6 Şubat 2020 Perşembe

Şeytan İnsanlara Bahşedilmiş En Büyük Nimet Olabilir Mi?

İnanışa göre Şeytan insanları Tanrı'nın ilahi yolundan saptıran ve onların günah işleyerek ahirette cehenneme gitmeleri için çabalayan ateşten yaratılmış bir varlık. Sinsi, kötü, tek amacı bize kötülük yaptırmaya çalışan ve bunu başarmak için türlü hilelere başvuran bir asi. Aynı zamanda kendini yaratana karşı gelecek kadar küstah, belki de budalanın teki.

İster inançlı olsun ister olmasın Şeytanın ne olduğunu herkes bilir. Ancak onun olmadığı bir dünyayı hayal edebilir miyiz? Hadi bir an için var olmadığını kabul edelim.

Eğer dinler doğruysa Şeytanın yokluğunda tüm insanların iyi olması gerekir. Asla ve kat'a kötülük yapmayan, sürekli başkalarına güleryüz gösteren, başkalarının yardımına koşan, paylaşımcı, bencillik nedir bilmeyen, adil, iyilik abidesi varlıklara dönüşmemiz gerekir. Çünkü bizi kötü yola saptıran varlık artık yoktur. Tıpkı enfeksiyona yol açan mikropların bir ilaçla yok edilmesiyle iyileşen bir hastalık gibi, hayatımızdan çıkarılan Şeytan da kötülük hastalığını tüm insanlıktan söküp atmalıdır. Bu mümkün müdür?

Tekrar inanışa dönelim. İnanışa göre Şeytanın asıl amacının insanları dinden çıkarmak olduğu açıktır. Mümkünse insanları atesit yapmaya çalışacaktır. Dini sorgulatacak, ibadetleri yaptırmayacaktır. Dinen yasaklanmış olan ne varsa yaptıracaktır. Bu durumda inançsızlarla işinin olmaması gerekir. Ya da yanlış bir inanışa sahip olanlarla. Mesela Japonya, Çin, Hindistan gibi İslam dışı inanışların yaşandığı yerlerde insanların melek gibi olması gerekir. Japon mafyası Yakuzaların işledikleri suçların temelinde Şeytanı aramak bu mantıkla mümkün değildir. Büyük Okyanusta bir ada olan Erromango yerlilerinin insan eti yemelerinin de temelinde Şeytanı aramak mantık dışı olacaktır. Çünkü bu insanlar bırakın islamı, semavi hiçbir dinle henüz tanışmış değildirler. İnsan eti de yediklerine göre... (İlgili haber: Dedenizi yedik özür dileriz)

İnsan yiyen yerliler, mafya sahibi Japon'lar...  Bu listeyi uzatmak son derecede mümkün. Yani Şeytan sadece inanç sahiplerine değil, tüm insanlara musallat oluyor. Peki zaten inanç sahibi olmayan ya da yanlış inananlarla neden uğraşıyor. Onlarla harcayacağı emeği cenneti kazanma olasılığı bulunan inançlı toplumlara yönlendirse daha çok insanı kandıramaz mı?

Bir başka açıdan bakarsak ve bu toplumlarla Şeytan'ın ilgilenmediğini düşünürsek, o vakit kötülük için illa ki Şeytanın varlığına gerek olmadığı sonucuna ulaşılır.Yani kötülük insanın içinde olmalıdır. Ki makul bir yaklaşımdır. Aksi  halde Japonya'da ve Kore'de hapishane bulunmazdı.

İster inananlar ister inançsızlar haklı olsun, doğru olan bir gerçek var ki Şeytanın varlığı en çok insanlara yarıyor. Şeytan sayesinde yaptığımız hataların suçunu üstüne atacak bir şamaroğlanımız var. Şeytana uydum diyor ve gönlümüzü rahatlatıyoruz. "Şeytana uydum, Şeytan olmasa çok iyi insanım aslında, hayatta  yapmazdım öyle şeyler" diye düşünebiliyor insanlar. Şeytan gerçekten var mıdır yok mudur ayrı bir konu. Ancak insanın içinde kötülük vardır ve insanlar yaptıkları hataların suçunu üstüne atıp içlerini rahatlatmak için Şeytana ihtiyaç duyar. Yaptığımız tüm hataların ve kötülüklerin tüm sorumluluğunu omuzlarımızda, şeytan gibi bir azmettirici ile paylaşmadan taşımaktan bizleri kurtardığı için o insanlık için en büyük nimetlerden biridir.


