tasarım ve üretimini gerçekleştiriyor. Bununla birlikte bilgisayar çok teknik bir konu. Türkiye'de bilgisayarın beyni olan işlemcilerinin üretilmesi şu an için bir hayal olmanın ötesine geçemez. Çok çok yüksek bir teknoloji ile üretilen işlemcileri zaten dünyada üretebilen bir avuç firma bulunuyor ve bu firmalar da sahip oldukları teknolojiyi paylaşma konusunda hiç de gönüllü değiller. Aynı zamanda bu bilgisayarlarda kullanılacak belleklerin çeşitli mikroçiplerin ve diğer birimlerin de ülkemizde üretimi zor. O kadar yüksek teknolojiye sahip olmadığımızı üzülerek belirtmek gerek. Bununla birlikte, çeşitli temel parçaları ithal ederek -ki burada dünyadaki bilgisayar üreticilerinin çoğunun bu tür bileşenleri temel birkaç firmadan temin ettiklerini de belirtelim- yüksek bir yerli katkı ile tablet bilgisayarların ülkemizde üretilmemesi için hiçbir neden yok.

Ülkemizdeki siyasi irade özel sektöre yerli otomobil ve bilgisayar gibi konularda gaz veremek yerine, çok büyük yatırımlar ve yüksek riskler almayı gerektiren bu gibi konularda, hazır dış borç yükü de azalmışken, elini biraz daha taşın altına koymalı. Fransız devleti Renault'un ortağıdır. Türkiye'de de devlet işin içine girmeli, sermaye koymalı, riski paylaşmalı, teşvik etmeli ama yönetim işine de pek karışmamalıdır.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Nanoteknoloji Ürünü USB Bellekler

Uzun bir süredir USB bellekler hayatımıza girmiş bulunuyor. Hem alternatifi olan CD/DVD gibi medyalara göre taşımasının çok daha kolay olması, hem veri yazma/okuma hızlarının yüksekliği ve bu işlemin pratikliği, hem de bazı modellerin mp3 çalar özelliğine sahip olması gibi özellikler bu belleklerin vazgeçilmezimiz olmasına yol açan artılarının sadece birkaçı. Ama durun, daha USB belleklerin kat edecekleri çok yol var gibi görünüyor. Şimdi de nanoteknolojiye sahip USB bellekler, şimdilik uzaklardan da olsa bizlere göz kırpıyor.

Nanoteknoloji ile üretilen USB belleklerde çok daha yüksek veri okuma / yazma hızları elde edilmiş durumda. Bu da flash bellekleri RAM olarak kullananları çok sevindirecektir. Uzun süredir veri okuma/yazma hızları yüksek olan flash bellekler ( USB ) RAM olarak da bilgisayarlara destek verebiliyor, ve RAM miktarı yetersiz bilgisayarları desteklemek amacıyla kullanılabiliyordu. Nanoteknoloji ile üretilen bu flash bellekler ise çok daha yüksek veri okuma / yazma hızları ile bu konuda bilgisayar kullanıcılarını çok daha rahatlatacaktır kuşkusuz.

Veri okuma / yazma hızlarının yükselmiş olmasının yanında nanoteknoloji ürünü USB belleklerin elektrik tüketimi de %99 oranında düşürülmüş durumda.Elektrik tüketimi konusunda her ne kadar inanılması güç bir düşüş kaydedilmiş olsa da, USB bellekler zaten çok elektrik tüketmemekte olduğundan pek hissedilebilir bir fark olmadığını belirtmek gerek. Ancak artık neredeyse hiç elektrik tüketmeyen flash belleklerimiz olabilecek. Ayrıca bu düşük elektrik tüketimi, bu flash belleği kullanacak mp3 playerlerin de pil ömrünü uzatacaktır. Bu da tabi ki çok olumlu bir gelişme.

FeTRAM olarak adlandırılan ve İngilizce açılımı Ferroelectric transistor random access memory ( Ferroelektrik transistörlü rasgele erişimli hafıza ) olan bu teknojide organik ferroelektrik polimer ile silikon nano bağlantıyı birleştirilmiş. Halen bu teknolojiyi Purdue Üniversitesi geliştirmekte ve heyecan verici olan bu belleklerin bir an önce hayatımıza girmesini sabırsızlıkla bekliyoruz.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Üçüncü Dünya Savaşı Çıkabilir Mi?