2 Şubat 2020 Pazar

İnsanlığı Bekleyen Tehlike: Tersine Evrim

-Bu yazı en hakiki mürşidi ilim olanlar içindir.

Evrimin ne olduğu bilindiğinden bu yazıda açıklamaya gerek duymuyorum. Ancak bilmeyenlerin öncelikle evrimin ne olduğu hakkında güvenilir, bilimsel kaynaklardan gerekli araştırma ve okumaları yapmalarını önerebilirim.

Hayatın tek bir temel görevi vardır, neslin devamını sağlamak. Bu görevin ifası içinse dünyaya geldikten sonra hayatta kalarak üreme eylemini gerçekleştirebilmek gerekir. O nedenle hayvanlarda iki büyük ve karşı konulması zor temel içgüdü vardır. Birincisi hayatta kalmak, ikincisi de üremek. Esas amaç üremek olsa da bu ilk saydığımız hayatta kalmanın gerçekleşmiş olmasına bağlıdır. 

Doğadaki her canlı bu iki amacı yerine getirebilmek için çeşitli silahlara veya hilelere sahiptir. Bu silah ve hileler bazen bir canlının feda edilmesini gerektirebilmektedir. Örneğin belirli avcılar tarafından avlanan bir canlı, o avcıların hiç sevmediği tada sahip bir madde üretebilir. Avcı bu canlıdan bir tanesini ilk defa avladığında tadını beğenmez. O avlanan canlı hayatını kaybetmiş olabilir ancak av olarak avcının bir daha kendi türünden bir başka canlıyı avlamamasını sağlar. Neslin devamında türün devamlılığı bazen soyun devamlılığına öncellenmiştir. 

Biz insanlara bakıldığında vahşi hayvanlardan üstün fiziksel hiçbir özelliğimizin olmadığı görülür. Taksonomide aynı sınıfta yer aldığımız diğer memelilerin arasında bizden daha yavaş koşan kaç hayvan sayabilirsiniz? Fok balıkları, morslar, yunus ve balinalar gibi denize adapte olmuşlarla uçan yarasayı saymazsak, karada yaşayanalarda bizden daha yavaşı var mı? Tabi saydığımız suya adapte olanlar bize göre çok iyi yüzücüler, yarasa daha da gelişmiş sayılır, uçuyor. Üstelik doğal radar sahibi.

Bizi koruyacak keskin dişlerimiz, pençelerimiz yok, kamufle olamıyoruz, bizi soğuktan koruyacak kürkümüz yok, gece görüşümüz, kulaklarımız, gözlerimiz zayıf. Doğadaki pek çok hayvan bizim için hayati bir tehdit unsuru olabilir(di) eğer o bizi biz yapan o muhteşem silaha sahip olmasaydık. Yüksek öğrenme, öğrendiklerini yorumlama ve yeni nesillere aktarma yetisi. Buna ister zeka deyin ister akıl. Her iki kelime de yetersiz kalacaktır. 

Evrimsel süreçte diğer pek çok canlıya göre anatomik ve fizyolojik yapımızın bize verdiği zaafiyeti beynimizi kullanarak kapatabildik ve hatta çok çok avantajlı bir hale geldik. Dünyanın hakimi olduk. Hatta tüm dünyaya hükmettik. Hatta dünya yetmedi, gözümüzü uzaya diktik. 

Zaman içinde öğrendiklerimiz birikti. Her yeni bilgi yepyeni yeni bilgilere ulaşacağımız yollar çıkardı önümüze. Bilgi, öğrenme ve keşiflerin insanlık tarihi boyunca tutarlı bir grafiği yapılsa doğrusal değil üstel fonksiyon grafiğine benzer bir grafikle karşılaşılacağı kesindir. Çünkü her keşif yepyeni imkanları insanların önüne sunmuştur. Örneğin ateşin icadı hem yeme kültürünü değiştirmiş, haliyle yemekleri pişirme teknikleri ortaya çıkmış, hem toprağı pişirerek seramik eşyalar yapılmasını mümkün kılmış, hem ısınma ihtiyacını gidermiş, hem ufak ufak metalurjinin ve malzeme biliminin ilk adımlarının atılmasını sağlamıştır. 

İçinde bulunduğumuz çağa göre şimdiye kadar bahsedilen konular son derecede ilkel gelebilir. Doğrudur. Ancak insanlığın temeli böyledir. 

Günümüzde ise tam bir bilgi ve teknoloji çağındayız. Artan bilgi birikimi yeni gelişmelerin çok daha kısa sürede ortaya çıkmasını sağladı. Bu hızlı gelişme o noktaya geldi ki artık insan hayatındaki koşullar eskiye göre çok daha hızlı değişiyor. Örneğin bilinen ilk fotoğraf 1826 yılında çekilmiştir. İlk dijital fotoğraf makinesi için patent başvurusu 1972 yılında yapılmıştır. Tam 146 yıl sonra. Tabi bu ilk makine kimsenin yanında taşımak istemeyeceği kadar büyük ve ağır bir cihazdı. Ancak uzunca bir süredir cebimizdeki telefonlarda fotoğraf makinesi var, hatta artık pek çoğunda birden çok fotoğraf makinesi bulunuyor. Yaklaşık 150 yılda analogtan dijitale geçiş yapılırken, dijitalin cep telefonuna dahi sığacak boyuta inmesi 40 yıldan kısa sürmüş durumda. Korkunç bir gelişim ivmelenmesi değil mi?

İçinde bulunduğumuz teknoloji çağının bize sunduğu nimetler pek çok açıdan hayatımızı kolaylaştırıyor. Evimizde oturduğumuz yerden hiç kalkmadan istediğimiz yemeği sipariş edebiliyoruz. Gideceğimiz yeri bilmemize gerek yok, ya da sora sora öğrenmemize de gerek yok, harita okuyabilmemize de gerek yok, navigasyon bizi götürecektir. "Hey Siri!" ya da "Hi Google!" demeniz pek çok merak ettiğiniz bilgiyi size sunabilir. Döviz kuru, hava durumu ya da herhangi bir bilgi, sorun yeter. 

Bilgiye ulaşmak bu kadar kolaylaşınca insan ve bilgi denkleminde en temel organ olan beynin yükü hafifliyor. Artık daha az bilgiyi hafızamızda tutmak zorundayız. Yakın gelecekte tam otonom otomobiller hayatımıza girdiğimizi düşünün. Aracının otonom sürüş sistemi bozulsa ve kendi kullanmak zorunda kalsa pek çok kişi sabah işe gideceği yolu bulamaz hale gelir mi sizce? Cevabınız evet, yoksa değil mi?

Anlık tercümanlık yapan cihazlar da geliştiriliyor. Siz ana dilinizde konuşuyorsunuz cihaz söylediklerinizi hemen istediğiniz dile çeviriyor. Yani artık yabancı dil öğrenmek de çok gerekli olmayabilir. 

Peki beynimizi ne yapacağız o zaman? Ona yapacak pek iş bırakmıyoruz. Ve 
ünlü Fransız biyolog Lamarck'ın kullanılan organların gelişip, kullanılmayan organların köreleceği tezi -ki doğruluğu gözlemle tespit edilse de yeni nesle aktarılıp aktarılamadığı net değildir- dikkate alındığında beynimize yeni uğraşlar bulmazsak eğer yavaş yavaş hayatta kalıp, neslimizi devam ettirip, dünyanın hakimi olmamızı sağlayan en güçlü silahımızın giderek köreleceği, zayıflayacağı, kapasite kaybına uğrayacağı sonucunu çıkarabiliriz. 

Eğer Lamarck haklıysa teknoloji beynimizi daha az kullanmamızı sağlayarak bizi aptallaştırabilir. Böyle bir durum tersine evrim değil de nedir? Üstelik toplumlarda yüksek zeka sahibi insanların genellikle ya hiç çocuk sahibi olmadıkları ya da az sayıda çocuk sahibi oldukları görülürken ortalama zekaya sahiplerin çok çocuk sahip olmasıyla toplumların gen havuzunda yüksek zeka genlerinin frekansının giderek düştüğü yönünde görüşler uzun süredir dillendirilmektedir. 