Avrupa kıtasında yer alan emperyalist güçler uzun yıllar dünyadaki pek çok ülkeyi sömürdü. Bu sömürü düzeninden kapitülasyonlar yoluyla Osmanlı Devleti de nasibini almıştı. Avrupa'ya sömürülen ülkelerin zenginlikleri akarken zenginleşen bu güçler oldukça yüksek bir hayat standardına kavuştular. Gerçi birileri çıkıp da sanayileşme ile bu ülkelerde yaşayan ve halkın büyük çoğunluğunu oluşturan alt gelir gurubunun, değişen yaşam koşulları ve toplum düzeni ile büyük sıkıntılar çektiğini söyleyebilir. Doğrudur da. Ancak o kadar çok sermaye bu ülkelere akmış olmasaydı, sanayi devrimi bile belki o kadar hızlı ve şiddetli gerçekleşmeyecekti. Sonuçta araştırmacılar ve bilim adamları bir şekilde finanse edilebildi.

Sanayileşen, güçlenen, yeni silahlara sahip olan bu ülkeler zaman zaman birbirleri ile de savaştı. Birinci dünya savaşının tek ana nedeni olarak doymak bilmeyen bu emperyal güçlerin sömürü hırsı olduğunu pekala söyleyebiliriz. Kaldı ki ikinci dünya savaşı da bir türlü adil bir antlaşma yapamayan bu ülkelerin hırsı yüzünden çıkmıştır denilebilir. Günümüzde emperyal hırslar ile çetin bir savaşım içinde olanlar ülkeler ve ordular değil de şirketler. Özellikle küresel boyutta faaliyet gösteren devasa şirketler. Bu şirketlerin büyük çoğunluğu için neredeyse tüm dünya pazar demek. Bu savaşın cereyan ettiği sisteme ise kapitalizm diyoruz. Kapitalizm ise doğal kaynakların yanında, hiç olmadığı kadar insanı sömürüyor. Kapitalist düzende insan sürekli daha iyi olmalı, daha çok şey öğrenmeli, daha çok beceri kazanmalı, daha zeki, daha bilgili, daha pratik, daha çok dil konuşan..... olmalı. Bu nedenle insanlar, hele de gençler, hayatlarının en güzel çağlarını adeta bir yarış atı havasında kurslardan kurslara koşuşturarak geçiriyor. Bu ayrı bir mesele ama göz ardı da etmemek gerek.

Emperyalizmin yerini alan kapitalizm günümüzde can çekişmeye başladı. Buna da yine aynı etken sebep oldu diyebiliriz. "Hırs". Ülkelerin toprak, doğal kaynak, statü, güç vb açlığı ve bu açlığını bastırma konusundaki hırsı yüzünden bu dünya çok sayıda savaş ve iki de dünya savaşı atlattı. Günümüzdeki devasa şirketler - ki bunların hemen hemen tamamı batamayacak (batmasına müsade edilemeyecek ) kadar büyük şirketlerdir. Örnek olarak ABD'de batan bankaların önce ABD ekonomisini sonra da dünya ekonomisini nasıl altüst eden bir krize neden oldukları ve bazıları bankalarını ABD ve AB ülkeleri tarafından kurtarıldığı verilebili.- daha fazla kar etme, daha fazla büyüme hırsları yüzünden hatalar yaptılar, büyük riskler aldılar. Aldıkları bu büyük riskler ilk başta farkedilmedi ama zamanla içinden çıkılamaz bir hal aldı. Günümüzde kapitalist sistem artık ülkelerin refahını artırmaya yetmiyor, aksine yarattığı krizlerle refahı şiddetli bir şekilde düşürüyor.

Özellikle ülemizin de içinde bulunduğu coğrafyada son zamanlarda büyük hareketlenmeler oldu. Demokrasiden uzak bir hayat yaşayan Arap ülkelerinde ayaklanmalar çıktı, liderler koltuklarından oldu ya da edildi. Ancak bu insanların bir anda böyle demokrasi aşkı ile topyekün ayaklanmaları için üzerine benzin dökerek kendini ateşe veren bir Tunuslu gençten çok daha fazlası gerekir. İşte bu çok daha fazlasının altında ise olası yeni refah arayışları bulunuyor olsa gerek. Fransa cumhurbaşkanı Sarkozy'nin Kaddafi'ye karşı tavrı ve Kaddafi'den hemen sonra Libyaya gidişi yok mu... Bir leşin ( petrolün ) üstüne çullanan akbabalardan farkı nedir ? Üstelik bir tek Sarkozy de değil, pek çok batılı lider Libya'ya giderek temaslarda bulundu ve bunu yapmak için de pek bir aceleci davrandılar. Pastadan pay kapma yarışından bir farkı olmayan ve binlerce masumun kanı üzerinde oynanan trajik bir tiyatro...

AB ülkelerinin ekonomileri zor durumda, ABD ekonomisi zor durumda, Japon ekonomisi zor durumda, alarm vermeyen pek az ülke var. Türkiye de alarm vermeyen ülkelerden biri. Eğer yakın geçmişin ekonomik devleri olan AB ve ABD bu gidişata CESUR bir DUR demekte geç kalırlarsa, pek yakında Türkiye, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi hızla gelişen ülkeler onları tahtlarından edebilir. Bunu halihazırda görmüş olduklarını tahmin edebileceğimiz bu ülkeler güç dengeleri değişmeden önlem almak isteyecektir. Bu önlem alma konusunda kafaları şimdilik biraz karışık olabilir. Ancak güç tatlıdır ve kimse elindeki gücü kaybetmek istemez.