Eğer çizdiğimiz olumsuz tablo bu şekilde devam ederse çok değil birkaç nesil sonra dünyada düşük zekalı bir çoğunluk ve onları kontrol eden yüksek zekalı bir elit kesim oluşabilir. Yüksek zekalı elit kesimle düşük zekalı kesim arasındaki ilişki sahip-köle ilişkisine dönüşebilir. Geçmişte benzer bir ikilik Homo Neanderthalis ve Homo Sapiens'lerin karşılaşmasında yaşanmıştı. Neticede tam bilinemese de ya Homo Neanderthalis'ler bizler, yani Homo Sapiens'ler tarafından katledildi ya da bu iki insan türü kaynaştı. Ancak gelecekte ne toplu bir katliam ne de bir birleşme, kaynaşma olacağını beklememek gerekir. İnsan nesli alt insan ve üst insan olarak ikiye ayrılacak, alt insanlar adeta işçi arı görevini görürken üst insanlar kendi aralarında liderlik mücadeleleri vereceklerdir. 

Belki de kölelik insanlık için kaçınılmazdır?

1 Şubat 2020 Cumartesi

Elektrikli Otomobiller ve Otomotiv Sektöründe Yeni Bir Çağ

Otomotiv sektörü tüm dünyada rekabetin en kıran kırana geçtiği sektörlerden biridir. Öyle ki küresel rekabette yer almayı hedeflemeyen, yerel oyuncular küçük hacimleriyle eninde sonunda büyük küresel oyunculara boyun eğmek zorunda kalmaktadır. İstisnalar elbette ki vardır ancak bu istisnaların da hayatını devam ettirebilmelerine neden olan istisnai şartlar bulunmaktadır. Devlet koruması ve sübvansiyonu bu istisnai durumlardan en basitidir.

Çok çetin rekabetin yaşandığı otomotiv dünyasında ilk büyük çalkalanma pek çok ailenin birden çok otomobilinin bulunduğu ve bu nedenle otomobil ve motorlu taşıtlar sektörünün çok büyük olduğu ABD'de yaşandı. Çok büyük bir pazar olan ABD'de yerli pek çok firma ya tamamen kepenk kapattı ya da bir başka firmanın çatısı altına girdi. Haliyle artık sadece özel koleksiyonlarda ve belki müzeler dışında sadece eski filmlerde görebileceğimiz pek çok marka var. 1990 sonrası bu kaderi yaşayan ABD markalarını listeleyecek olursak;

    • Eagle: 1998
    • Hummer: 2010
    • Oldsmobile: 2004
    • Plymouth: 2001
    • Pontiac: 2010
    • Saleen: 2009
    • Stutz: 1995
Bunlar ilk akla gelenler, irili ufaklı listeye dahil etmeyi unuttuğumuz başka markalar da olabilir. Tabi özellikle de Hummer, Pontiac, Saleen ve Oldsmobile gibi bazı markaların araçlarını halen yollarda görmek de mümkün. Ancak bu çok da uzun sürmeyecektir.

Çetinleşen bu rekabette hayatta kalabilmek için otomotiv sektöründe pek çok marka işbirliğine gitmek zorunda kaldı. Artık pek çok farklı marka büyük bir ailenin üyesi olarak piyasada yer alıyor. Bu ailelerdeki araçlar aynı motorları ve temel tasarımsal altyapıları kullanıyorlar. Piyasadaki araçları arasındaki temel farklılık farklı makyajlanmış dış görünüş, iç tasarımda farklılık, malzeme kalitesi ve donanımsal özellikler olarak dikkat çekiyor. Ancak temel iskelet ortak oluyor. Böylece her araç için ayrı motor geliştirme, farklı yedek parçalar üretme gibi zahmetli ve pahalı süreçlerden ciddi tasarruf sağlanıyor. Alman Volkswagen grubu ile Fransız PSA grubu ve Amerikan GM bu ailelerin en bilinenleri. 

Otomotiv sektörünün bu şekilde evrilmesi aşırı çetin rekabetin sonucuydu. Ancak bu saydığımız otomobil markalarının hepsi geleneksel içten yanmalı motorlara, yani benzinli ve dizel motorlara sahip araçlar üretmekte ustalaşmış markalar. Oysa artık piyasaya yeni bir oyuncu girmiş durumda. Üstelik motor teknolojisi tamamen farklı. Elektrikli otomobiller.

Elektrikli otomobil satılsa alır mısınız diye 1990'lı yıllarda insanlara sorulsa pek çok kişi muhtemelen almayacağını söylerdi. Çünkü benzin azalınca en yakın istasyonda benzin alabiliyorsunuz ama ya şarjınız biterse? Ancak günümüzde elektrikli otomobiller sektörde ciddi pazar payı kazanmayı başarmış durumda. 2017-2018 yılları arasında elektrikli araçların otomotiv pazarında pastadan en büyük payı aldığı ilk on ülkeye ve elektrikli araç satış oranlarındaki değişime bir bakalım:


Tablodan da görüleceği üzere elektrikli otomobillere ciddi bir ilgi var. Bu tabloda Andora'daki %623'lük artış tablonun anlaşılırlığını bozduğundan aynı istatistiği bir de tablo ile verelim.


Görüleceği üzere ciddi bir artış oranı var. Yalnızca Hollanda'da dramatik bir düşüş göze çarpıyor. Bu düşüşün de temel nedeninin vergi sistemindeki değişiklikten kaynaklandığı biliniyor. 

Dünya üzerindeki diğer ülkelere de elektrikli otomobillerin hızla yayılacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hem kürsel ısınma nedeniyle çevre duyarlılığı ve yeşil enerji ve teknolojilere olan ilgilinin giderek artması hem de elektrikli otomobil teknolojilerinin, özellikle de hızlı şarj istasyonlarının yaygınlaşması insanları bu teknolojiye sahip araçları almaya güdülüyor. 

Elektrikli araçların giderek içten yanmalı motora sahip araçların yerini alacağına artık kesin gözüyle bakabiliriz. Ancak bu süreç otomotiv sektöründeki oyuncular için oldukça sancılı geçecektir. İçten yanmalı motorlar her ne kadar çok eski bir teknolojiyi kullanıyor olsalar da yapı bakımından son derecede karmaşık olmalarından dolayı üst düzey bir mühendislik gerektirmekteydi. Ancak elektrikli otomobiller içten yanmalı motorlara kıyasla çok çok daha basit yapıya sahip elektrik motorlarını kullanıyorlar. Her ne kadar güncel içten yanmalı motor sahibi otomobillerde yüksek teknolojiler bulunuyor olsalar da elektrikli otomobiller tam anlamıyla bir otomobil-bilgisayar sentezi araçlar niteliğinde. Haliyle, içten yanmalı motorlu araçlarda mekanik mühendislik çok önemliyken elektrikli araçlarda yazılım mühendisliği çok daha büyük önem kazanmış durumda. Ve bu otomotiv sektörünün büyük oyuncularının hiç de uzmanı olduğu bir alan sayılmaz. 

Mevcut piyasaya hakim otomobil markaları elektrikli otomobil teknolojisi ile sancılı bir uyum savaşı verecekler. Bu mücadeleden galip çıkanlar piyasada varlıklarını sürdürürken ayak uyduramayanlar tarihin tozlu sayfaları arasında yerlerini alacaklar. Tesla bunun en büyük örneği. Daha 2004 yılında doğan Tesla bugün ciddi bir oyuncu haline gelmiş durumda. Yenilikçi olan bu teknoloji sayesinde ülkemiz dahil pek çok ülke artık kendi otomobillerini üretebilecekleri ve piyasada var olabileceklerini düşünerek çalışmalara çoktan başladı bile. Yani yakın gelecekte yepyeni otomobil markaları doğarken bildiğimiz, tanıdığımız pek çok markanın da bu yeni teknolojiye ayak uyduramayarak tarihin tozlu sayfaları arasına karıştığını görebiliriz.

Elektrikli otomobillerin önündeki en büyük engel pil ve şarj teknolojilerinin gelişimi ve şarj istasyonlarının yaygınlaşması. Şarj istasyonları hızlı bir şekilde yaygınlaşacaktır. Ancak pil teknolojisinin şu anki seviyesi elektrikli otomobiller için ciddi kısıtlar getirmektedir. Bu alanda çığır açacak bir teknolojik gelişme içten yanmalı motorları hayatımızdan büyük ölçüde çıkaracaktır.

Ancak elektrikli otomobiller için tüm ülkelerin gerekli altyapı sorununu da çözmesi gerekmektedir. Bu sorun sadece şarj istasyonlarının yaygınlaşması değil, daha temel altyapının, elektrik üretim ve dağıtım altyapısının elektrikli otomobillere hazırlanmasıdır. İstanbul'u örnek alarak rakamlarla konuyu açıklayalım.