Tüm dünyada sular ısınıyor ama buna tek neden küresel ısınma değil.Artık politik ve askeri alanda da sular ısınıyor. Bu görüşüme katılırmısınız bilmiyorum ama bana üçüncü dünya savaşının tohumları ekiliyor gibi geliyor.

Franz Kafka’nın Şato’su üzerine




Franz Kafka okumak, kitap kurdu olanlar için bile zor bir iş olsa gerek. Franz Kafka’nın o boğucu, kasvetli, insanın içini bayıltan ve bir sonraki sayfaya geçme gibi bir arzu uyandırmayan satırları arasında okurun azim gösterip kitabı sonuna kadar okuyabilmesi önemli bir başarıdır. Ancak her ne kadar kendimi çok iyi bir okur olarak görmesem de ben başladığımı bitirme hırsım ve Kafka gibi bir yazarın tüm eserlerini okuma kararlılığımla Şato’yu bitirdim. Şimdi bu kitap üzerine düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Şato’yu okurken sürekli olayların bir şekilde ilginç bir hal almasını bekledim ama bu maalesef nafile bir bekleyişti. Şato köylülerin yani toplumun alt tabakasında bulunan insanların ulaşamadığı, ulaşmayı olasılık olarak görmeyi bırakın, hayalini bile kurmaktan korktuğu bir yapı olarak karşımıza çıkıyor ve feodal düzende toplumsal tabakalar arasındaki uçurumun derinliğini olabildiğince boğucu bir havada insana hissettiriyor. Kitap boyunca sürekli Şato’dan söz edildiği halde, bunlar hep kulaktan dolma bilgilerden, söylentilerden ibaret oluyor. Yani Kafka kitabın ana karakteri olan yeryazımcının ( K. ) Şato’ya ulaşmasını engellediği gibi, okurun da Şato’ya erişmesini engelliyor. Bunun yanı sıra K. Şato’ya ulaşmayı neden bu kadar istiyor ve oraya ulaşınca ne olacak bilmiyoruz, bilemiyoruz.


Kitapta K. Köye dışarıdan gelen bir yabancı ve köyde barınmayı bile ilk başta zor başarıyor. Şato tarafından yeryazımcılıkla görevlendirilen K. Şato’ya ulaşmak için çabalıyor ve oraya ulaşmanın yolunun ilk önce oraya ulaşabilen, yani Şato’ya girmeyi başarabilen görevli memurlara ulaşmak olduğunu öğreniyor. Ancak bu memurlara ulaşmak da öyle kolay değil. K. Bir kızla nişanlanıyor ve Şato K.’nın başından geçen olayları anlatıyor. Ancak K.’nın Feodal yapının soğuk kapıları, erişilmez makamları ve keskin bürokrasisi ile mücadelesi hiç de keyif verici değil. Üstelik köylülerin bir şekilde öğrendikleri doğruluğu tartışmalı bilgileri, biraz abartarak, biraz efsaneleştirerek kulaktan kulağa aktarması ile tam anlamıyla karmakarışık bir bilgi kirliliği de var denilebilir. Kitap boyunca Şato’yu anlamaya, ona ulaşmaya çalışıyorsunuz ancak bir türlü bunu başaramıyorsunuz. Uzaktan davulun sesi hoş gelir derler, kitabı okurken sürekli aklıma geldi bu söz, çünkü Şato’nun içini o kadar da güzel düşlemedim.

Franz Kafka bu kitapta insanların kendi benliklerini yaşadıkları topluma nasıl feda ettiklerini de oldukça çarpıcı bir şekilde betimlemiş diyebiliriz. Kitaptaki tüm karakterler, ister en alt seviyede bir işçi isterse Şato’da görevli bir memur olsun, Feodal düzenin katı , kağıda yazılmamış olsa da kurallarına olan sarsılmaz bağlılıkları ve bu bağlılık uğruna kişisel arzularını, düşüncelerini, hayallerini hiçe sayışlarını çok güzel ifade etmiş. Belki de bu nedenle oldukça sıkıcı bir kitap. Kısacası edebi değeri her ne kadar yüksek olsa da – ki bu görüşü savunmuyorum – okunası bir kitap olmaktan uzak. Yine de benim gibi, elinize aldığınız bir kitabı illa ki bitireceğim diyorsanız, ve de Kafka gibi bir yazarın kitapları okunmalı şeklinde bir düşünceniz varsa, azmedebilir, oflaya puflaya bu kitabı okuyabilirsiniz.