İstanbul'da 2020 başı itibariyle 4 milyon motorlu araç bulunduğu TÜİK istatistiklerinden yola çıkılarak söylenebilir. Bu 4 milyon aracın %20'i elektrikli olursa ve bu araçların %30'u akşam şarja takılırsa, ortalama bir akşamda şarja takılı 240 bin araç demek olur. Bu araçlar ev tipi prizlere takılmış olsalar dahi her biri 10A akım çekse 528 mWh'lik ilave elektrik ihtiyacı ortaya çıkar. Hemen belirtelim, ülkemizde günlük elektrik üretim kapasitesi bu seviyenin altında olan çok sayıda baraj var. Önlem alınmazsa böyle bir tabloda yoğun elektrik kesintileri kaçınılmaz olur. Hatta elektrik kesintilerinin yol açacağı ekonomik kayıpların büyüklüğü nedeniyle, şu anda vergi avantajı ile teşvik edilen elektrikli otomobillerin satışını azaltmak için yüksek vergiler konulabilir. Bir de elektrikli otomobil satışlarının daha da arttığını düşünürsek durum çok vahim bir noktaya gelir. 

Bu karanlık tablonun tek çözümü enerji nakil hatlarının gerçekçi bir hesaplamayla tespit edilmiş ihtiyaçlara göre iyileştirilmesinden geçiyor. Ayrıca şu anda ciddi bir petrol ithalatçısı olan ülkemizde elektrikli araçların satışı ile petrol türevi yakıtlara olan ihtiyaç azalmakla birlikte elektriğe olan ihtiyaçta patlama yaşanacağından, elektrik arzının da ihtiyaçları karşılayabilmesi için de gerekli hazırlıklar yapılmalıdır. Aksi halde elektrik açığını doğalgaz çevrim santralleri ve daha da kötüsü petrol türevi yakıtlar ve kömür tüketen santrallerden karşılamak zorunda kalırız ki çevre açısından kaş yaparken göz çıkarmak gibi bir durumdur. 

25 Ocak 2020 Cumartesi

Depreme Hazırlanmamız İçin Daha Kaç Deprem Gerekli?

Yaşım gereği 1992 Erzincan depremini hatırlıyorum. Ancak o zamanlar depremin ne denli büyük bir felaket olduğunu kavrayacak yaşta değildim. Tek bildiğim yerin sarsıldığı, binaların yıkıldığı, insanların enkaz altında kaldığı, kurulan beyaz koni şeklinde, üstünde kırmızı hilal bulunan Kızılay çadırları ve depremden kurtulan insanların bu defa soğukla mücadelelerini gösteren haberlerdi. Hatırladığım kadarıyla ekranlarda gördüğüm manzarayı savaşa benzettiğimdi. Haksız da sayılmazmışım. Sonuçta bir hayatta kalma savaşı veriliyordu.

17 Ağustos 1999 depremi yaşandığında İstanbul'da yaşıyordum ancak tatilde olduğum için İstanbul'da değildim. Ancak 12 Kasım Düzce depreminde İstanbul'daydım. Birden eşyaların zangırdadığını, oturduğum koltuğun sarsıldığını hissettim. Bu deprem olmalıydı. Zaten o güne kadar birkaç defa artçı şok hissetmiş, depremin nasıl birşey olduğunu az çok deneyimlemiştim. Hiç paniklemedim, korkmadım. Soğukkanlı biriyimdir. Ancak deprem bitmek bilmedi. Sonunda çok uzun sürdü bina dayanmayacak diye kapı eşiğinde durayım bari dedim. Kapı eşiklerinin daha güvenli olduğunu duymuştum. Deprem bitti. Ailemin zoruyla binadan çıkarıldım. Depremde yıkılmayan bina sonrasında niye yıkılsındı ki? Dayanmıştı işte.

Her ne kadar deprem gibi ciddi bir felaket karşısında bile serinkanlılığımı korusam da İstanbul'a döner dönmez yaşanan felaketin büyüklüğünü görmüştüm. Çok sayıda hasarlı bina vardı. Bu binaların büyük bir bölümü sadece makyajlandı. Bir kısmı güya güçlendirildi. Güçlendirilen binalardan biri de benim de ikamet ettiğim apartmandı. Ancak güçlendirme sırasında hiçbir uzmana danışıldığını sanmıyorum. Tek yapılan bazı ana kolonların kalınlaştırılması oldu. Bilinçsizce.

Deprem insanların hayatında kalıcı yıkımlara yol açabiliyor. Yıkılan bir binayı yeniden yapabilirsiniz. Ancak giden canları geri getiremiyorsunuz. 17 Ağustos ve 12 Kasım öyle büyük trajedilere yol açtı ki, binlerce insanın hayatı bir daha hiç eskisi gibi olamadı, olamayacak.

Depremin hemen ardından deprem uzmanları ekranlara çıkarıldı. Gündem çok uzun bir süre deprem oldu. Depreme hazırlıksız yakalanmıştık ancak beklenen İstanbul depremine daha hazırlıklı olunmalıydı. Bununla ilgili çokça konuşuldu, yazıldı, çizildi ve sanki çok sıradan bir olaymış gibi unutulup gidildi. Hatta depremin yaralarının sarılması ve bir sonraki depreme hazırlık yapılması için gerekli maliyetin karşılanması amacıyla çıkarılan ek vergilerle duble yollar yapıldı. Duble yollar da çok sayıda hayatı kurtarmıştır elbette. Çünkü bir dönem her akşam en az bir trajik trafik kazası haberi anahaber bültenlerinin olmazsa olmazı haline gelmişti. Şarampole devrilen otobüsler, kafa kafaya çarpışan araçlar, ölen ya da yaralanan insanlar ve yine giden canlar. Evet böyle trajik kazaların sayısını azalttı belki duble yollar ancak, ya deprem?

Depremi unuttuk. Deprem anında her evde bulunması gereken bir çanta vardı. Deprem yaşanırsa evden çıkarken alınacak, dış kapıya yakın kolay ulaşılır bir yerde durması gereken ve içinde ilk yardım malzemelerinden giyecek ve çeşitli gıda maddelerine kadar kriz anını atlatmaya yardımcı olacak şey bulunan bir çanta. İstanbul'da kaç evde vardır şu anda böyle bir çanta?

Deprem konteynırları vardı bir de... Duruyorlar mı? Ben artık İstanbul'da yaşamıyorum. Ancak en son gittiğimde deprem konteynırına hiç rastlamadım.

Deprem anında insanların kaçacağı sığınma alanları? Hah, oralar AVM oldu zaten.

Birileri devlete kızıyor. Ancak devleti yönetenler de bu ülkenin insanları. Mars'tan falan gelme değiller. Eğer evinizde deprem çantanız yoksa kimseye deprem konteynırlarının ve toplanma alanlarının hesabını soramazsınız. Siz üzerinize düşeni yaparsanız, eş dost ve akraba ve komşularınızı da bilinçlendirir ve depreme hazırlıklı olmak için üzerlerine düşen hazırlıkları yapmalarını sağlarsanız, o zaman üzerine düşeni yapmayan yöneticilere kızabilirsiniz. Zaten tüm toplum böyle bir bilince ulaştığında, o toplumun içinden çıkacak yöneticiler de depreme karşı daha duyarlı olacaktır.

Ve bugün, yine bir deprem acısıyla karşı karşıyayız. Bu defa Elazığ... Üstelik Elazığ'dan önce Van'da da ciddi bir deprem olmuştu. Ve yine pek de hazırlıklı sayılmayız. Binalarımız depremlere dayanıksız. Ucuz olsun diye malzemeden çalınmış. Taştan mezarlara dönen binalardan mürekkep şehirlerle dolu bir memleket.

 Hayatımız bu kadar mı ucuz? Bu kadar mı değersiz? Daha kaç deprem gerekecek, daha kaç can kaybedilecek de biz depreme karşı gerekli önlemleri yeterince alan bir toplum haline dönüşeceğiz?

Kimseye kızmayın. Önce depreme karşı hangi hazırlıkları yaptığınızı düşünün. Yeterince hazır mısınız? Bir planınız var mı? Deprem çantanız var mı? Deprem anında nereye gideceğinizi planladınız mı? Ya da ailenizle ortak bir buluşma noktası belirlediniz mi? Ya diğer hazırlıklar? Eğer yapmadıysanız şapkanızı önünüze alıp düşünün ve kızacaksanız eğer, öne aynada gördüğünüz kişiye kızın.